Ve insan, gazeteci refleksi ile acaba diye düşünüyor!

 

- 2002 yılında Avrupa Birliği adına Dr. Tessa Hofmann'ın araştırma ve çalışma yaptığı rapor, 1989 yılında Peter Alford Andrews'ün araştırma ve çalışma yaptığı raporun bir şekilde devamı mıdır?

- Bu çalışmaları yapan kişiler bir araya hiç geldiler mi? Birbirlerinden bilgi-belge alışverişi yaptılar mı? Ya da bu çalışmanın "ana mimarı olan Avrupa Birliği" içinde, Türkiye'nin bugününe ve geleceğine yönelik, daha farklı "sosyolojik ve demografik" özelliklerine ait çalışmalar bulunuyor mu, ya da planlanıyor mu?

 

Ve arkasından yine onlarca soru insanın aklına geliyor. Örneğin;

 

- Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizde, yurt dışı finans örgütlerinin sermaye desteği ile arazi alımları yapılıyor mu?

- Böyle bir durum varsa, hangi ülkeler ön plana çıkıyor?

- Arazi alımları şirketler tarafından mı, yoksa özel şahıslar tarafından mı yapılıyor?

- Bu tür arazi alımlarının ( toprak sahipliğinin değişimi ) miktarı bugün ne kadardır?

- Bu arazi alımlarını, kimliklerini gizli tutan Ermeniler mi yapmaktadır?

- Devletin bu konuyla ilgili bir takibi, programı var mıdır?

- Devlet, acaba hiç bu konuda araştırma yapmış mıdır?

- Araştırma yapıldı ise, kamuya açıklama yapılması düşünülmüş müdür?

- Araştırma yapılması için bir teklif verilmiş ise, akıbeti ne olmuştur?

- Eğer bu araştırma için "gereksiz" görüşü verildi ise, veren kurum ve kişiler kimlerdir?

- Bu tür alış-verişlerde parasal transferler banka yolu ile mi yapılıyor?

- Banka kayıtları yok ise, elden mi yapılıyor?

- Yurt dışından ülkemize bu alış-verişler için getirilen paralar hangi yolla getiriliyor?

- Sivil kara-hava-deniz yollarında kontroller olduğu düşüncesiyle, acaba, ülkemizin farklı yerlerinde konuşlu NATO askeri üslerine gelen yabancı bayraklı askeri uçaklarla mı girişler yapılıyor?

- Bu konuyla ilgili transferlere aracılık eden, yabancı askeri personel var mıdır?

- Gazeteci Uğur Mumcu ve Necip Hablemitoğlu ile Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in bu konularda da araştırmaları, çalışmaları var mıydı?

- Varsa, bu konuyla ilgili olarak Devletle bilgi paylaşımı yaptılar mı?

- Yaptılarsa, hangi makam ve kişilerle bu bilgileri paylaştılar?

- Bu üç yürekli insanın katledilmelerinde, bu tür sorulara cevap bulmak amaçlı çalışmaları da acaba etken olmuş mudur?

 

Düşünce özgürlüğü ve demokratik soru sorma hakkımı kullanarak, buradan sormuş olayım.

Sanırım bu da, daha farklı bir çalışma ve yazı konusu!

 

Buradan, konuyla ilgili olanlara şu öneriyi getiriyorum. Madem ki bu araştırma "sosyolojik ve demografik bir bilimsel araştırma"dır, bazı sorulara da cevap bulmamız gerekmez mi?

Neticede, yapılan bu sosyolojik, demografik  ve bilimsel araştırma bu ülkede, Türkiye'de yapıldı. Araştırmanın öznesi olan ülke Türkiye olduğuna göre, bir değerlendirme de bizim yapmamız gerekmez mi? Çünkü bu ülke, Türkiye'miz, kurulduğu günden beri bir türlü iç kavgalardan. çatışmalardan kurtulamadı. Dini ve siyasi görüş ayrılıklarından kaynaklı çatışmalardan, etnik ayrımcılığa dayalı terör olaylarından çok büyük zararlar gördü. Maddi ve manevi kayıpları bir tarafa, on binlerce insanını kaybetti.  Dolayısıyla, dil,din, ırk ayrımı yapmadan ülkemize, devletimize, bayrağımıza ve bölünmez bütünlüğümüze yürekten bağlı olan tüm vatandaşlarımızı ayrı tutarak, şu sorulara da cevap bulunması gerekir;

 

- Bu ülkede Ermeni kimliklerini gizleyerek, sahte Türk isimleri, kimlikleri ile, 1970'lerden başlayarak kimler hangi terör örgütlerini kurmuşlardır?

- Bu kişiler Türkiye'de sağ-sol çatışmalarının yoğun olarak yaşandığı dönemlerde ve hatta bu sistemi-oyunu devam ettirenler, geçmişte ve günümüzde hangi bölgelerde eylemlerde bulunmuşlardır?

- Bu kişilerin, doğum yeri olarak bulunduğu yerler ağırlıklı olarak hangi illerimizde, bölgelerimizde yoğunlaşmaktadır?

- Bu bölgeler, iller Dr. Hofmann'ın raporunda belirtilen yerlerle aynı yerler midir?

- Geçmişte ve günümüzde, bu kimliklerini bilinçli olarak saklayanlar arasında, siyasi parti çalışmaları yapanlar var mıdır?

- Genelde hangi siyasi parti veya partiler altında faaliyet göstermektedirler?

- Geçmişte ve günümüzde, PKK-YPG terör örgütünde yönetici olan Ermeni asıllı kişiler var mıdır?Tespit edilenler yakalanmışlar mıdır?

- YPG-PKK terör örgütü içinde Ermeni kimliklerini saklayarak, Anadolu'daki vatandaşlarımıza terör saldırılarında bulunmuş kişiler var mıdır?

- 2009 yılında Türkiye ile Ermenistan arasında sınırların açılması için oluşturulan "baskı" ortamında, Azerbaycan aleyhine adeta tetikçilik yapan medya organı, yazarları ve sahibi kimlerdir?

- Neden bu yönde yayınlar yapma gereği duyulmuştur?

 

Gerçek kimlikleri ile uzatılan her ele, el uzatılır. Sözü dinlenir. İçindeki bir korku ile de olsa kimliğini gizli tutup, bu topraklarda yaşamak isteyen "Anadolu'nun canları" var. Kimliklerini saklamadan, bu topraklara değer katan, sanatçılarımız, sporcularımız, politikacılarımız, üreten iş insanı ve emekçi kardeşlerimiz var. Onların her biri, neşelerimizde, kederlerimizde, bayrağımızın altında bir ve bütün olarak bizimle oldular. Tüm içtenlikleri, tüm benlikleri ile. Kendilerini saklı kalmaya iten korkularının altında, bir tarafta tehcir öncesi yaşanan olaylar ve sonrasında yaşanan acıların etkisi, diğer taraftan da bizim içimizde olan bazı insanlıktan nasibini almamış vandalların 6-7 Eylül 1955 olaylarında ( ki ayrı bir yazı konusudur ) yaptığı vahşiliklerin etkisi vardır.  İşte bu, bir tek benim değil, benim gibi düşünen milyonlarca kişinin de içini yakan derin bir acıdır.

 

Ama, gerçek kimliklerini saklayarak, "bizdenmiş" gibi bir zavallı düşünce temelinde iki yüzlü davranarak, sahte kimlikler ile el uzatıp, bu milletin evlatlarına ve değerlerine saldıranlar, siyasi olarak ülkemizin altını oymaya çalışanlar, milletimizin birlik ve beraberliğini yıkmaya çalışanlar, masum halka kurşun sıkanlar, ikilik çıkarmak uğruna algı yapanlar, tarih içinde yüzlerce örneği olan "ikiyüzlülüklerin ve ihanetlerin" bir başka fakat aynı türün-tohumun beslemesi-halkası olarak yerlerini alacaklardır.

 

Bazı gerçekleri bu topluma Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin açıkça anlatması gerekir. Zira, bu açıklamaları doğru bir şekilde kendi devletimiz yapmaz ise, Avrupa'nın sömürgeci çocukları, kendileri açısından nasıl yapması gerekiyorsa, o şekilde yapmakta ve yapmaya da devam ediyor. Ve daha sonra ülkemizin bölünmesini amaçlayan bu algıya yönelik açıklamalar, bu millete ikilik, çatışma, kavga, anarşi olarak dönüyor. Dönerken, yanına bizim olan gençliğimizi, düşünen(!) beyinlerimizi de bu sefer, millete ve devlete karşı yanlarına alarak dönüyor. Kaldı ki, son dönemde yine Almanya kaynaklı başka çalışmalarda, Türkiye'nin özellikle İslami açıdan dini ve mezhepsel farklılıkları-ayrışmaları kaleme alınıp, raporlar hazırlanmaktadır.

 

Özellikle Almanya'nın, 1980 öncesi ve sonrası kendi topraklarında, kendisinin yönlendirdiği bazı dini yapılanmalara ve ülkemizi yıkmayı hedefleyen bazı radikal guruplara karşı sağlamış olduğu, koruma-kollama ve desteği göz önüne alırsak, bu hazırlanan raporların pek de ülkemizin hayrına olmayacağı gün gibi aşikardır. Bunu da bir detay olarak belirtmekte fayda görüyorum. Devletimizin ilgili kurumlarının çok geç olmadan, bu milletin birliğini ve beraberliğini sağlayacak, çatışma ortamından koruyacak, gençlerin bilinçli ve evrensel değerler üzerinden, milli ve manevi değerlerimizle çatışmayacak şekilde donanımlı yetişmesi için, söylem ve uygulamaları geliştirip, uygulanması için akılcı politikalar oluşturması gerekmektedir. Milletin bu hassas konusunda, devletin ilgili tüm organlarının bu konuda gerekli çalışmaları yapması elzemdir.

 

Devleti yönetmek için; tarihi, doğru zamanda, doğru paragrafta ve doğru satırlarda, satırları atlamadan, satırların atlanmasına izin verilmeden ve hecelemeden okumak gerekir. Sorumluluk, bunu gerektirir.

 

Hrant Dink. Bu toprakların, Anadolu'nun evlatlarından biridir. Benim Ermeni dostlarıma, arkadaşlarıma dediğim gibi, aynı toprağın, farklı başaklarından. Aynı Güneşin altında yetişip, aynı toprağa karışanlardan. Düşüncelerini, görüşlerini, söylemlerini beğenirsiniz, beğenmezsiniz. Ama temiz akıl ve vicdan ile baktığınız zaman, bir kişinin kendi milleti için yaptığı dik duruşun yanı sıra, bu topraklarda birlikte barış ve huzur içinde yaşamak adına yaptığı mücadeleyi de görürsünüz. Hrant Dink, bu tarihi okumayı kendi doğruları ile, sorunun kökenini bilerek yapan, ender Ermeni yurttaşlarımızdandı. Bu tarihi okumayı, nedensellik ve çözüm bağlamında, doğru yaptığı için de, başak tohumlarını bu topraklara ekmesine izin vermediler. Güneşini erken batırdılar. Halbuki, bu sorunun çözümü için o düşüncelerini ekebilseydi bu topraklara, bu kavga, bu kin ve nefret sarmalı kendiliğinden çürüyüp, gübre olacaktı. Ekinler daha bir gür, daha bir bereketli olacaktı belki de bu topraklarda. Ama izin vermediler.

 

Peki ne demişti Hrant Dink? Neyi doğru okudu da, uzaklarda dinleyenlerin ruhunu kararttı? Neyi savundu da, bu topraklar üzerinde rezil emelleri olanların yüzlerini buruşturdu? Başta Ermenistan devleti olmak üzere, diaspora Ermenilerinin bu soruyu cevaplaması gerekir.

 

İşte söyledikleri, arşivlerde duruyor! Bu kavgayı devam ettirmek isteyenlere sözüm yok. Ama bu kavgada taraf olmak isteyenlerin, önce Hrant Dink'in söylediklerine de bir kulak vermeleri gerekir.

 

"Hasta iki toplumuz biz. Türkler ve Ermeniler. Ermeniler büyük bir travma yaşıyor, Türklere yönelik. Türkler de Ermenilere yönelik büyük bir paranoya yaşıyor. İkimiz de klinik vakayız. Kim tedavi edecek bizi? Fransız senatosunun kararı mı? Amerikan senatosunun kararı mı? Kim verecek reçeteyi? Kim bizim doktorumuz? Ermeniler, Türklerin doktoru, Türkler de, Ermenilerin doktoru. Bunun dışında ilaç, hekim yok. Diyalog tek reçete. Bunun dışında bir çözüm yok, yok, yok. Diasporaya sesleniyorum, 1915'te takılıp kalmayın, kendinizi 1915'e bağlamayın, kendinizi Dünyadaki insanların, soykırımı kabul edip etmemesine zincirlemeyin. Bu tarihsel bir acı mıdır? Biz yaşadık. Biz Anadolu insanıyız. Acıyı, onurla sırtlayıp taşırız. Yaygara yapmadan, patırtıya vermeden, acıyı sırtlar taşırsınız. Dünyaya diyorum ki, 'senin Ermeni soykırımını tanımış olman ya da tanımamış olman, benim için beş para etmez. Ermeniler Türkleri öldürmedi mi? Öldürdüler. 1918'li yıllarda, Ruslar yukarıdan tekrar gelirlerken, intikam dediğimiz kavram neyse, lanet ediyorum o kavrama, zaten oldu bunlar'. Türklere diyorum ki, Ermeniler niye bu kadar çok ısrar ediyor diye, bu sorunun üzerinde durun. Biraz bunun üzerine empati yapın. O zaman belki bunların, o duruşu üzerinde biraz onur göreceksiniz.  Ermenilere de diyorum ki, Türklerin ' Hayır bu bir soykırım değildir' sözünün üzerinde de bir onur görmeye çalışın. Nedir o onurlu duruş? Bir Türk olarak ben, soykırıma karşıyım. ırkçılığa karşıyım, benim atalarım böyle bir şey yapamaz, çünkü ben yapmam."

 

Hrant Dink'in,  25 Nisan 2006'da, Malatya İşadamları Derneği'nde yaptığı şu konuşması da, hem içerde hem de dışarıda sürekli perdelenmiş, görmezden gelinmiştir.

 

"Geçmişte İngilizlerin, Fransızların, Rusların, Almanların şu topraklar üzerinde oynamış oldukları rol neyse, bugün aynen tekrarlanıyor. Geçmişte Ermeni halkı onlara güvendi ama yanıldı. Çünkü onlar geldiler, kendi hesaplarını yaptılar. Çekip gittiler ve burada kardeşi kardeşle kan içerisinde bıraktılar. Bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey... Amerika geldi, Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti oluşturmak üzere... Kürt kardeşlerimiz için orası bir çekim alanı mı oldu? Bu çok tehlikeli bir gidiş. Amerika bu! Gelir, o kendi hesabını yapar, işine bakar, işi bittiğinde de çeker gider. Ondan sonra da burada tekrar insanları, kendi didişmesi içinde bırakır."

 

1 Kasım 2004 tarihli bir başka yazısında ise şöyle demektedir Hrant Dink;

 

"Benim geçmiş tarihimin ya da bugünkü sorunlarımın, Avrupalar'da, Amerikalar'da, sermaye yapılması zoruma gidiyor. Bu öpmelerin ardında bir taciz, bir tecavüz seziyorum. Geleceğimi, geçmişimin içinde boğmaya çabalayan emperyalizmin, alçak hakemliğini kabul etmiyorum artık.

 

O hakemler geçmiş çağlarda, arenalarda köle gladyatörleri birbiriyle vuruşturan,  onların vuruşmasını büyük bir iştahla seyreden, sonunda da kazanana, yaralının işini bitirmesi için başparmakları ile işaret veren diktatörlerin ta kendileridir. Bunun için de bu çağda, ne bir parlamentonun hakemliğe soyunmasını kabul ediyorum, ne de bir devletin.

 

Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımda ise hiç bir devlet erkinin vicdanı, hiç bir halkın vicdanı ile boy ölçüşemez. Benim tek isteğim, canım Türkiyeli

arkadaşlarımla, ortak geçmişimi alabildiğine etraflıca ve de o tarihten hiç de husumet çıkarmamacasına özgürce konuşabilmek."

 

Hrant Dink'in ölümü kime yaramıştır? Asıl cevaplanması gereken soru budur. Çünkü tetiği çekenden ziyade, çektireni yönlendiren o güç, kişisel tercihler bir yana, sömürgen ülkelerin menfaatlerine, planlarına karar veren güç merkezleridir. Tıpkı, askeri darbelerde, ihtilallerde, milleti bir birine kırdıran çatışmalarda, kullanılan yapıları yönlendirenler gibi.

 

Doğruları söyleyen herkes, ilk adım olarak önce tehdit edilir. Üstü örtülü bir şekilde, bilgisi ile, belgesi ile güç yetiremediğine, çıkarlarına veya devam etmesi gereken statükoya çelme takanlara, uyarı mahiyetinde öğüt adı altında kulağına üfleme yaparlar, Karakterlerinde cinayet, korkutma, tehdit, yıldırma olan insanımsı türler, barışı ve kardeşliği engelleyen kanserli hücre bütününden başka bir şey değildirler. Ve bu topraklarda hep olmuşlardır. Onlar üflemeyi boş vermese de, doğruları söyleyenler, bu üflemelere boş vererek yürümeye devam edecekler.

 

Ancak unutulmaması gereken nokta, tüm bu yaşananlara; I. Dünya Savaşı'nın tüm Dünyayı etkilediği o zor şartlar altında, savunmasız yerel Türk, Kürt Müslüman halka karşı yapılan katliamlar, Hıristiyan dini azınlığı bahane edip Osmanlı Devleti'ne karşı çıkarılan iç isyanlar, Ermeni milliyetçiliği duyguları ile içinde yaşadığı kendi devletinin ordusuna karşı savaş sırasında cephe arkasından yapılan saldırılar ve tarihi belgelerde de kayıtlı olduğu üzere, özellikle Fransa, Rusya, İngiltere ve ABD tarafından verilen bir takım boş ve hayal ürünü "Doğu Anadolu'da Büyük Ermenistan Devleti" kurulacağına dair vaatlerle yapılan "ihanetin" ve akabinde gelişen "bilinçli ve programlı devlet desteği olmayan", bireysel intikam ve çapulcu eşkıya hareketleri ile oluşan olayların neden olduğudur.

 

Ve bu noktada Ermenilerin, Ermeni toplumunun o dönemki cemaat ileri gelenlerinin ve dini önderlerinin, Osmanlı Devleti makamlarının yapmış olduğu tüm uyarılara, saldırıların durdurulmasına yönelik taleplerine karşı olumsuz davranışlarına devam etmeleri ile yaşanan tüm olumsuzluklarda başrolde olduğu gerçeği ile yüzleşmeleri ve bu acı olayların yaşanmasında kendilerinin de payı olduklarını kabul etmeleri ve bu gerçekle yüzleşmeleri gereklidir.

 

Bugün parlamentolarında soykırım kararı alan sömürgeci ülkelerin ve halklarının da, şu an kendi refah seviyelerinin kökenini hazırlayan, kıta Avrupası'nın 550 yıl önce Dünyanın diğer kıtalarından/ülkelerinden/topraklarından yapmış olduğu "servet hırsızlığının, emek hırsızlığının, hayat-yaşam hırsızlığının" neticesinde ortaya çıktığını kabul etmeleri gerekir. Ve günümüze kadar ulaşmış olan sosyal, kültürel, politik ve ekonomik sorunların gerçek kaynaklığını kendilerinin başlatmış olduğu ile ve günümüzde de bu kaynaklığa çeşitli yollarla devam ettikleri gerçekliği ile de yüzleşmeleri gerekir.

 

Tıpkı Batı'nın Doğu'ya karşı başlatmış olduğu tarihi Haçlı Seferleri'nden dolayı,Hıristiyan Dünyasının ruhani liderliği olan Papalık makamının hatalarını kabul edip, Müslüman Dünyasından özür diledikleri gibi, Avrupa temelli Batı emperyalizminin temsilcisi ülkelerin de, tüm Dünya ülkelerinden ve halklarından özür dilemesi gerekir.

 

Tabii ki bu özür, kuru bir özür dileme ile olmamalı. Yıkıma uğrattıkları ülkelerin ve halkların, maddi kayıplarını telafi edecek tazminatı da ödemeleri gerekir. Medeni Dünya, eğer Ermeni Soykırımı iddialarında gerçekten tam ve noksansız bir şekilde samimi ise, insan hakları savunuculuğunda samimi ise, önce kendi sorumluluklarını, tüm Dünyanın kabul edeceği şekilde yerine getirmesi gerekir.

 

Ve tabii ki, bu borç ödenirken, Balkanlar'dan, Kafkaslar'dan, Rusya'dan sürgün edilen milyonlarca Müslüman Türk halkının haklarının da, tam ve eksiksiz olarak iade edildiğini görmemiz gerekir. Önce bu borçlarını ödesinler, sonra, Ermeni Soykırımı iddialarını, gerçekten bir soykırım yapılıp yapılmadığını, ülke olarak gündeme alalım. Tabii ki bu ele alma, tarihsel ve bilimsel araştırmaların ortaya konulacağı, uluslararası bir araştırma-inceleme ekibi ile olmalıdır. Bu araştırma yapılırken, ABD'de bulunan Ermenilere ait Boston Arşivleri de dahil olmak üzere, ilgili tüm ülkelerdeki arşivler mutlaka açılmalıdır. Çünkü, Batı emperyalizminin, yüzyıllardır kendi yaptığı her türlü soykırım ve katliamların belgeleri ve bilgileri, bilimsel olarak da ispatlanabilir şekilde raflarda durmaktadır. Aynı yol, aynı yöntem. Yüreği yeten, ahlakı yeten, insan olma onur ve haysiyetini taşıyanlara, ülkem adına önerim budur.

 

Bu talihsiz ve acı olaylarda hayatlarını kaybedenler, Türk, Kürt ve Ermeni toplumlarının ortak hafızaları ve acılarıdır. I.Dünya Savaşı'nda sadece Ermeniler değil, Türkler, Kürtler ve diğer milletler de hastalıklarla, baskınlarla, vahşi ve insanlık dışı uygulamalarla acılar, ölümler yaşamışlardır. Bu acıların yasını "ortak bir kalp ve duygu" ile yaşamak için çalışma yapılması, gelecek nesillerin düşüncelerine ve yüreklerine kin ve nefret tohumları ekilmesinden vazgeçilmesi, ortak kaderin birbirine bağladığı bu acıları, hiç bir milletin başka bir millete karşı üstünlüğü yoktur bilinci ile kan davası gütmeden kabul edilmesi çok daha değerlidir. Akıl, vicdan ve tarihi gerçeklikler bize bunu gösteriyor, bizi buna mecbur kılıyor.

 

Hiç bir kişi/millet ilk taşı atacak kadar günahsız ve masum değildir. Ama, asılsız iddialarla, bir millete soykırım yalanı-yaftası vurulması da, milletimin üzerine çamur atılması da kabul edilebilecek bir şey değildir. Edenlerde de, tarihi gerçeklikleri çarpıttıkları için, şeref, ahlak ve namus bilincinin yetersizliğine delildir.

 

Karşılıklı yaşanan bu acıları, sadece tek bir ırk ve millet özelinde "soykırım" olarak nitelemek; akıl,tarih/bilim, vicdan ve mantığın beslediği objektif bakış açısı yerine, bilinçli üretilmiş yalan, yanlış ve kin, nefret, intikam duyguları ile beslenen algılarla oluşturulmuş, iftiralar ve ithamlarla desteklenmiş  temelsiz bir ön kabuldür. Gerçeklikten uzak, hukuki temellerden yoksun, tek taraflı alınmış kararlardır.

 

Yaşadığımız bölgelerde ve topraklarda yazmış olduğumuz tarihimiz, bizi hiç bir zaman bırakmamıştır. Batı ve Doğu arasında olan ülkemizin sanki yüzyıllardır bu iki kutupla bir bakiye hesap sorunu varmış gibi görünüyor. Ne Batı, ne de Doğu, ülkemizi bir türlü hazmedememişledir. Doğu, bizi dinimizle yargılayıp, kendi sefil uygulamalarına bakmadan, nasıl bir Müslümanlık yaşadığımızı sorguluyor. Batı ise, kurmuş olduğumuz son Türk Devletimizi parçalamak adına, yapılmış olan bütün uluslararası anlaşmaları ve tarihi gerçeklikleri kabul etmiş gibi görünüp, arkamızdan her türlü siyasi komploları kurmaya devam ederek, bu toprakların sahibi olup olmadığımızı sorguluyor.  Bizler ise, bu sorgulamalarda, alacak-verecek davasında, bozuk para gibi harcanmamak için çabalıyoruz. İşte bu noktada, Devletin ve devleti yönetenlerin, basireti, liyakati, güvenilirliği, gücü ve aklı; bu milletin ve Devletin bozuk bir para gibi harcanmaması için "ayet" kadar kutsal, "akıl" kadar değerli ve önemlidir.

 

Ermeni iddialarını, biraz daha farklı bir çerçevede de ele almak gerekir. Bu çerçeve, bir paranoyanın veya bir hayali düşman yaratmanın sonucu oluşmamıştır. Avrupa Birliği ve ABD'nin, ülkemize yönelik yapmış olduğu siyasi ve politik "dost ve müttefik" davranışlarını dikkatle izleyip, doğru okumayı yapan-yapabilen herkes bunu görecektir. Aşağıda sırasıyla belirteceğim kısa açıklamalarım, detaylı olarak araştırılıp okunduğu zaman, ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır.

 

1- Kuruluşu aslında 1970'lere dayanan fakat aktif olarak 1984 yılında başlatılan PKK terör örgütü eylemleri, Irak Savaşı ve sonrasında yaşanan gelişmelerle, Kuzey Irak'da Kürt Federe Devleti kurulmuştur. ABD ve Avrupa Birliği'nin, bir çok askeri ve sivil toplantılarında, ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizi de içine alan "Büyük Kürdistan" haritaları asılmış ve raporlarında bu konuya zemin hazırlayan ifadeler kullanılmıştır. Suriye'nin kuzeyinde son yıllarda yaşanan olayları da bu çerçevede görmemiz gerekir.

 

2- Kıbrıs'ta, Türk ve Rum taraflarının eşit haklarla belirlenmiş, tek Kıbrıs Devleti düşüncesi bizzat Avrupa Birliği'nin siyasi ayak oyunları ile yok edilmiştir. Annan Planı'nın oylanması sürecinde, Türk tarafına verilen sözler tutulmamış, Rum tarafı tek başına Avrupa Birliği üyesi yapılmış ve Kıbrıs Adası'nın tek meşru hükümeti olarak tanınmıştır. Dolayısıyla, ileride olması muhtemel bir çatışmada Avrupa Birliği, Kıbrıs'ın kendi sınırları içinde bir devlet olduğu iddiası ile karşımıza çıkacaktır.

 

3- Ermenistan, Avrupa Birliği ile ilişkilerinde, tıpkı Kıbrıs gibi özellikli bir konumda ele alınmaktadır. AB, Ermenistan ve Gürcistan'a vize dahil her türlü kolaylığı ve işbirliğini sağlamaktadır. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'ni, "Batı Ermenistan" olarak anayasasına yazdırmış ve bu toprakları talep eden bir ülke olan Ermenistan, çok da uzun olmayan bir zaman içinde Avrupa Birliği üyesi olduğu zaman, doğal olarak kendi hedefini de bu birliğe taşımış ve kabul ettirmiş olacaktır. Dolayısıyla, bugüne kadar bir çok Avrupa Birliği üyesi ülkenin "Ermeni Soykırım" iddialarını parlamentolarında kabul etmiş olması boşuna değildir. Bugüne kadar, hem tarihçilerimizin, hem akademisyenlerimizin, hem de politikacılarımızın Avrupa Birliği'nin bu tavrının gerekçesini, Türkiye'yi AB üyesi olma iradesinden uzaklaştırma amaçlı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüş bir bakıma doğru fakat, çerçevenin tamamını doldurmamaktadır.  Basit ve dar açılı bakışı yansıtmaktadır. İleride, Doğu Anadolu Bölgemizin aslında Ermenistan toprağı olduğunu, dolayısıyla Avrupa Birliği'nin bir parçası olduğunu ileri süreceklerdir. Tarihi ve olayları yanlış okuyanlar mutlaka kaybeder unutmayalım.

 

4- Doğu Akdeniz ve Ege Adaları konusunu da bu çerçevede ele almamız kaçınılmazdır.

 

Kısacası, Sevr "ONLAR" için henüz bitmemiş, hesabı kapanmamış bir "ACI"dır.

 

Bizim de, Lozan Anlaşması ile sağladığımız "BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ"mizde;

Kuruluşumuzdan itibaren yaşadığımız tüm ayaklanmaları, tüm askeri darbeleri, tüm terör olaylarını, tüm iç kavgaları, tüm faili meçhulleri ve en son yaşadığımız milli birlik ve beraberliğimizi tehlikeye sokan gelişmeleri bu çerçevede değerlendirmek ve okumak zorundayız.

Çok sevdiğim bir söz vardır!

 

"Sular yükselince, balıklar karıncaları yer. Sular çekilince de karıncalar balıkları yer. Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmesin. Çünkü kimin kimi yiyeceğine, suyun akışı karar verir."

 

Suyun akışı kadar, bir başka önemli etken daha vardır. Onu da Dede Korkut şöyle ifade etmiş;

 

"El olma, elin olma, elden olma.

El olan, elin olan

Elini de, kolunu da, vatanını, bayrağını,

Dinini, namusunu ve dahi devletini kaybeder."

 

Son sözüm geleceğimiz olan "Gençlerimize";

 

Bu topraklarda kurulmuş son devlet olan Türkiye Cumhuriyeti, bu topraklarda milleti ile birlikte yaşamış olduğu tarihinin ve bulunduğu coğrafyanın sakinliğini, ancak birlik ve beraberlik içinde bir bütün olarak, tarihi gerçekleri doğru okuyup, yorumlayabildiği sürece, evrensel demokratik değerleri "millet potası" içinde sağlayacağı toplumsal barışın hoşgörü temelinde, siyasi, askeri ve ekonomik bakımdan tam bağımsız ve güçlü olduğu müddetçe yaşayabilecektir.

 

Unutmayın!

 

Bilmeyen savunamaz, savunamayan koruyamaz, koruyamayan sahip olamaz.

Ve bir başkası sizin adınıza bilmek zorunda değildir. Kaldı ki, eğer bir çıkarı yoksa, ne savunur, ne de korur.

Ayakları yere basan, milli ve manevi değerlerine sahip güçlü bir nesil için, içinde bulunulan çağın-dönemin bütün imkanlarına sahip, bilimsel ve akılcı yöntemlerle edinilmiş, güçlü ve milli bir eğitim şarttır.

Bu eğitimin ilk paragrafı da "tarihimizle" başlar. Tarihi ve o tarihin aslında birer yansıması olan gelişmeleri doğru okuyabilenler, bu topraklarda yaşamaya ve bütün değerleriyle var olmaya devam edeceklerdir.

 

ONBİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU / BİTTİ
 
 

Ömer Faruk Ertem

03/02/2020

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

yükleniyor
  • Ömer dak
    Ömer dak 03.02.2020

    Bu güzel paylaşımın ve bilgiler için tesekkürler aydınlatıcı ve tarihimizi gözden gecirme ????????

Son Dakika Haberleri
yukarı çık