rehber

Peki günümüzde, 1990 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılması ile bağımsızlığına kavuşan "özgür" Ermenistan Cumhuriyeti'nin, ülkemize karşı tavrı nasıldır? Şimdi onu inceleyelim!

Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği'nin dağılması ile Kafkaslarda ortaya çıkan üç cumhuriyeti; Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan'ı resmen tanımıştır. Ve Ermenistan Cumhuriyeti'ni tanırken, Lozan Anlaşması, Gümrü Anlaşması (ki Ermenistan Cumhuriyeti'nin o dönemki parlamentosunda onaylanmamıştı), Moskova Anlaşması ve Kars Anlaşması'nı dikkate almıştır.

Zira bu anlaşmalarla, Türkiye'nin doğu sınırları çizilmiş, Lozan ile de Osmanlı Devleti'nden gelen bütün hukuki ihtilaflar çözülmüştür. Türkiye, bu anlaşmalarla bir bakıma eski defterleri kapatmıştır. Ya da kapattığını düşünüyordu! Dolayısıyla, yeni Ermenistan Cumhuriyeti ile herhangi bir sorun olmayacağına inanıyordu.

Ancak, yine o bildik kin ve nefret tohumları, yıllar geçse de her gelen neslin düşüncelerinde bir şekilde "kötülük ve intikam" duygusunu ortaya çıkarmakta. Ve maalesef "geleceği ve barışı" yok etmektedir.

Ermenistan Cumhuriyeti, 23 Ağustos 1990 tarihinde "Ermenistan Bağımsızlık Bildirisi"ni yayınladı. Bu bildirinin 11.maddesi şu şekildedir;

'Ermenistan Cumhuriyeti,  1915 yılında Osmanlı Türkiye'sinde ve Batı Ermenistan'da ( dikkatinizi çekerim bizim Doğu Anadolu'muzdan bahsediyorlar ) yaşanan soykırımın, uluslararası alanda kabulünün sağlanması yönündeki çabaları destekleyecektir.'

Bu bildirinin yayınından sonra Ermenistan Parlamentosu 23 Eylül 1991 tarihinde aldığı bağımsızlık kararında da, 'Ermenistan Bağımsızlık Bildirisi'ne sadık kalacağını tüm Dünya'ya ilan ederek, bu bildiriye sadık kalacağını beyan ve taahhüt etmiştir. 

1991 yılının Şubat ayında Ermenistan Devleti, Kars Anlaşması ile çizilen sınırları tanımadığını ilan etmiştir. Bu konuyu özellikle dile getiren Ermenistan, tuhaf bir şekilde 1992 tarihinde ise, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'na ( AGİK ), üyelik sözleşmesini imzalamıştırBu sözleşmenin en önemli özelliği sınırların değişmezliğinin kabulüdür. Bu yapılan davranışlar ise, devlet kurabilme, devlet yönetebilme yeteneklerinden yoksun, saldırgan bir zihniyetin ellerinde, bir devletin nasıl olmaması gerektiğinin adeta bir göstergesidir. Zira, Ermenistan Cumhuriyeti olarak daha önceden imzalanan anlaşmalar ile çizilen sınırları kabul etmeyip, daha sonra yeniden hazırladıkları kendi anayasalarında, komşu bir ülkenin topraklarını Batı Ermenistan olarak adlandırıp hak iddia etmek, sonrasında da sınırların değişmezliğini kabul eden uluslararası bir sözleşmeyi imzalamak başka nasıl açıklanabilir ki! 

Ayrıca, 1995 tarihinde kabul edilen yeni Ermenistan Anayasası'nda da, Ermenistan Cumhuriyeti'nin Bağımsızlık Bildirisi'nde belirtilen ulusal hedeflerine bağlı kalınacağı anayasa hükmü haline getirilerek ilan edilmiştir.

Bu anayasa ile belki de ilk defa Dünya üzerinde kurulmuş bir devletin, komşu bir devletin toprakları üzerinde hak iddia ettiği alenen Dünyaya ilan edilmiştir. Buna karşılık Dünyadan, sözüm ona demokrasinin, insan haklarının, özgürlük ve barışın sahtekar savunucuları başta olmak üzere hiç bir ülkeden, bu ülkeye karşı, bugüne kadar herhangi bir kınama, tepki, yaptırım vs yapılmamış, dile dahi getirilmemiştir.

Günümüzde, Ermenistan'da yetişen çocuklar, gençler okul hayatları boyunca, belli sınıflarda okutulan tarih kitaplarında onlarca sayfalık Türk kimliğini karalayan-kötüleyen ve soykırım iddialarını öne çıkaran yalan-yanlış bilgilerle adeta şartlandırılmış savaşa hazır robotlar haline getirilmektedirler. Bu şartlarda yetiştirilen çocuklar, gençler, nesiller Türk topraklarına sahip olmayı kendileri için milli bir ülkü ve hedef haline getirmektedirler. Bunun en somut örneklerinden biri 9 Aralık 2004 tarihli International Herald Tribune gazetesindeki haberdir. Bu haberde; 'Genç Ermenilere Vaad Edilen Topraklar' isimli bir makale yayınlanmıştır. Erivan kaynaklı olarak yayınlanan makalede genç bir Ermeni öğrenci şöyle demektedir: "Kutsal Ağrı Dağı tamamen Ermenistan'a ait olmadıkça, kendimi Ermeni saymayacağım."

Burada da bir başka garip tesadüf(!) ortaya çıkıyor. Sürekli Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde, farklı toplumlara, uluslara "vaadedilmiş topraklar" söylemi üzerinden, adeta bir paylaşım yapılıyor. Ve bu paylaşım bir kaç yıllık süreçte değil, 40-50-60 yıllık süreçlerde hayat bulacak şekilde, üzerinde çalışılarak planlanıyor. Bu planlamalar yapılırken, toprak talep eden toplumların-milletlerin çocuklarının Türklere karşı ne şekilde yetiştiği-yetiştirildiği ile, üzerinde ameliyat yapılmaya kalkışılan, sürekli ABD ve Avrupa'da kök salmış düşünce kuruluşlarında, bunların beslediği yazılı ve görsel medyalarında, hatta resmi kurumlarda ortaya çıkarılan haritalarda sınırları çizilmeye çalışılan ülkem Türkiye'min gençlerinin ne şekilde yetiştiği-yetiştirildiği ister istemez, mankurtlaşmamış, henüz benliğini kaybetmemiş, tarihi gerçekleri ve gelişmeleri görebilenlerde soru işaretleri oluşturuyor.

Bunun yanı sıra 2004 yılında iktidarda olan Ermenistan Başbakanı Markaryan, Mayıs 2004 tarihinde şöyle demektedir; "Karabağ meselesi, soykırımın tanınması ve Ankara'dan toprak tazminatı gibi problemler, çok güçlü bir Ermenistan Devleti'nin oluşturulmasıyla çözümlenebilir." 

Bu ifadeye uygun olarak, günümüz Ermenistan devletinde, çocuklar ve gençler üzerinde, kendi milli hedefleri(!) doğrultusunda, programlar-eğitimler-tarih öğretim  çalışmaları yapılmaktadır. İçerik olarak, soykırım iddialarını sürekli gündemde tutacak, destekleyecek şekilde oluşturulan, gerek Ermeni devleti tarafından gerekse Ermeni diasporası tarafından desteklenen Ermeni tarih yazımları ile uyumlu ve süreklilik arz edecek şekilde yapılmaktadır bu çalışmalar.

Hatta, bu çalışmalar öyle ileri boyutlara vardırılmıştır ki, 18 yaşından itibaren kız-erkek, genç-yaşlı ayrımı yapmadan Dünyadaki bütün Ermenilere açık şekilde, silahlı olarak teorik-pratik savaş sanatının bütün unsurlarının öğretildiği, arazi koşullarında yılın her günü istenilen zaman aralığında eğitimlerin verildiği bir çok organizasyon bulunmaktadır. Bu organizasyonlardan birini www.voma.am web sitesinden detaylı olarak inceleyebilirsiniz. Bu siteyi incelediğiniz zaman, bu topraklarda, bu bölgede istenen, arzu edilen barış ve huzurun aslında neden hiç gelmeyeceğini, getirilmeyeceğini, yapılan yeminin detayında görebilir, anlayabilirsiniz. Yapılan bu yemini okurken, Mustafa Kemal Atatürk'ün söylediği "Yurtta Barış, Dünyada Barış" sözünün,, emperyalist oyunların maşası olmuş bu tür yapılar ve yaklaşımlar karşısında ne kadar erdemli, ve fakat bir o kadar da, havada ve karşılıksız kaldığını üzülerek görüyoruz.

Günümüzdeki Ermeni tarih yazımlarının en önemli kalemi olarak kabul edilen Vahakn N. Dadrian zorunlu göçü/tehciri bir soykırım olarak yansıtmak ve sürekli gündemde tutmak için çok yoğun çabalar ve çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalarının ve soykırım iddiası konusundaki ısrarının asıl nedenini ve bir bakıma gerçek niyetini de, 10 Ağustos 1964 tarihinde New York Times gazetesine yazdığı "For a Free Armenia / Özgür Bir Ermenistan İçin" başlıklı mektubunun içeriğinde dikkatli okuyanlar görebilecektir. Bu mektupta, aslında sadece kendisinin değil, bu iddiayı gündemde tutarak gerçek hedeflerine ulaşmak isteyen tüm Ermenilere adeta tercüman olarak, gerçek niyet(ler)ini şu sorusuyla açıkça belirtiyordu;

"Ermenilerin, atalarının topraklarını, ki Türkiye bu toprakları sakinlerini katlettikten sonra işgal etmiştir, geri isteme hakkı hangi makul temelde inkar edilebilir?"

Kaynak: Thomas de Waal- Büyük Felaketten Sonra-İletişim Yayınları-2016, İstanbul, Sayfa: 77

Hedefi aslında belli olan, tek taraflı ve asılsız iddialara dayandırılmış Ermeni tarih yazımının, aslında genel bir sorunudur bu. Zira, bugüne kadar yazılmış ve Ermeni soykırımını anlatan tüm kitaplarda, yazılarda, makalelerde, bugüne kadar yapılmış tüm konferans, seminer ve toplantılarda ve hatta hazırlanmış tüm belgesel ve film çalışmalarında, hiç bir şekilde, Ermenilerin tehcir öncesi, o coğrafyada dönemin kurulu Osmanlı Devleti içinde yüzyıllardır yerleşik olan Türk-Kürt Müslüman halka karşı yapmış oldukları, ve aslında yapılan katliamlara ve uygulamalara bakılınca gerçek bir "Türk-Kürt Müslüman Soykırımı" olarak adlandırılabilecek, o insanlık dışı davranışlardan ve cinayetlerden hiç söz edilmemektedir, hiç bahsi dahi geçmemektedir. Bu döneme dair belirtilen ifadeler; Ermenilerin kendilerini sadece savunma amaçlı davranışlarda bulunduklarına yöneliktir. Hatta soykırıma delil olarak sundukları tüm sözlü anlatılarda, söylemlerde bu dönemde kendilerinin yaptıklarından hiç bahsedilmemektedir bile. Tabii ki şaşırmıyoruz, çünkü gerçekleri biliyoruz. Tabii ki üzülüyoruz, çünkü Ermeni siyasi ve tarih yazarlarının "Ermeni Soykırımı" iddiaları temelinde yapmış oldukları "bilinçli antitürkçülük" çerçevesinde , kin ve nefret dolu bir tarih öğretisi ile sadece kendi gençlerini değil, aynı zamanda Dünya halklarını da kandırmaktadırlar.

Halbuki, küçük bir irade ile, gerek bizim gerekse diğer ülkelerin arşivlerine girip, detaylı bir araştırma yapabilme ferasetini ve onurunu gösterebilseler, gerçekler karşısında utanç duyacaklardır. Belki de, yüz yüze gelecekleri bu utanç duygusu ve ulaşmak istedikleri siyasi hedefin o sisli perdesinin dağılması ile, Dünya kamuoyunda sağladıkları mağdur ve mazlum görüntülerinin temelsiz kalma korkusu, onları bu çalışmadan uzak kalmaya mecbur etmektedir. Kim bilir?

Bu saldırgan tutumun, yakın tarihimizdeki en önemli göstergesi ise, Ermenistan bağımsızlığını ilan ettikten hemen sonra, Azerbaycan Cumhuriyeti'nin toprağı olan Karabağ'a saldırmış ve işgal etmiştir. Ve tıpkı 105 yıl önce Osmanlı Devleti'ndeki Türk Müslüman ahaliye yaptığı zalimliğin aynısını, Karabağ'daki Azeri Türkleri'ne de yapmıştır. Özellikle Hocalı'da yapılan katliam yürekleri sızlatacak cinstendir. Karabağ Savaşı sırasında 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında yaşayan Azeri siviller, Ermenistan’a bağlı kuvvetler tarafından toplu şekilde öldürülmüşlerdir. “Memorial” İnsan Hakları Savunma Merkezi, İnsan Hakları İzleme Örgütü, The New York Times gazetesi ve Time dergisine göre katliam, Ermenistan ve 366. Motorize Piyade Alayı'nın desteğindeki Ermeni güçleri tarafından gerçekleştirilmiştir. ASALA bağlantılı Monte Melkonyan, katliamın Ermeni güçler tarafından yapılan bir intikam saldırısı olduğunu açıklamıştır. Azerbaycan Cumhuriyeti'nin resmî açıklamasına göre saldırıda 106'sı kadın, 83'ü çocuk olmak üzere toplam 613 Azerbaycan Türkü hayatını kaybetmiştir.

Karabağ işgali ile aslında yapılmak istenen Büyük Ermenistan hayaline giden yolda ilk işgali yapmaktı. Yaklaşık 30 yıldır, bu haksız işgalin müzakereler yolu ile halledilmesi için oluşturulan AGİT Minsk Gurubu ise, tıpkı İsrail-Filistin barış görüşmelerinde ve diğer uluslararası anlaşmazlıklarda arabulucu olan sözüm ona Dünyanın barışı ve refahı için çalışmalar yaptıklarını öne süren uluslararası kuruluşlarda olduğu gibi, adeta uyurgezer konumundadır. Uluslararası anlaşmalara aykırı olarak işgal yapan Ermenistan'ın, Dünyanın gözleri önünde pervasızca yapmış olduğu bu soykırıma, yağma ve talana dayalı, "devlet eşkıyalığına" dair sorunun çözümüne yönelik hiç bir gelişme yaşanmamıştır. İşgal edilen toprakların Azerbaycan'a geri verilmesi için hiç bir girişim gösterilmemiştir. Sadece bilinen ifadelerle süslenmiş kınamalarla ve alınan kararların "ilgili dosyasına işlenmesi" ile yetinilmiştir. 

Özellikle anayasasındaki saldırgan maddeleri, sorumlu devlet yöneticilerinin yapmış oldukları açıklamaları ve eğitim şekilleri göz önüne alındığında Ermenistan Devleti'nin ve Ermeni Diasporası'nın asılsız soykırım iddiaları ile ulaşmak istediği hedef, çok açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu asılsız iddialarıyla izleyecekleri yol ve amaçlanan nihai hedef şudur;

- Dünyanın genelinde, soykırım iddialarını sürekli gündemde tutarak kamuoyu oluşturmak. Sonrasında ilgili ülkelerin parlamentolarında "Ermeni Soykırım Kararları"nı çıkartmak. 

- Çıkarılacak bu kararlarla, Birleşmiş Milletler nezdinde girişimlerde bulunup, tazminat talep etmek. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni tazminat ödemeye mahkum ettirmek.

- Tazminat alındıktan sonra da, Batı Ermenistan adıyla anayasalarında ifade edilen toprakları, ki bize ait olan Doğu Anadolu topraklarıdır ( belki de Kilikya olarak Fransızlar tarafından daha önce vaadedilen  Adana, Antep, Maraş da hayallerindedir ) Türkiye'den talep etmek.

BİTİRİRKEN !

Yaşanan acılara büyük bir yürekle saygı duyarak, hem Ermenilerin hem Türklerin hem de Kürtlerin kayıplarını elbette ki vicdanlarımızda hissedeceğiz. Ama bu davranışı yaparken, dil,din,ırk ayrımı yapmadan, bir tarafın dökülen kanlarını kutsarken, diğer tarafın dökülen kanlarını görmezden gelerek vicdani davranış gösteril(e)mez. Bir tarafın kanı üzerinden, mazlum ve mağduriyet perdesi oluşturularak, diğer tarafın kanlarını önemsizleştirip, dökülen kanlar üzerinden siyasi ve politik hedefler oluşturul(a)maz. Dökülen kanlar üzerinden muhasebe hesabı edasında, maddi talepler öne sürülemez. Bu olsa olsa, ahlaki ve vicdani hasletlerini kaybetmiş, onur ve gurur yoksunu kişilerin, pazarlık masasındaki zavallılıklarını gösterir. 

Karşılıklı yaşanan acılara saygı ve anmaya evet, sen çık ben geleceğim, burası benimdi aymazlığına ve cahilliğine ise hayır diyoruz.

Bu topraklar bizim ( yani Ermenilerin ) atalarımızındı diyenler için şu bir kaç soruyu sorarak, cevaplarını onların araştırmasını ve yürekleri yetiyorsa ders kitaplarında çocuklarına, gençlerine ve hatta akademik kadrolarına, soykırım iddiaları temelinde siyasi ve tarih yazan kalemşörlerine öğretmelerini bekleriz.

- Ermeniler, tarihte ilk kez ne zaman Doğu Anadolu topraklarına geldiler?

- İskender'in Doğuya yaptığı ilk seferinde , Ermeniler İskender'in ordusunda yer aldılar mı?

- Ermeniler kendi köklerinin Trak-Frig halklarından olduğunu hiç düşündüler mi?

- Bu topraklara ayak bastıklarında buranın yerleşik halkları kimlerdi?

- Sogd halkı hangi halkın öncülüdür? Hitit-Sümer medeniyeti hangi halkın koludur?

- Ermeniler, istila ettikleri yerlerde bulunan yerleşik halka ne tür davranışlarda bulundular?

- Sogd-Hitit-Sümer dillerindeki bir çok kelime, Türkçe kelimelerin benzeri veya kökenidir. Bunun nedeni nedir?

Yukarıda belirttiğim bir kaç sorunun cevabını tarihsel bulgu ve belgelerle araştırıp, bulmak çok zor değil. Hangi dil,din, ırktan olursa olsun, yeter ki temiz akıl ve temiz vicdanlı gözler ve yürekler olsun. Doğrulara, gerçeklere ulaşmak pek de zor değil.

Yeri gelmişken, başta Milli Eğitim Bakanlığımız olmak üzere, Devletimizi yönetenlere ve tarihçilerimize de bir çağrım var.

- Kurtuluş Savaşımızda önemli bir yer tutan Doğu Cephesi neden tüm detayları ile Ortaokul'dan başlayarak anlatılmıyor?

- Doğu sınırımızın önemi neden detaylı olarak anlatılmıyor?

- Bir milletin geleceği olan çocuklara ve gençlere, birer yetişkin olarak gelecekte üzerinde yaşayacakları bu toprakları, aslında bilgileri ve kökleri ile savunacakları gerçeğini göz önünde tutarak, Kurtuluş Savaşının Doğu ve Güney cepheleri neden daha detaylı anlatılmıyor?

- Sivas ve Erzurum Kongrelerinde alınan kararlar, neden detaylı olarak öğretilmiyor? Aslında bu kongrelerde alınan ana kararlar, kimlere karşı alınmıştır?

- İstanbul'un işgalinden başlayarak, Kurtuluş Savaşı boyunca, ABD Donanması hangi denizlerimizde, hangi denize kıyısı olan şehirlerimizde ve neden sürekli bulunmuştur?

- Kurtuluş Savaşımızın Batı cephesinde, Ege ve Trakya Yunan ordusu tarafından işgal edilirken, Yunan ordusuna, asker olarak geçen yüz bine yakın Anadolu halkı kimlerdir?

- Yunan ordusu İzmir'den kaçarken, İzmir'i ateşe verip, yakanlar aslında kimlerdir?

- Yunan ordusu kaçarken,onlarla beraber Batı Anadolu'yu terk edenler kimlerdir?

- Türkiye Cumhuriyeti'nin "Kuruluş Senedi" olan Lozan Anlaşması neden daha detaylı anlatılmıyor?

Yukarıda belirttiğim sorulara, daha onlarcası ilave edilebilir. Ortaokul ve Lise müfredatımızın acilen gözden geçirilerek, genel ifadeler yerine, net ve nedenleri anlatan detaylı ifadelerin girmesinin zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir. Yoksa ilerde, ne anlatacak gençlik bulabiliriz, ne de anlatacak okul ve yer. Çok geç olmadan buradan bireysel hatırlatmamı yapmış olayım.

Asılsız iddialarla toprak talep etmek, tazminat talep etmek, kendisine devlet diyen bir yapının yapacağı, pek akıl karı bir davranış değildir. Bu noktada, ister istemez diasporada bulunan Ermenilerin, Ermenistan üzerindeki etkisini ve yönlendirmesini görüyoruz. Zira, bu düşünceyi temel alırsak, Afrika'nın, Kuzey ve Güney Amerika'nın, Avustralya'nın, Asya'nın tamamı üzerinden, mevcut emperyalist ülkelerin ( ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Rusya, Hollanda, Belçika, İspanya, Portekiz, vs. ve onların kıtalardaki ırkdaşları ) hepsi, bu kıtaların gerçek sahibi olan yerel halklarına tazminat olarak sadece bugünkü ekonomik değerlerini değil, gelecekteki maddi imkanlarını da verseler, gerçekten yapmış oldukları "soykırımların" altından yüzyıllar boyunca kalkamazlar.

Ya da tıpkı, asılsız iddialarla eğitimden geçirilmiş, beyinleri yıkanmış Ermeni teröristlerinin Türk diplomatlarına ve ailelerine karşı yapmış olduğu şekilde, yukarıda belirttiğim bütün kıtalarda hala nesilleri devam eden yerel halkların şimdiki üyelerinin, kendilerini, sömürge yöntemleri ile delillere, tarihi kanıtlara ve itiraflara dayalı gerçek soykırıma uğratan, ABD, İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman, Rus, İspanyol vs diplomatlarına ve ailelerine karşı, Dünyanın farklı yerlerinde suikastlar, bombalı saldırılar yaparak katletmeleri de bir o kadar insanlık dışı vahşice saldırılar, cinayetler olurdu. Ama arada, diplomatları can veren bizim için acı, fakat onlar için ufak bir detay da olurdu. Bizim evlatlarımıza-diplomatlarımıza yapılan saldırılarda onlar sessiz kalarak bu vahşiliklere onay verirken, biz onların evlatlarına-diplomatlarına yapılan saldırılarda, her şeyimizle onların yanında olurduk. Ki bugüne kadar onlarca örneği tarihin sayfalarına yazılmıştır. Yüreği ve vicdanı yetenler bakabilir.

Bu dizi yazım boyunca bir çok yerden olumlu tepkilerin yanı sıra, bazı olumsuz tepkiler de aldım. Gelen tepkilerden biri, neden sadece Türk tarafının görüşünü öne çıkardığım yönündeydi. Bir kez de bu sayfadan yazılı cevap vermek isterim. Bütün yazılarımı başından itibaren takip edenler görecektir ki, bu soruyu haklı çıkartacak şekilde bir görüntü vermemek adına, yazılarımda kaynak olarak genelde, Türk olmayan kişi ve yabancı arşiv belgelerini kullandım. Bu belgeler üzerinden Ermeni iddialarını dile getirip, aslında Ermenilerin sırtını dayadığı ülkelerin arşivleri ve bir şekilde döneme tanıklık etmiş ilgili kişilerin, bu konudaki tarihe geçmiş söylemleri dikkate alınmıştır. Dolayısıyla, tek taraflı bir Türk görüşü yerine, yabancıların belge ve görüşleri üzerinden Türk tarafının bu konudaki tutumu ve şu andaki durumu bahse konu yazıya dökülmüştür. Ayrıca milyonlarca adet Türk arşiv kayıtları ise, gerçekleri bulmak isteyenler için ilgili kurumlarda, temiz akıl ve vicdan sahibi araştırmacıları beklemektedir.

Ayrıca, benim delil olarak sunduğum belgelere ve yazımda geçen konuyla ilgili tarihi kişilerin görüşlerine, bugüne kadar okuduğum onlarca Ermeni iddialarını dile getiren kitapların hiç bir yerinde rastlamadım. Bunu da ayrıca okuyucuların dikkatine sunmak isterim.

Şu an gerçek kimlikleri ile bizimle birlikte yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın yanı sıra, kimliklerini saklama ihtiyacı duyan kardeşlerimizin huzurlu yaşamını, bu topraklarda kurmuş oldukları insani ve ahlaki tüm bağları korumak, herhangi bir şekilde yanlış anlamalara neden olmamak için, yapmış oldukları "bireysel kimlik saklama tercihlerini" detayları ile belirtmedim. Bu konuda, 27 Nisan 2013 tarihinde, Ermeni Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan'ın yapmış olduğu açıklamalar arşivlerde bulunmaktadır.

Ancak, bu konuda gerekli hassasiyeti devletin tüm organları gösterirken, Avrupa'nın önde gelen şımarık çocuklarından Almanya ise, bu konuyu kaşımaktan geri durmamıştır. Bu tür araştırmalarda, nedense Almanya diğer Avrupa devletlerine nazaran "daha hümanist ve daha demokratik söylemini perde yaparak, ülkemizi karıştırıcı bir tavır sergilemekten" kendini alamıyor. Hele bir de araştırma yapılacak ülke Türkiye ise, daha bir kapsayıcı ve kucaklayıcı oluyor bu çalışmalar.

Almanya'nın Türkiye'ye yönelik araştırmalarından bir iki örnek vermek isterim. Örneğin, 1989 tarihinde bir çalışma yapıyorlar. Adı "Türkiye Cumhuriyeti'nde Etnik Guruplar". Yazarı ise, Peter Alford Andrews. Türkiye'nin etnik ve dini haritasını detaylı bir şekilde "Atlas" şeklinde çıkarmışlar. Kürt Aleviler, Kürt Sünniler, Zazalar, Türkmenler, Türk Aleviler, Türk Sünniler, vs...Türkiye'nin etnik kimlik çerçevesinde tüm "ayrımlarını" başarılı bir şekilde yapmışlar. Bu ülkeye gelip, detaylı araştırmalar, görüşmeler, gözlemler yapmışlar. Dikkatinizi çekerim, bu çalışmayı, ülkemizin etnik ve dini haritasını Almanlar, içimizde yapmışlar. Bunu yaparken kim, kimler izin vermiş, hangi makamların onayından geçmiş cevaplanması gereken ayrı sorulardır.Ülkenin yöneticilerinin, bilim çevrelerinin, yerel kamu yöneticilerinin bu konudaki tepkileri, açıklamaları ne oldu bilemiyorum. Ama ben başka bir şeyi merak ediyorum. Bu çalışmayı yabancı bir kişi yapınca adı "araştırma" olan bu "örtülü bilgi toplama"yı, ülkemizin akademik bir organı, tarihçisi, araştırmacısı veya herhangi bir kamu otoritesi yapsaydı, acaba nasıl karşılanırdı? Sadece ülkemizde değil, dış Dünyada özellikle ABD ve Avrupa'da, bu çalışmayı yapan ülkemizin ne ırkçılığı kalırdı, ne de faşist baskıcı tutumu.

Kaynak: Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu - Etnik Yapısından Ermeni Meselesine Türkiye/Tarih Gelecektir, Babıali Kültür Yayıncılık, 9.Baskı, İstanbul-2011, Sayfa:36   

Bir diğer örnek. Özellikle PKK terör örgütünün Doğu Karadeniz bölgesinde eylemlerini artırdığı dönemlerde, Almanya bir rapor hazırlar. Raporu hazırlayan kişi, 1988 tarihinde, Garbis Papazyan ödülünü alan Dr. Tessa Hofmann'dır. 2002 yılında Avrupa Ermeni Dernekleri Avrupa Birliği Ofisi için hazırlanan raporun adı "Armenians in Turkey Today / Günümüzde Türkiye'deki Ermeniler". ( The EU Office Of Armenian Associations Of Europe, October 2002 ). Bu raporda, Türkiye'nin hangi bölgelerinde, kaç tane gizli Ermeni olduğu belirtilir. Raporu hazırlayan Dr. Hofmann, bu bilgileri detaylı olarak açıklar. Şimdi insan düşünmeden edemiyor. Bu nasıl bir davranıştır, nasıl bir aymazlıktır? Bu araştırmayı bir Türk vatandaşının veya devletin bir organının yaptığını düşünün. Bu ülkede malum çevrelerin saldırmaları ile faşistliğinden, kafatasçılığından, şovenist ırkçılığından başlayarak bin bir türlü hakarete uğrayacağına kimsenin şüphesi olmasın. Ama bu araştırmayı bir Avrupalı yaptığı zaman, "sosyolojik ve demografik bir bilimsel araştırma" olarak lanse ediliyor. Tepki gösterilmesi talep edildiği zaman ise, "özgür düşünce düşmanı, bilim düşmanı" saldırılarına maruz kalınıyor bu ülkede.

Hatta, mezhepsel ayrılıkları körüklemek ve çatışma ortamı oluşturmak için evlerin kapılarına işaretler çizildiği zaman, hem dışarıdan bu tür raporları hazırlayanlar, hem de içerden bu raporları hazırlayan ülkelere ve kurumlara tepki göstermeyenler hep bir ağızdan, devlete ve millete asılsız itham ve hakaretlerle saldırıyorlar. Tavşana kaç, tazıya tut durumu. Enteresan bir durum! Oyunu kuran, yazan, oynatanla, oyunun figüranları aslında belli. Yeter ki siz, doğru okumayı, doğru görmeyi, doğru izlemeyi isteyin. 

ONUNCU BÖLÜMÜN SONU / DEVAM EDECEK

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

yükleniyor
  • A.Sinan Tahtacılar/Aydın.
    A.Sinan Tahtacılar/Aydın. 27.01.2020

    Sayın Faruk Ertem beyefendi sizi yürekten kutluyorum büyük emek veriyorsunuz.

yukarı çık