Büyük Orfoz ve Apti,

Cam gibi suya bıraktım kendimi bottan, köpükler maskemin önünden dağıldığında tam aşağımda bana kelebek yapan orfoz merakla beni süzüyor, kaçmıyor hatta basın gidin dercesine dayılanıyordu…

Botumuz Datça Yarımadasında,  küçük bir adacığın tam yamacındaydı. Derin suya çapa atmayı göze almayıp, adadaki sivri bir kayaya bağlamıştık. Benimle suya giren arkadaşıma jest olsun diye orfozu gösterdim. İşaretle sen dal dedim. O da bana yok sen dal dedi. Koca orfozu birbirimize buyur ettik.

Ben hevesle soluklanıp kendimi derinlere bıraktım. Saniyede yaklaşık 1 metre olan dalış hızımla 20-25 saniyedir iniyordum ve balık hala bana bakıyor ve gittikçe büyüyordu. Belimdeki ağırlık kemerinin  etkisi ile hızlı düşüşe başlayınca dibe varamayacağımı anlayıp yukarı yöneldim ve güçlükle palet vurarak çıkışa geçtim. Aşağıda neredeyse geldiğim kadar mesafe daha vardı. Riske girmeden yüzeye çıktığımda Datça’nın yerlisi olan dalış arkadaşım şnorkeli ağzından çıkarmış bana gülüyordu.
Bu ne ya ? Burası kaç metre ? Dedim. O da gülerek burada derinlik 44 metre, suların temizliği burada insanı çok yanıltır dedi.
Gerçekten de yukarıdan baktığımda derinlik bana en fazla 20 metre gibi gelmişti. Çünkü Marmara çocuğu olan ben Marmara Denizinde daha önce hiç 40 metre görüşe şahit olmamıştım.

Vay be dedim, peki orfoz ne kadar ? Arkadaşım, o orfoz da en az 30-40  kilo, o derinlikte bu büyüklükte orfoz adamı alır peşinden bir taşa sokar. Sen bu balık için ineceğim deyince şaka yapıyorsun sandım… İşte o zaman arkadaşıma biraz kızdım.  Bu işin şakası yoktu, balığın sevdasına kapılıp aşağıya inseydim en azından kemerimi aşağıda bırakmak zorunda kalacaktım… Bu derinliklerde avlanmak için değişken ağırlık, derinliğe ve avlanacak balığa göre kombine edilmiş güçlü bir zıpkın ve en önemlisi de ciddi bir arkadaşa ihtiyaç vardır… Anlaşılan biz bunların hiç birine sahip değildik. Adanın dik inen kaya duvarının çatlakları balık dolu idi. Biz buralara bakmalıydık. Belimde, zorlanmadan vurduğum birkaç sargoz ile adanın arkasına dolaşınca derinlik 10 metreye kadar düştü, burası el değmemiş bir doğa harikasıydı. Deliklerde yıldız gibi ters dönmüş ahtapotlar, renk renk anemonlar görüyordum.  Her türlü deniz canlısı vardı. 10 metreden aniden 50 metreye düşen dik kayalar da zıpkın avcılığı için mükemmel bir ortam oluşturuyordu. Her yönden balık geliyordu üstüme. Bodoslama gelen üç sinaritten birini de şişime taktıktan sonra akşam yemeği tamamdı. Bunların hepsi yarım saatte olmuştu.  Kayalardan boynunu uzatan mürenlerin çokluğu buranın popülasyonu hakkında zaten ipucu veriyordu. Arkadaşımın şakasının gerginliğini üzerimden tam da atamadan, kaya bloğunun birkaç metre aşağısında fark ettiğim bir mağaraya biraz tedirgin bir şekilde süzüldüm. İnanılmaz sessizlik ve mutlak karanlık beni sardığında, daha fenerimi yakmaya fırsat bulamadan sessizlikten kopan müthiş bir çığlık bana çarparcasına köpükler arasında mağaranın çıkışına doğru yöneldi. Hayatımda ilk kez geldiğim Datça’nın sürprizleri bitmiyordu. Anafor etkisi yaratan bu akım ve bütün gücümle vurduğum paletlerle mermi gibi dışarı çıkarken, mağaranın dar girişinde bana sürtünerek geçen canlının fok balığı olduğunu da gördüm. Korkmalı mıydım? Yoksa bu sürprizin tadını mı çıkarmalıydım? Bilemedim… Bu günlük bu kadar heyecan yeter diyerek dalışımı sonlandırdım. Şimdi vurduğumuz balıkları yaptıracak güzel bir yer bulmalıydık. Akşama ziyafet vardı. Hayatımın hiçbir döneminde vurduğum balıklardan para kazanmayı düşünmedim. Çünkü benim için paradan çok daha önemliydi bu canlılar. Her zaman ancak yetecek kadar balık avladım. Yüzlerce akya palazının içinden, adam başı bir tane alıp çıktığıma şahittir birlikte daldığım dostlarım. Denize olan saygım hiç bir zaman azalmadı. Badim de sudan çıkınca, doğru sahilde küçük bir restoranı olan tesise yanaştık.

Balıkları çok beğenen aşçı ile akşam yemeği programı tamamdı. Aşçıya başımdan geçen fok macerasını anlatmadan geçemedim.  Aşçı da hiç şaşırmadan garsonlarla beraber hep bir ağız; he o Aptidir Apti dediler. Apti ne ya deyince de, kahkahalarla gülerek o fokun adı Apti, bu mevsimlerde o kayalıklar onun mekanıdır dediler.

Evet 1997 yılında böyle idi Datça. Ben o zamanlarını görme şansını buldum, daldım Datça’nın cennet sularına. O yıllarda yeni yeni başlayan gece avı ve tüple avcılık denizi kurutmadan önce… Apti bile merasını paylaşırken benimle, paylaşmayı bilmiyor insanoğlu. Bu sene tekrar gittiğim aynı meralarda göremediğim orfozlar bugün gelen genel yasakları haklı çıkarıyor. Maalesef kural tanımazlar yasaklara zaten uymuyor.
Yasakların mağdurları ise bileğinin hakkı ile ciğerine güvenerek dalanlar oluyor ancak. Zıpkıncılığı hobi olarak sportmence yapanlar yasağı zaten her zaman vicdanına koyuyor…
 
Saygılarımla,
Tamer Güleryüz
17.03.2017
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

yükleniyor
Son Dakika Haberleri
yukarı çık