şehıt

Bu satırların sahibi olarak amacım, tarihe objektif bakış açısı ile, yalanlardan arınmış, belgelere dayalı gerçeklik adına bir not düşmektir. Aksine, tarihte yaşanmış acıları deşmek değildir.Tarihte yaşanmış olan acılar üzerinden, dil-din-ırk ayrımı yaparak, ayrışmalar üzerinden ikilik çıkarmak ise hiç değildir. Böylesi bir durumun benim inanç, fikir ve düşünce dünyama ne kadar aykırı olduğunu da beni yakından tanıyanlar bilir. Ancak, bu ülke ve bu millet adına, gelecek nesiller adına, kendisini birey olarak sorumlu hisseden bir yurttaş olarak, bana rahatsızlık veren, ülkem ve milletime haksızlık yapıldığına inandığım bir konu hakkında bazı açıklamalar yapmaya, bazı bilgileri paylaşmaya kendimi mecbur hissediyorum. Her ne kadar, farklı şekillerde, farklı platformlarda bu görüşlerimi destekleyen benzer yazılar, yayınlar, açıklamalar olmuş olsa da.

29 Ekim 2019 tarihinde, hem de Cumhuriyetimizin ilan edilişinin 96.yıldönümünde,  hepimizin bildiği üzere ABD Temsilciler Meclisi'nde büyük bir çoğunlukla kabul edilip geçen, adına "Ermeni Tasarısı" denilen, ABD topraklarında yüzyılı aşkın bir süredir, gerek Kongre gerek Senato üyelerini adeta esir alan bir konu bu. Ve son tasarıya, Ermenilere karşı yapıldığı iddia edilen sözde soykırım yalanına, bu defa Süryaniler, Keldaniler, Asuriler ve Nasuriler de eklenmiş durumda.

Tabii ki bu konu, bugün başlamış değil. Veya,  ASALA terör örgütünün, yurt dışında Türkiye Cumhuriyeti'nin değerli diplomatlarına, kurum ve kuruluşlarına yaptığı, ve bu saldırılar sonucu 32'si diplomat, 38'i aile ferdi ve görevli toplam 70 kişinin şehit edildiği terörist saldırı eylemelerinin başladığı 1973 yılından da başlamıyor. Tarihi gelişimi, aslında 1720'li yıllara kadar uzanan, "terör" ve "katliam" kavramlarının aslında kimler tarafından, ne amaçla oluşturulduğunu gösteren bir konudur bu. Ve aynı zamanda, tarihi ve detayları okuyabilenler için, "özgür bir devlet kurma" adına bu terörist faaliyetlerin yapılmasını, kin ve nefret tohumlarının ekilmesini meşru gören bir "kirli zihniyetin" de kanlı geçmişidir aslında.

Ve bu asılsız iddiaların oluşturulması ile Dünya kamuoyunda kendi hedefleri doğrultusunda nasıl kirli propagandalar yaptıklarını da, tarihi belgeler ortaya koymaktadır. 1900'lü yıllardan itibaren başta ABD ve Avrupa basını/gazeteleri/dergileri olmak üzere, günümüzde de Dünya kamuoyunu yönlendirme amaçlı gerçeklere dayanmayan gazete haberlerinin ve bu haberlere destek veren kuruluşların, basının ve siyasilerin de gerçek yüzleri ve niyetleri net olarak okunabilmektedir. Özellikle Protestan Misyonerlik Örgütü'nün, kendisine bağlı misyonerler aracılığı ile, 1870'li yıllardan itibaren Anadolu'nun Doğu ve Güneydoğusunda yaptığı çalışmaların, özellikle kışkırtmaya çalıştıkları Ermeniler üzerindeki çalışmalarının ve yaşanan gerçekleri görmezden gelerek, ürettikleri yalan anı/hatıra/rapor ve haberlerin olumsuz etkileri, bugün dahi devam etmektedir. Bütün bu gerçek dışı söylemler, Ermeni iddiaları için Batı kamuoyunda ve parlamentolarında günümüzde delil olarak kabul edilmektedir. Fakat, bu kabullerini yaparlarken, Türk tarafının gerçeklere dayalı belge ve kanıtlarını ise görmezlikten gelmektedirler.

Ermeni iddiaları konusuna geçmeden önce, tarihin ve devletin ilişkisinden biraz söz etmek isterim.

Devlet, deniz gibidir. Onun sakinliğini de, fırtınasını da, yaşamış olduğu tarihi ve coğrafyası belirler.

Devletin var olma nedeni olan tek unsur içinde yaşayanların varlığıdır. O varlık, devletin evlatları olan millettir/halktır/toplumdur. Devlet, kendi varlığını devam ettirebilmek için, milletinin ve gelecek nesillerinin, var olduğu, yaşam hakkı bulduğu topraklar üzerinde, hür ve özgür olarak, barış ve huzur içinde sürdürebilmesi için, daima dikkatli ve her yönden hazır olmalıdır. Olmak zorundadır. Aksi halde, devletin varlığından bahsetmek, bir o kadar gereksiz ve eşyanın tabiatına aykırı durumun tescilli örneği olur.

Yukarıda kısaca belirtmeye çalıştığım "devlet" ve "var olma" ilişkisini sağlayabilecek yegane faktör, devletin ve milletin yaşamış olduğu tarihsel gerçeklerin doğru yerde, zamanında ve doğru şekilde okunabilmesinde saklıdır.

Tarihi, okuyabilmek ve görebilmek önemlidir.

Tarihi metinler,  sadece okunmak için yazılan belgeler, metinler toplamı değildir.

Tarih bir milletin/halkın/toplumun, bir ülkenin/vatanın/yurdun, tarihin zaman çizelgesinde var olduğu süre boyunca, geçmişinde yaşadığı tüm olayları, geleceğini inşa ederken, hafızasını tazelemek ve günün şartlarında, yine kendi milleti ve devleti için kendisinin çizeceği yolda ne şekilde yürüyeceğini gösteren bir rehberdir aynı zamanda. Bu rehberi, ama ders almak için, ama yol bulmak için, ama öğüt almak için kullanabilirsiniz.

Yeter ki, tarihi yazanlar, tarihi yapanlara karşı sadık ve dürüst olsunlar. Ve yeter ki, millet/halk/toplum için gerekli kararları verecek olanlar da, o tarihin ne zaman ve ne şekilde  okunması gerektiğini bilip, yeterli  birikim, kabiliyet, cesaret ve liyakate sahip olsunlar.

Ve elbette ki, bu okumayı yapacakların donanımlarının yeterliliğinin önemli olması kadar, bu okumaların ana öznesini oluşturan ve aslında bu okumaların "kendileri ve gelecek nesilleri" için yapıldığının bilincinde olması gereken, adına millet/halk/toplum dediğimiz, aynı ülkede/vatanda/yurtta yaşayan, yaşama iradesi gösterenlerin her bir ferdi de bir o kadar önemlidir.

Bu karşılıklı etkileşim ( gerekli okumayı yapabilen kabiliyet/liyakat/cesaret/bilgi sahipleri ile, kendisi adına okuma yapılanlar ) tek bir anlayışta, tek bir amaç ve hedefte buluştuğu zaman asıl gücü, motor kuvvetini oluşturur.  Bu güç, bu kuvvet, o milletin/toplumun/halkın bağımsızlığının, özgürlüğünün, birlik ve beraberliğinin korunmasında, dışarıdan veya içeriden gelecek/gelebilecek her türlü siyasi, ekonomik, kültürel, askeri saldırıların boşa çıkarılmasında, etkisiz hale getirilmesinde tek ve biricik dayanaktır. Asıl "millet olmanın" yegane gereğidir.

Tarihi süreç içinde bu okumaları yapanlarla, okumalardan etkilenenler, zaman zaman karşı karşıya gelmişler, zaman zaman birlikte hareket etmişlerdir. Bu etkileşimler sonucu ortaya çıkan, milletlerin/toplumların/halkların kaderleri de bir nevi birlikte hareket etme veya etmeme doğrultusunda verdikleri kararlarla şekillenmiş, hayat bulmuştur. Tarihi okumaları detaylı yaptığımız zaman yüzlerce örnek bulabiliriz. Bu okumalarda gerekli olan dip notları atlamadan, tarihin akışını şekillendiren olayların çıkış noktalarını, gelişimini, safhalarını ve getirdiği/yol açtığı sonuçları dikkate almadan, kişileri/kurumları/yapıları yaşanan bu olaylarda hangi taraf ve etki içinde yer aldıklarını görmeden/bilmeden doğru okuma yapamazsınız. Doğru okuma yapamadığınız takdirde, doğru karar vermeniz de  imkansız olacaktır.

Türk Milleti, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren, bu okumaları doğru yapabildiği sürece bağımsız ve özgür olarak, kendi devletinin ve kendi bayrağının altında, bir ve bütün olarak yaşama kabiliyetini ve iradesini, her şart ve her durumda daima göstermiştir. Ancak, bu okumaları yanlış ve hatalı yaptığı zamanlarda da, devletini ve bayrağını kaybetmiştir. Bu kayıplarını her ne kadar belli bir süre sonra telafi etmiş olsa da, o yanlış ve hatalı okumaların faturasını bir şekilde hep ödemiştir.

Son 300 yıllık tarihimize baktığımız zaman; gerekli okumaları yapabilirsek, ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Bu süreçte yaşanan siyasi, ekonomik ve askeri olayları iyi tahlil etmeliyiz. Birlik ve beraberliğimize karşı yapılan ayaklanmaları, isyanları, terör olaylarını, hangi devlet ve organizasyonların, hangi kurum ve kuruluşların desteklediğini, gerçekleştirdiğini, hangi etnik unsurların kullanıldığını, hangi kişi ve kuruluşların devşirildiğini, sömürgeci emperyalistler için kullanışlı birer maşa haline getirildiklerini iyi okumalıyız. Dürüst ve samimi olmalıyız.

Bugün Dünya üzerinde yaşanan siyasi, kültürel, ekonomik ve askeri olayların gelişimini doğru ve tutarlı anlayabilmek için, geçmişe mutlaka temiz akıl ve temiz vicdan ile bakmak zorundayız. Aynı bakış açısını, kendi iç bünyemiz için de yapmamız kaçınılmazdır. Geçmiş dönemlerde yapılan okumalar sonucu alınan siyasi, ekonomik, askeri, kültürel kararların, günümüze yansımaları nasıl olmuştur, bakmamız gerek. Artıları ve eksileri ile yüzleşebilmek ve doğru yolu bulmak adına, bir o kadar öncelikli ve gereklidir.

Bu kadar önemli bir konuda, birlik ve beraberliğin nasıl sağlanacağı da bir o kadar önemlidir.

Bir de yönetim sisteminiz, demokrasi tabanlı, seçme ve seçilme hakkının olduğu, özgürlükçü ortama dayalı ise; her kafadan farklı seslerin çıktığı, doğrularla-yanlışların bir birine karıştı(rıldı)ğı, iç politika ile dış politikanın nerede/ne şekilde ayrılması gerektiğinin göz ardı edildiği/ettirildiği, muhalefet ve iktidar cenahının bu okumalarda öncelikle hangi paragrafın dahi okunması gerektiği konusunda hem fikir ol(a)madığı bir ortamda, bu nasıl sağlanacaktır?

Cevabı yine tarihin doğru ve tutarlı okunmasında buluyoruz. Doğruluk neye göre, kime göre diye başka bir soru geliyor ardından. İşte bu da bizim, "bir ve bütün olarak tek millet olabilme" isteğimize, dirayetimize, ferasetimize ve yeteneğimize bağlıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hangi aşamalardan geçilerek, hangi şart ve koşullarda, hangi zorluklar karşısında nasıl ve ne şekilde kurulduğuna bakın lütfen.

Bu bayrağa, bu devlete, bu millete ve bu vatana, milletin milli ve manevi değerlerine, milleti millet yapan kök değerlere sözde değil özde sahip olmak,  sözde değil özde sahip çıkmak, bu değerleri sözde değil özde savunmak, doğru ve tutarlı okumaya başlamak için önemli ve gereklidir.

Yeter ki, siyasi görüş farklılıkları ve politik açmazlarımız, akıl ve vicdan körlüğüne yol açmasın,  gözlüğümüzü buharlaştırıp, netliğimizi bozmasın. Tüm Dünyaya karşı doğruları haykırmak için sesimizi, akıl ve vicdan sahibi, sözde bi "rey" yerine, özde birey olarak birlikte çıkaralım. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilelim.

Ama mutlaka, doğru paragrafta doğru satırları, zamanında ve yerinde hecelemeden, duraksamadan, kekelemeden, anlaşılır bir dilde, ortak bir dilde doğru-dürüst okuyalım.

Yanılmıyorsam herkes bunu söylüyor, bunu istiyor.

O politik ve siyasi amigoluğa dayanan söylemlerin, birlik ve bütünlüğümüzde kırılganlığa yol açabilecek tutum ve davranışların, daha önce yapıldığı sanılan tarih okumalarının yansımaları olduğunu düşünsek dahi,  sizce böylesi yüzeysel bir toplu okumadan, bir netlik, bir bütünlük çıkması mümkün müdür? Ve geçmişe dönüp, o gerçekleri silemeyeceğimizi bile bile, sonu belirsiz bir kaosa bile bile lades denir mi? Milletler, kendi kaderlerine sahip çıktıkları sürece, kendi yollarını kendileri çizer,  varlıklarını devam ettirirler.

Okumak ve okuduğunu görebilmek önemlidir. Biz, gerçekleri gerçek anlamda öğrenmek, bilmek istediğimiz zaman, bu gerçeklere uygun gerekli ve doğru uygulamaları yaptığımız zaman, alınması gereken zorunlu tedbirleri yerinde ve bütünlük içinde aldığımız zaman, önce kendimize sonra ülkemize ve milletimize, akabinde de gelecek nesillerimize karşı dürüst davranmış oluruz.  Aksi takdirde, ya sorgusuz sualsiz bir yığının içinde biat kültürünün bir neferi oluruz, ya da köklerinden uzaklaşmış, ipi ve tasması sömürgenlerin elinde bir kukla oluruz.

Biz doğru okumayı yapamazsak, başkaları bize kendi yazdıklarını okutur. biz doğru ve dürüst okuyamazsak, başkaları canımıza okur. Temiz akıl ve temiz vicdan da, en az doğru ve dürüst okumak, doğru görebilmek kadar önemlidir. Bu okumayı, başkalarının ağzı ile yaparsak, yanlış sayfalarda, yanlış paragraflarda ve yanlış satırların arasında kayboluruz. Ve sonunu hiç bir zaman getiremeyiz.

Günümüzde yaşadıklarımız ve tanık olduklarımız bize göstermiş ve öğretmiştir ki; uluslararası hukuk devletten devlete, milletten millete ve doğal olarak siyasi ve ekonomik açıdan güçlü olan devletlerin kimden yana tavır koydukları gerçeğine göre değişmektedir.

Tarihi yazanlarda mı, yapanlarda mı, yoksa liyakat sahibi(!) okuyanlarda mı sorun var?

Tarih ders veren, öğüt veren, yol gösteren bir rehberdir, okumasını bilenler ve görenler için!

Çok sevdiğim bir söz vardır; "Tarih olduğu gibi değil, lanse edilen şekliyle kabul görür. Şu an yaşanılan olaylar, belli bir süre sonra tarihin tozlu sayfalarında yer aldığı zaman, çıkarların giydirdiği elbiseyle karşımıza çıkar."

Ve mutlaka, her konuda olduğu gibi, siyasi-ekonomik-askeri yönden güçlü olanların sözü geçerli olur. Bu öylesine bir geçerliliktir ki, ortada duran binlerce gerçek belgelere dayanan kanıtlara rağmen, görmezden gelinip, sömürgeci emperyalist ülkelerin reel politik çıkarları için yapmış oldukları katliamlar, soykırımlar göz ardı edilir. Üzerinden onlarca yıl geçse de gündeme dahi getiril(e)mez.

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU/DEVAM EDECEK

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

yükleniyor
yukarı çık