şehıt

Coğrafya bir milletin kaderidir.

Bu kaderi; modern zamanın öğretileri ve bu zamanların zinde güçleri/devletleri tarafından savunulduğu üzere,  uluslararası hukuk kurallarını referans alan/dikte eden Birleşmiş Milletler’e göre de savaş dahi olsa, değiştirmenin imkanı yoktur. Bu tüm Dünyanın, II.Dünya Savaşı sonrası kabul ettiği, “sınırların değiştirilemezliği” hükmünü ortaya koymaktadır. Bu uluslararası barışın korunması ve zayıf ülkelerin güçlü devletlere karşı güvenliğinin teminatı için din,dil, ırk, kültür farkı olmaksızın, geçmiş uygarlıkların yazılı tabletlerinde değil, günümüz Dünyasının hem kanunlarında hem de vicdanlarında kabul edilen “gerçekliktir.”

Eğer denizden yüksekliğiniz birkaç metre ise ve küçük bir ada devleti iseniz, yaşayan halkınız için tedirgin olabilirsiniz. Çünkü zamanın herhangi bir döneminde yer altında oluşabilecek tektonik olay neticesi büyük bir depremle, bir volkanın patlaması ile veya buzulların erimesi sonucu oluşacak deniz suyunun yükselmesi ile vatanınız olan o küçük ada, kara parçası yok olabilir. Vatansız kalabilirsiniz. Halkınız, eğer başka devletler tarafından kabul edilmez ise, onlar da yok olabilir. Bu da bir kaderdir. Ve doğanın kaderi, sizin de kaderinizi şekillendirir. Böyle bir durumda, Dünyanın geri kalanı, o küçük ada devleti ve halkı için, taziye mesajları yayınlar, üzüntülerini belirtir. Ve fazlası olmaz. O ada devleti artık yoktur. O ada devleti ile ilintisi/bağı olanlar bu gerçekle bir ömür boyu yaşamak zorundadır artık. Ve hayatlarının geri kalan kısmı ne kadar ise, kaderleri ile o kadar baş başadırlar artık.

Peki, günümüz Dünyasında, ülkelerin ve halkların kaderi, sizce doğal olaylar sonucu mu değişiyor, yoksa, Birleşmiş Milletler’in varlık nedenini de sorgulatır hale gelen “bin bir türlü oyun, ikiyüzlü yaklaşım, güçlüden yana olma, din-dil-ırk farklılığı nedeniyle içgüdüsel taraf olma vs” nedenleri ile mi değişiyor? BM’nin kurulduğu günden itibaren almış olduğu kararlara ve bu kararların uygulatılması noktasındaki tutumuna bakarak kolaylıkla cevabı bulabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi olan ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa, kendi siyasi ve ekonomik çıkarları için, tüm Dünyanın başına büyük sorunlar açan olaylara adeta yol vermekte, devamı için hareket etmektedirler. Ve 196 üye ülkeye vicdani rahatlık vermesi için, sadece yazılı kınamalarla sorunları geçiştirmektedirler. 

BM, Afrika’nın çeşitli bölgelerinde ( özellikle Ruanda’da ) Fransa’nın neden olduğu ve yüz binlerce sivilin katledildiği olaylarda etkili tavır sergileyememiş, müdahalede bulunamamış, olayların soruşturulmasından itibaren suçlular için karar çıkaramamıştır. Avrupa Birliği de adeta bu suçu kapatmıştır.

BM, Ermenistan tarafından Azerbaycan’ın topraklarının %25’inin işgaline, on binlerce sivilin katledilmesine ve yurtlarından sürülmesine gerekli tepkiyi koymamış, bugüne kadar işgalin bitmesi için gerekli  ambargo ve yaptırımları uygulamamıştır. Avrupa Birliği de bu işgale göz yummuştur.

BM, İsrail’in Filistin halkına karşı yaptığı uygulamalara ve topraklarının işgaline yeterli ses çıkarmamış, işgali sona erdirecek fiili müdahaleleri yapmamış, tüm bu haksız ve hukuksuz davranışlara kayıtsız kalmıştır. Hiçbir yaptırım ve ambargo kararı çıkarılmamıştır. Avrupa Birliği hiçbir şekilde ambargo veya yaptırımı dile getirmemiştir.

BM, Sırplar tarafından Bosnalı Müslümanlar’a uygulanan katliamlara anında ve gerekli müdahaleleri yapmamış, adeta sessiz kalmıştır. Avrupa Birliği ve NATO da bu suça adeta göz yummuştur.

Ve daha onlarca insanlık vicdanını yaralayan, kanatan olaylar ve yapılması gerekip de yapılmayanlar.

Ülkeler, fiili saldırılara karşı, kendi halklarının/topraklarının siyasi ve ekonomik güvenliklerini sağlamak için, çeşitli askeri paktlar kurabilir. Aynı siyasi ve ekonomik ilkelere sahip, aynı hedeflere yürüyen bu ülkeler, kurdukları bu örgüt içinde “müttefik ülkeler” olarak anılır. Günümüz Dünyasında en önemli askeri paktlar olarak NATO ve fiili olarak 1989-1991 yılları arasında sosyalist Dünyada gelişen zincirleme olaylar sonucu ortadan kalkana kadar Varşova Paktı, uzun yıllar karşı karşıya gelmiş paktlardır. 1991 yılında sosyalist sistemin yönetimsel kurgusu üzerinde yaşanan kırılma ile NATO, Dünya üzerinde en önemli askeri pakt olarak tek kalmıştır. Dolayısıyla, askeri tehdit olan “kırmızı renkli karşı güç” de artık yoktur.

NATO için “yeni düşman konsepti olarak, yeşil renk”, diğer bir ifade ile “İslam” kavramı üzerinden, bu din bağlamında, dini ve kültürel tüm unsurlar ( devletleri, halkları dahil olmak üzere ) artık hedef haline getirilmiştir.

Ve doğal olarak, elbetteki bunu tüm Dünya’ya sesli olarak ilan etmediler. Fakat bazı mesajları vermek için, söylenen sözlerden, verilen demeçlerden ziyade fiili olarak yapılan uygulamalar, temiz akıl ve vicdan sahibi insanlara/insanlığa daha net bilgi verir.

Varşova Paktı’nın dağılması sonrası, son 28 yılda kronolojik olarak NATO’nun en büyük askeri gücü olan ABD’nin yaptığı fiili uygulamalara bakıldığı zaman, bugün “İslami Terör” olarak ifade edilen bazı oluşumların kuruluşundan, gelişimine, ABD’nin örtülü desteği ve himayesi görülmektedir.

En önemli halka olarak Taliban’ın kuruluş süreci, El-Kaide, 11 Eylül saldırısı ve akabinde gelişen olayları dikkatle takip etmek gerekir. Tüm Dünya’ya ABD Başkanı Bush’un canlı yayında dile getirdiği “Bu yeni bir Haçlı seferidir. Ya bizimlesinizdir, ya onlardan” söylemi aslında o saldırı sonrası hedefin çok daha net olarak Dünyaya ilan edilmesiydi. 11 Eylül sonrası ortaya çıkan durum, Afganistan’ın ve Irak’ın işgaline zemin oluşturmuş Bu işgaller sonrası İslam coğrafyası üzerinde El-Kaide’nin adeta alt oluşumları denebilecek farklı terör örgütleri de hayat bulmuşlardır. Tabii ki on binlerce eleman ve tam teçhizatlı silahlı guruplar olarak.

Kısacası, birkaç yıllık değil, birkaç on yıllık süre için gerekli olan “tohumlar” ekilmiş, ve artık hasat edilebileceği “mevsimsel siyasi ve ekonomik çıkarların/havaların zaman aralıklarına bağlı olarak”, bu coğrafyanın devletleri ve halkları için olaylar adeta “kader” hükmüne getirilmiştir.

Bu yapay kader çizgisi içinde, bir de ülkemiz, NATO üyesi Türkiye'miz var.

NATO’ya üyeliğimiz, Sovyetler Birliği lideri Stalin’in, saldırgan ve işgalci söylemleri sonucu oluşmuş, ABD açısından Avrupa’nın Güneydoğu kanadının savunulmasında, hatta günümüze kadar bize yapılan muamelelere bakılırsa, Avrupa’nın korunması için ileri karakolu olmamız ele geçmez bir fırsat oluşturmuştur.

Bu müttefiklik ilişkisi, ki başta ABD olmak üzere, NATO bünyesindeki ( ABD ve Kanada dışında, bu pakta üye ülkelerin hemen hemen tamamı AB üyesidir ) Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika başta olmak üzere üyelerle yaşadığımız olaylar sonucu karşı karşıya kaldığımız haksız ve saldırgan fiili davranışlar/tutumlar/söylemler, işte bizim bugün için en önemli konumuz/sorunumuzdur.

Birkaç örnek vermek gerekirse;

1974 yılında hukuken haklı olarak yapılan Kıbrıs Barış Harekatı, gerek AB, gerek ABD tarafından işgal olarak nitelendirilmiş. Yıllarca Türkiye’ye ambargo uygulanmıştır.

1984 tarihinde başlayan PKK terörü ile mücadele sırasında, NATO üyesi ABD, İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda başta olmak üzere “müttefiklerimizin (!), ülke damgalarının yer aldığı mayınlar, bombalar, silahlar, uydu telefonlar-telsizler, lojistik ve sağlık malzemeleri vs yakalanmış, TSK kayıtlarına geçmiştir.

2 Ekim 1992 tarihinde planlı NATO tatbikatında, ABD’ye ait CV 70 Saratoga Uçak Gemisi’nden saat 23:00 sıralarında , 7 ayrı güvenlik mekanizmasından geçerek atılan güdümlü iki füzeyle TCG Muavenet muhribimiz vuruldu. Gemi komutanı dahil 5 askerimiz şehit oldu, 22 askerimiz yaralandı. Saldırıdan dolayı hiçbir ABD’li asker ceza almadı. Türkiye, daha önce uzatmayacağını belli ettiği Kuzey Irak’taki Çekiç Güç’ün görev süresini, bu saldırı sonrası uzattı.Ve nihayetinde Kuzey Irak fiilen Irak'tan ayrılmış oldu.

17 Şubat 1993 tarihinde Org. Eşref Bitlis, Çekiç Güç bünyesindeki ABD’li askerlerin, Kuzey Irak’ta terör örgütüne yaptığı yardımları, görüntü ve telsiz konuşmaları dahil belgeleyip, engel olmak istediği için uçağı düşürülerek şehit edildi. Devlet arşivinde, konuyla ilgili olarak, dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a yazdığı detaylı mektuba bakılabilir.

4 Temmuz 2003’te, ABD’li askerler tarafından, tam da ABD’nin ulusal bağımsızlık gününde , Kuzey Irak’ta görevli Türk askerleri başlarına çuval geçirilip, esir alındılar.

15 Eylül 2006 yılında, NATO’nun Roma’daki Savunma Koleji’nde, Askeri Teknolojiler konulu seminerde, Pentagon’da görevli ABD’li Albay tarafından Türkiye’nin ikiye bölünerek, 18 ilini Kürdistan olarak ayrı bir devletin sınırları içinde gösteren harita açıldı. Acabaya dahi gerek bırakmayacak şekilde, gerçek niyetlerini gösteriyorlardı.

NATO’ya üye Türkiye’ye, yine NATO üyesi ABD Patriot Hava Savunma Sistemleri’nin satışını, talep etmesine rağmen yapmadı. Aynı ABD, bu sistemleri S. Arabistan, İsrail, BAE ve diğer ülkelere rahatlıkla satabildi.

NATO'ya üye olmayan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Türkiye'nin bilgisi dışında, Belçika'da bulunan SHAPE karargahında yapılan komuta devir teslim törenine davet edildi. Türkiye katılmadı, protesto etti. 

NATO'nun Norveç'te gerçekleştirdiği bir tatbikatta, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan düşman hedefler olarak seçildi. Türkiye, tatbikata katılan tüm askerlerini geri çekti. 

2015 tarihinden itibaren müttefikimiz ABD tarafından, alenen Suriye’nin Kuzeydoğusu PKK-YPG-PYD için güvenli hale getirilerek, tespit edilebilen 50.000 tırlık silah ve mühimmat ile desteklendi. Ki, özellikle TSK envanterinde dahi olmayan etkili silahlarla donatılmış tam bir ordu kuruldu.Tüm bu destek, NATO’da müttefiki olan Türkiye’nin belgelere dayalı haklı karşı çıkmasına rağmen yıllarca devam etti.

Türkiye'nin ABD tarafından, hava savunmamız için elzem olan S400 sistemlerinin alınması sürecinde, F35 Savaş Uçağı imalat ve tedarik aşamalarından çıkarılması ise ayrıca düşünülmelidir. 

Ve nihayet yapılan Barış Pınarı Harekatı’nda da, NATO, AB, BM, Arap Birliği başta olmak üzere, bu meşru ve haklı harekatımız “işgal” olarak nitelendirilerek, yaptırım ve ambargo tehditleri yapıldı.

Ve en son, ABD ile yapılan mutabakatta, özellikle yazılı olarak 1. ve 3. maddelerinde belirtilen/belirtilme ihtiyacı duyulan; "Türkiye ve ABD, iki yakın NATO üyesi olarak bu ilişkilerini teyid eder", ”Türkiye ve ABD,  birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için ilkesi doğrultusunda, NATO topraklarını ve halklarını tüm tehditlere karşı koruma taahhütlerini muhafaza eder." ifadelerine inanmamız mı gerekiyor? Daha önce de belirttiğim gibi doğru cevap ve doğru düşünce için, geçmişten bugüne yapılan fiili tutum ve davranışlar en güzel rehberdir. 

Kaldı ki, NATO müttefiklerimiz İtalya ve İspanya, harekat sonrası topraklarımızda bulunan hava savunma füze sistemlerini çekme kararı aldılar. Ve yine, bu ülkelerle birlikte Hollanda da, harekatımız öncesi ihtiyacımız olan Patriot Hava Savunma Sistemleri’nin ülkemizde konuşlanmasında isteksiz davranmıştı. Hatırlayın.

Tüm bu yaşananlar, aslında Türkiye’ye, doğal olarak yer aldığı coğrafyanın kendisine yaşattığı kaderdir. Ancak, bu kader içinde, oyuncak olmaması, geleceği ile ilgili oynanan oyunlarda etkisiz eleman olmaması kendi elindedir.

Ve bu etkiyi yaratacak asıl gücü de, kendi içinde sağlayacağı birlik ve beraberliği ile, emperyalist emellerle saldıran sömürgenlere inat, yakın ve uzak coğrafyasında bulunan, kendi kök değerlerine sahip ülkelerle ortaya koyacağı, eğitimi/bilimi/teknolojiyi/demokratik hukuk devletinin gereklerini, üretime dayalı güçlü ekonomiyi önceleyen. yeni denge kuvveti olacak işbirlikleri ile  oluşturabilir.

Bu işbirlikleri için, zaman kaybetmeden gerekli adımları atması, sadece kendi beka sorunu için değil, kaderi gereği içinde bulunduğu coğrafyanın da, hatta bölge ülkelerinin de geleceği açısından hayati değerde ve önemdedir.

Bu ülkeye, bu vatana, bu topraklara, bu bayrağa, bu millete bağlı “Milletin Vekilleri” için, partilerinden de önemli bu konuda, tarihin kendilerine yüklediği sorumluluk bilinci ile, NATO’yu tekrar düşünmeleri ve bir eylem planı hazırlamaları elzemdir. Bu konuda, STK’lar, Strateji ve Savunma Düşünce Kuruluşları, Üniversitelerimizin konuyla ilgili bölümleri, Askeri, Güvenlik ve Siyasi Uzmanlar da bu doğrultuda süratle, zaman kaybetmeksizin çalışma yapmalıdırlar.

Bilimde izafiyet teoris önemlidir. Pozitifist bir yaklaşımın, realist düşüncenin temelidir bence de.

Aynı teoriyi bu ülkenin ve coğrafyanın “kaderine” de referans alabiliriz.

“Hiçbir düşmanlık yoktan varolmaz. Varolan bir düşmanlık yok olmaz.”

Keşke, bu topraklarda emperyalist sömürgenlerin oyunları ve bu oyunlara uygun kullanışlı İngiliz kumaşları olmasaydı.

 

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

yükleniyor
  • Misafir
    Misafir 24.10.2019

    Ömer Bey, TV'DE uzman diye geçinen analistlerden daha anlaşılır ve verimli bir analiz yapmışsınız. Emeğinize sağlık

  • Muzaffer KÖSE
    Muzaffer KÖSE 24.10.2019

    Agzina kalemine sağlık abi cok guzel olmuş

yukarı çık