Hep ciddi yazılar yazdım. Yeni yılın bu ilk yazısında bir anıyı biraz ilaveleriyle iletmek istedim sizlere. Aslında her teknecinin korkulu rüyasıdır kahramanlarımız. Ben size biraz keyif alacağınız şekilde yazıyorum. Umarım eğlenirsiniz.

Fethiye’ye yakın olduğu için, uzun seyretmek istemediğimizde genelde Fethiye’nin Kızılada’sının kuzey yakasındaki koylardan birine kıçtankara yaparız. İşte o zamanlardan biriydi. 2013 Eylül’ünün o güzel Pazar günü. Artık dönme zamanı gelmişti. Botu bu işlerde kullanmayı sevmem ve ayrıca son kez denize girme fırsatı verdiğinden yüzerek karaya çıktım, Ben palamarı çözerken eşim motoru çalıştırdı ve son hazırlıklara başladı. Ben yelkenlinin merdivenlerinden çıktığımda, eşim baş tarafta ırgatı çalıştırarak zinciri almaya başlamıştı bile. Merdiveni çektim, Dümen başına geçtim. Kurulanıyordum ki BİR ÇIĞLIK SESİ. EŞİMİN SESİYDİ.

Öyle bir çığlık ki, Dünya başıma yıkıldı. Herhalde ırgatın kalavetası ile zincir arasına parmağı girdi, parmak koptu, çığlık attıktan sonra düştü bayıldı diye ödüm patladı. Çığlık bütün koyu çınlattı. Teknelerinin üzerinde oturanlar ve güneşlenmek için yatanlar ayağa fırladı. Kamaralarında uyuyanlar uyandı ve güverkteye koştular. Denizde yüzenler ise çığlığı duyduklarında yüzmeyi bırakıp denizin üzerinde yürümeye başladılar.

Anında dümen başından fırladım ve baş tarafa hızla iki adım atmıştım ki, AAAA! ODA NE! Eşim Sermin Hanım, bir atlete taş çıkartırcasına bana doğru hoplaya, zıplaya koşuyordu. Tertemiz ve bembeyaz güvertede ayakları tozu dumana karıştırıyordu. Ve bir an kesilmiş olan çığlık bir itfaiye arabasının sirenini andırıyordu. O bir anın yüzde biri zamanda hızlı bir göz muayenesinin sonunda karşıdan üzerime gelen eşimin parmaklarının yerinde olduğunu ve kan izi olmadığını görerek Allahıma şükrettim. (Ne salak kocalar var değil mi? Normal bir erkek, yani erkek gibi erkek karısı sağ ve salim diye şükreder mi? Bizimkisi aşk işte. Hani aşkı tarif etmişler “Aşk bir dolaptır, içine giren salaktır.” Yani ben dolabın içindekiyim. Galiba!)

“Ne oldu?” diye sordum. Ağzından çıkan cevabi kelimelerin 15 incisini ancak anlayabildim. Alanen konuşkan ve hatta hiç susmayan eşim (Allah susturmasın.) “Fare!” diyormuş meğerse. “Ne faresi?” şeklinde anlamsız bir soru çıktı ağzımdan. Cevap ; “Kocaman bir fare.”

Bizimki tam zinciri alacakken sağ bacağına bir şey dokunmuş. Ben dokunuyorum zannetmiş. Bana dönüp “Sululuk yapma Atilla!” demeyi planlarken, dönüp bacağına baktığında, tavşan büyüklüğünde, gri renkli, bol tüylü, kaytan bıyıklı, yarım metre boyunda incecik kuyruklu, dört bacağı ile bizim hatunun bacağına yapışmış mahlukatla göz göze gelmişler. Bakışmışlar, bakışmışlar ve aralarında yeni filiizlenmekte olan aşkı bizim hatunun canhıraş çığlığı bozmuş.

Farenin düşündüğüne bak, benim gibi göbekli, paralı, espirili, eğlenceli, bol aşklı bir kocayı bırakıp, züğürt bir fareye hangi kadın aşık olur ki? Zavallı sefil fare. Benim sevgili eşimi kendine aşık etmek gibi bir boş hayalin peşinde koşuyor salak. Göbeği bile yok. Safi kas mübarek. Bilmiyorki göbekli erkekler yemeyi, içmeyi sever ve karılarını aç bırakmaz, iyi bakar. Kadınlar o yüzden göbekli erkekleri severler. Gerçi çoğunlukla tersini söylerler ama…!!!

Sonunda fare kendini zincirliğe atıp kurtulma yolunu seçiyor. Ama yanılıyor. Esas oğlan ben, o an, kahramanca devreye giriyorum ve elimde bir fırça, bir kepçe ile fare ile mücadelem başlıyor. Yaklaşık 45 dakika içinde fare iki kez zincirlikten çıkıyor ve baştan denize atlamaya niyetleniyor, Vazgeçiyor, teknenin kıçına gitmeye çalışıyor ve fakat benim cengaver duruşum yüzünden tekrar zincirliğe kaçıyor. Bu arada kötü çığlıklar atıyor. Ben ise sadece onu sağ bir şekilde yakalamaya çalışıyorum. Malum, oda Allahın bir kulu ve onun canını almak bana düşmez. Gerçi sevgili eşimi fena korkuttuğu için işgence etmek bile geliyor içimden. Yine de yaşasın istiyorum. Nede olsa karımı sadece korkuttu. Sonunda oda korktu ve sapasağlam vaziyette teknenin başından denize balıklama atladı. Ben sağ elimi yumruk yapıp havaya kaldırdım ve ZAFER diye bağırdım. Koydaki bütün teknelerden büyük bir tezahürat başladı. Kahramanlığım denizcilik tarihine altın harflerle yazıldı. Öyle bir tezahürat ki, sanırsınız İskenderiye’yi fethetmişim.

Fare suyun dibine daldı ve iki metre derinliğe kadar değme dalgıçlara ve yüzücülere nazire yapacak kadar küstahlaşarak daldı ve teknenin kıçına su altından yüzdü. Pek tabii benim takibim asla bitmeti. Bir farenin bu kadar iyi yüzdüğünü bilmezdim. Müthiş bir dalgıç ve yüzücü. Teknenin kıçındaki merdivenden tekrar tekneye çıkmayı bana rağmen defalarca denedi ama baktıki ben azimliyim, zavallı farecik denemelerden bıktı ve karaya doğru yüzdü. Bizde yarım kalan “vira demir” faaliyetimizi sonuçlandırarak marinaya yollandık.

Aslında buraya kadar anlattıklarım işin görünen yüzü. Görünmeyen yüzü ise şu; Fare (yada iriligine bakarsan Sıçan) ırgatın gürültüsü ile zincirlikteki uykusundan uyanıyor ve korkuyla eşimin bacağına sarılıyor. Aslında bakışları “Kurtar beni, korkuyorum” ifadesi taşırken, eşimin muhteşem çığlığı ile korku dörde ve hatta sekize katlanıyor, kendini tekrar zincirliğe atıyor. O eşimden, eşim ondan korkuyor.

Tabii hikaye burada bitmiyor. Marina’ya baştan kara yapıp yanaştıktan sonra mutat tekne kapatma merasimi başlıyor ve ben tuvalette ki 3 vanayı kapatmak için dolabı açtığımda yarım metrelik bir kuyruk görüyorum ve baş tarafa doğru aniden kayboluyor. İşte farenin tekneye ısrarla çıkmak isteyişinin sebebi. EŞİ TEKNEDE KALMIŞ. Veya denizdeki yavrulardan biriydi ve aile daha fazla üremek için teknedeydi veeee BİZDE AİLECEK PANİK!

Teknenin içinde derhal kapanlar kuruldu. Marketten en zehirlisinden yemler alındı. Biz teknedeki peyniri bitirmişiz. Marketten en pahalısından ve dahi kalitelisinden peynir alındı. Peynirin farenin veya fare ailesinin zevkine uygun olup olmadığı üzerinde derin tartışmalar yapıldıktan sonra tabii. Nede olsa misafirimiz. İyi ağırlamak ve damak tadına saygı göstermek esas. Bütün bu teşkilatlar yerli yerine yerleştirildikten sonra, fare ve/veya ailesi ölmeden sağ çıksınlar diye havuzluğa açılan pencerelerden birine (yoksa Lumboz’muydu?) minderlerden bir çıkış platformu hazırlamayı akıl ettim.

Ertesi gün tekneden almayı unuttuğumuz un paketinin paramparça olduğunu gördük. Bazı küçük aletlerin kablolarının kopartıldığını (BÜYÜK PANİK. Ya motor ve elektrik sistemine hasar verdiyse?), teknenin hemen hemen her yerine dışkı çıkartıldığını (İyiki misket gibi. Temizlemesi dert değil.) gördük. Ama zehirli haplara ve kapanlar içindeki leziz peynirlere dokunulmamıştı. Neyse ki teknede yaptığımız saatler süren araştırma sonunda motor ve elektrik aksamında bir hasar yoktu. Cesette yoktu. İzlerden anladığımız kadarıyla minderlerden oluşan platform işe yaramıştı. Fare yada fareler teknemizi terk etmişlerdi.

3 gün sonra marinaya gittiğimde, bazı teknelerde fare alarmı verildiğini gördüm, kafamı önüme eğip kıs-kıs gülerek orayı acilen terk ettim. “Teknenizde fare var mı?” sorularına olumsuz cevap vererek bölgeyi uzun müddet dönmemek üzere terk ettim. Artık marina fareliydi.

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

yükleniyor
Son Dakika Haberleri
yukarı çık