rexpert
İDO

          Onu  tanıdığım zaman ben daha denize yeni çıkmış bir miçoydum. Deniz Yolları'nın Tarı Vapuru’nda enspektör olan rahmetli amcamın manevi himayesi ile kumanyalıkta çalışıyordum. Aksu-Tarı-Güneysu isimli kardeş ve benzer gemiler Karadeniz ve Akdeniz seferlerinde çalışır, İstanbul’da kuruzman yaparlardı. İstanbul’da üçer gün dinlenip  aksi istikametlere doğru sefere çıkarlardı. Sefer süreleri 17/18 gün sürerdi.

 

            Gemi balta başlı, stimli, eski ismi Tatla olan çoktan tarihin tozlarına karışıp kaybolan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun  transatlantik yavrusu olan bir gemiydi.

 

            Gemide yemeklerimizi kuzineden kendimiz alır, bulaşığımızı kendimiz yıkardık. Tabak, bardrak, çatal, kaşık şahsımıza aitti. Armatör gemilerinde  personel yataklarını da beraberinde götürürmüş gittiği gemiye. Ben hatırlamıyorum. Sarı bacada böyle bir adet yoktu.

 

            Gene bir Karadeniz seferinde öğlen yemeğimi almak için kuzine kapısına gittim. Kuzine geminin kıçına bakan ,ana güverte üzerinde sancak-iskele tünel altına ikişer, yarım açılan servis kapıları olan bir yerde idi. Sancak kapı önüne gelir, yarım kapının üstündeki  20 cm’lik rafa tabaklarımızı koyar aşçıların yemek tevzi etmelerini beklerdik. Aşçılar tabaklarımızı doldurur, alıp gider yerimizi sıradaki arkadaşa bırakırdık.

 

            O gün yemekleri aşçıbaşı Hüseyin Usta dağıtıyordu.

            Ortadan biraz daha uzun boylu, kumral, topluca, saçları hafif dökük Bolu’nun bir kazasından epeydir aynı gemide çalışan bir adamdı.

            Yanaştım servis kapısına, emaye  tabaklarımı bıraktım tezgahın üzerine. Hüseyin Usta birer kepçe fasulye ve pilav koydu tabaklarıma ve  kupama da üzüm hoşafı.

 

            Tabaklarımı ve kupamı alıp kıç halat mahalline gittim. Münasip bir yere oturup kurdum mütevazı soframı. Birde soğan almıştım kumanyalıktan ona da bir yumruk çaktım. Yemeğe başladım. Hava açık, deniz güzel, seyir şahane, yemek harika, pilav tane tane, hoşaf bol şekerli. Gençtim. Açtım. Dakikada bitirdim yemeğimi. Doymamıştım. Gitim kuzine kapısına. ‘Usta’ dedim biraz geride duran ustaya. ‘Ben doymadım biraz daha yemek alabilir miyim?’

            ‘Oğlum sen yemeğini aldın ya’ dedi. ‘Evet ama doymadım be usta’ dedim.

            ‘TABİ OĞLUM GEL HELE GEL, YAKLAŞ’ dedi. Fasulyenin mis kokusu kaplamıştı kuzineyi. Birazdan tadını da tadacaktım. Ağzımda eriyecekti mis gibi o tombul fasulyeler. O hızla yaklaştım, bir adım daha, tabağımı uzattım o anda indi koca kepçe kafama. ‘Ulan yedin yemeğini şimdi de satacak mısın  da yeniden istiyorsun? Uyanık’ dedi.

            Kafamı ovalayarak ayrıldım kuzine kapısından.

            Olayı anlattığım üçüncü mevki baş kamarotu Sırrı Baba, ‘Oğlum, personel fazla yemek alıp satıyor. Aşçılar da porsiyonları kısıp kalan yemekleri kantinciye verip ondan pay alıyorlar’ dedi.

            Dedim ya denize yeni çıkmış miçoydum. Denizdeki ve gemideki dalavereli işlere yabancıydım.

            O zamanlar Tarı, Aksu, Güneysu gibi Karadeniz-Akdeniz hatlarında çalışan gemilerin güvertelerinde gecekondu gibi kantinler vardı. Buralarda akla gelen her şey satılırdı güverte ve üçüncü mevki yolcularına.

 

            Yıllar geçti aradan. Tam 48 yıl. Esden tankerinde kaptandım. Gene nakliyattan emekli, gemiciliğimde ustam, kamara arkadaşım rahmetli Kargacı İsmail ağabeyim güverte lostromom olarak yanımdaydı. İzmit İpraş rafinerisinden kalkmış Batum’a gidiyorduk. Personel değişikliği olmuştu limanda. Hareket, körfez seyri, boğaz geçişi filan derken köprüden inememiştim. Öğlen yemeğini bile kamarotun getirdiği bir tostla geçiştirmiştim. Nihayet  Karadeniz’e çıkmış yoğun trafikten kurtulmuştuk. Ağva açıklarında İsmail ağabey köprüye geldi. İkinci Kaptan filan sohbet ederken kamarot çay getirdi.

 

            ‘Yeni gelen aşcı kim? Tanıyor musun?’ dedim.

            ‘Süvari Bey, Bolulu Hüseyin Usta. Deniz Yolları'ndan emekli.  Çok uzun zaman çalışmış işletmede ama soyadını bilmiyorum’ dedi.

            Yaşını sordum.

            ‘Süvari Bey bayağı yaşlı ama maşallah dinç. Ama yaşını bilemem’ dedi.

            ‘Pekala çağır bakalım şu aşçıyı da bir gelsin köprüye görelim mahcemalini’ dedim. Kamarot aşçıyı çağırmaya gidince kısaca anlattım başımdan geçen olayı ve aynı kişi ise küçük bir şaka yapacağımı  ekledim.

            Biraz sonra Hüseyin Usta geldi köprüye.

            Bayağı şişmanlamıştı, saçları dökülmüş, yılların tahribatı çıkmıştı ortaya. İhtiyarlamıştı. Ama Deniz yollarının sarı bacanın kadim disiplin ve terbiyesi kendini belli ediyordu. Hemen tanıdım kendisini. Hüseyin Usta’nın beni tanımasına imkan yoktu.

            ‘Beni emretmişsiniz Süvari Bey’im. Buyurun efendim’ dedi.

            Önce ‘Hoş geldin usta. Hayırlı olsun’ dedim

            ‘Sağolun efendim’ dedi.

            ‘Usta, postalardan emekli olmuşsun methini duydum. Eski gemiler vardı Tarı, Aksu, Güneysu falan çalıştın mı onlarda?’

            ‘Süvari Bey’im Tarı’da çok uzun yıllar çalıştım’ dedi. ‘Rahmetli amcam işletmede kamara enspektörü idi  Sabahattin Bey. Tanır mısın?’ dedim.

            ‘Süvari Bey’im rahmetliyi tanırdım. Allah gani gani rahmet etsin gerçekten çok baba bir adamdı. Nur içinde yatsın.’ dedi.

            ‘Ustam’ dedim. Bugün çok sıkışıktık, boğaz geçişi filan öğlen yemeği yiyemedim, acıktım. Bir şeyler yapabilir misin?

Emriniz olur beyim, emredin ne istersiniz?

Sen ne önerirsin?

            İkinci kaptan ile İsmail ağabey bakalım bu işin altından ne çıkacak diye yarı mütebessim bekliyorlardı.

  - ‘Tost yapayım beyim’ dedi.

  - ‘Yok usta olmaz öğleyin yedim’ dedim.

  - Yumurta, omlet veya menemen ister misiniz?

  - Hayır, kolestrolum var.

  - Et kavurayım, kavurma yapayım domatesli.

  - Yok usta, vejetaryenim.

  - Sandviç yapayım, ister misiniz?

  - Sevmem.

  - Sucuk, pastırma var. Karışık bir sahan hazırlayayım.

  - Sevmiyorum usta öyle şeyler.

 - ‘Beyim, öğleden kalma zeytinyağlı barbunya fasulye var yer misiniz?’ dediği anda taşı gediğine koydum.

 

            ‘Yoo usta’ dedim. ‘Gel fasulye vereyim dersin sonra da koca kepçeyi kafama geçirirsin. Maymun gözünü açtı.’ Elimle gösterdim. ‘Bak vurduğun kepçenin yeri daha acıyor’  dememle ikinci kaptanla İsmail ağabey bastı kahkahayı.

            Zavallı usta, hiçbir şey anlamadı tabi. ‘Aman Süvari Bey’im. Haşa o nasıl söz. Hem ben nasıl zatıalinizin kafasına kepçe ile vururum’ demeye başladı.

            Gayet ciddi ve inandırıcı bir pozda, ‘Usta inkâr etme. Yaptın. Kafama vurdun kepçeyi hem koskoca süvari yalan söyler mi?’ dedikçe zavallı ihtiyar iyice şaşırdı. İçinden Allah’ım ben nereye geldim, bu delilerin içinde benim ne işim var diye geçirmiştir.

            ‘Demek sen başıma kepçe ile vurmadın ha. Ben yıllarca bu anı bekledim, seni bulup hıncımı alayım diye bütün filoda seni aradım, arattım. İşte şimdi elime düştünüz usta’ deyip anlattım 48 yıl önce ki olayı.

 

            Ağzı açık halde dinledi hikayeyi. Hıncımı alayım sözlerini filan hakikat sandı zavallı. Daha fazla üzmeye içim elvermedi ihtiyarı.

            Boynuna sarıldım. ‘Ustam sana şaka yaptım. Yıllar öncesinden gelen bir arkadaşıma takılayım’ dedim. ‘Bak İsmail ağabeyimde burada’ dedim

            Süvari Bey’im, bir an hakikaten mahvolduğumu sandım. Çok korktum.’ Telefon etti. Kamarot çay servisi yaptı, kurabiyeli.

            Sonra yıllarca konuşuldu gemide, şirkette ve gemici kahvelerinde kaptan-güverte lostromosu ve aşçıbaşının arkadaşlığı.

 

                                                                                  15.07.2009  M/T KULELİ

                                                                                  Valencia-Spein      

           

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

yükleniyor
Son Dakika Haberleri
En Çok Okunanlar
yukarı çık