A.S.P.
parcababa-erce
İstanbul
21 Haziran, 2024, Cuma
  • DOLAR
    32.30
  • EURO
    35.15
  • ALTIN
    2406.9
  • BIST
    10401.67
  • BTC
    67490.92$

Beybaba - 1. Bölüm

11 Ekim 2023, Çarşamba 11:22
reklam yerim makale içi

Ala şafakta açtı gözlerini, önce nerede yattığını anımsamaya çalıştı. Altmış sekiz yıl boyunca onlarca geminin muhtelif yataklarında üçlü ranzalarında, koğuşlarında, muhteşem kamaralarında yatmıştı. Güldü kendi kendine… Yahu ne gemisi, emekli olduk ya artık sıkılmış bir limon kabuğu kadar bir değerim yok deniz piyasasında. Limon kabuğu bile sıkılıp, rendelenir katılır limonatanın içine. Bilmem ki benden ne olur diye iç geçirdi. Sonra gene kendi cevapladı sorduğu soruyu. Bir b..k olmaz. Kırk üç yıl aktif görevle devlet gemilerinde çalışmış, dünyayı gezmiş, dolaşmış bidayette emekli olmuş sonra da özel sektör gemilerinde mesleğe devam ile toplam 68 yıl üzerine deniz hayatını noktalamıştı beş ay önce.

Esasen noktalamamıştı da noktalamak zorunda bırakılmıştı yedi ay kadar önce.

Yeter demişlerdi eşi, çocukları, torunları, damatları, gelinleri. ‘’Bu yaşta mecbur musun deniz derya gezmeye, mecburiyetin mi var? Hamdolsun hayatta her bi şeye maliksin. Evlerin, araban, yazlıkların, paran, her şeyin var fazla fazla. Sıkılmadın mı, bunalmadın mı 68 yıldır göçebe gibi deniz derya liman liman gezip dolaşmaktan. Artık otur evinde, yuvanda. Yaşlandın. Çocuklarınla, torunlarınla vakit geçir, hayatın tadını çıkar, gez,dolaş. Arkadaşlarınla vakit geçir.’’ diye diye başının etini yemişler denizden ayrılmaya adeta mecbur etmişlerdi.

Onlara anlatamamıştı hayatının gayesinin denizde yaşamak olduğunu. Arkadaşlarının, akranlarının çoktan selviler altında birer taş olduğunu anlatamamıştı, anlayamazlardı ki zaten.

Son çalıştığı gemi special sörvey için kuru havuza alınınca dönmemek üzere son defa selam verip lumbar ağzına ayrılmıştı gemiden. Personel tam kadro sıralanmış, ellerini öpüp hayır duasını almış, helallik dilemişlerdi. Çantalarını taşıdılar personel müdürünün arabasına. Personel müdürü evinin önüne kadar getirip elini sıkıp ayrılmıştı.

O bir hiçti artık. Sıradan ihtiyar bir vatandaş. Bir emekli ihtiyar, üretime katkısı olmayan bir asalak, gittikçe sıhhat problemleri artan huysuz bir rate. Evde çoluk çocuğun rızkına musallat bir asalak kişiydi.

Ömür boyu uyku problemi çekmemişti. Gençliğinde bile dört-beş saat uyku ile iktifa ederdi. Bu huyu mesleğinde ve bilhassa üçüncü kaptanlığında çok rahat etmesine yaramıştı. Gece 00.00-04.00 vardiyası hiç sorun olmamıştı kendisi için.

Yavaşça başını çevirdi. Sağ tarafında yatan tam bir Osmanlı kadını 58 yıllık eşi Zinnur Hanım oldum olası uykuyu pek severdi. Üsküdar’dan yastık göstersem Beşiktaş’ta uykun gelir der takılırdı karısına. Zinnur Hanım ağır ağır soluk alıyor, heybetli memeleri iyice kabarıyor sonra tıslama ile karışık bir sesle stim kaçırır gibi soluk vererek rahatça uyuyordu. Ulan aynı kazan donki tulumbası gibi deyip yavaşça yataktan kalkıp kuzineye gitti.

                                    **************************

Zayıf, nüktedan, hoşsohbet ama aynı zamanda da küfürbaz bir adamdı. Ettiği küfürler konuşmasına bir zarafet katıyordu. Her denizci gibi küfürlü ve yüksek sesle konuşur kendisine kızan hanımına, hanım unutma küfür gönül yelpazesi, sakal gerdan süpürgesidir der Zinnur Hanım’ı çileden çıkartır, sinirlendirirdi.

Devamlı, gemiden galat kuzine dediği mutfağa girdi. Ulan yetti be dedi. Her b.ku kendim mi yapacağım? Şimdi gemide olsaydım çıkardım köprüye, vardiyacı kahvemi yapar getirirdi, ikinci ile laflardım. Şafak da söküyor. Çıkardım kırlangıca mis gibi deniz havası alırdım, of be emeklilik of seni icad edenin, beni emekli edenin ta anasının diye söylenip, e ne demişler dostum, ha ne demişler:

“Ne günlere kaldık ey gazi hünkar

Eşşek mühürdar oldu katır deftardar”

Kettle’da ısınan suyu aldı, kallavi kahve kupasına koyduğu iki kaşık nescafenin üstüne döküp karıştırdı,  sade ve kremasız kahveyi burnuna götürüp kokladı.Oh mis gibi ama bunu köprü üstünde içebilmek vardı ya hele birde kaba denizler olacak. Keyfe bak dostum keyfe. Ulan felek, kambur felek, gözün kör olsun ulan felek. Kahve kupası elinde sancak kırlangıç diye şereflendirdiği balkona çıkıp vardevela tesmiye ettiği balkon korkuluğuna dayanarak beşinci kattan baktı bahçeye. Hah dedi kırlangıç da desen vardevela da desen kökü toprakta bir b...ka yaramayan hantal bir beton yığınından başka bir b..k değilsin vesselam.

Özlü sözleri severdi. Kamara alabandalarında özlü sözler, darbımeseller yazılı kağıtlar asılıydı. Yalnızlığı, kendi kendine konuşarak, sesli düşünerek aşmaya çalışırdı. Ulan şu hayata bak be, şu gözler neler gördü. Şimdi gelde şu balkondan bahçeye, caddeye bak. Ah be kavanoz g..tlü dünya, şu anda dünyanın kaç yerinde kim bilir kaç meslektaş fırtına ile boğuşuyordur, kim bilir kaç ikinci kaptan vardiya bitsede aşağı insek diye zaman sayıyordur. Suçum ne be Allah’ım, suçum ne ki beni beni bu beton yığınına kalebent ettin bu yaşımda da ölmeden mezara soktun.

Zinnur Hanım’ın en büyük tutkusu ve zevki temizlikti. Evde gene büyük temizlik vardı. Evde daha iki gün öncesinden yıkanacak ne varsa perdeden divan örtülerine kadar yıkanmış, bütün süs tabakları, vazolar, biblolar temizlenmiş, ovulmuş sarılar ve gümüşler parlatılmış, çekmecelerdeki çatal-bıçak takımları bile elden geçirilip temizlik sonrası yerlerine konulmak üzere masa, sehba üzerlerine istif edilip üzerleri havlu, çarşaf gibi şeylerle örtülüp tozdan arındırılmışlardı. Zinnur Hanım toz almak için Beybaba’nın çalışma odasının kapısına hamle ettiğinde  kapıyı açmak mümkün olmamıştı. Beybaba ‘’Ulan evde ne b..k yerseniz yeyin ama zinhar benim odama bulaşmayın.’’ deyip Kanije müdafileri gibi odasına kimseyi almamıştı. Ah ulan diye iç geçirdi. Şimdi bir hava patlamalı da görmeliyim otuz beş, kırk derece yalpada şu tabak çanağın nasıl kırıldığını. Bıktım ulan şu temizlik işlerinden de, ev işlerinden de, eve gelen kenef suratlı temizlikçi karıdan da… Kahvesini içip içeri girdi, gene meşakkatlı bir gün başlıyordu.

Saate baktı, 05:35.  Yuh be dedi, zamanda geçmiyordu ki nasıl dayanacağım ulan ben bu hayata, bu eve, bu yaşantıya. Daha genel müdür dediği kapıcının gazetelerini getirmesine bile bir buçuk saat vardı.

                        ******************

Çalışma odasına yöneldi. Burası sadece kendisine ait, dört duvarı kütüphane, yerden tavana kadar kitap dolu, duvarların bütün boşlukları en ufak bir alan boş bırakılmamacasına deniz ve gemilerle ilgili resim, harita, tablolarla dolu köşe ve  kitapların önlerindeki boşluklarda da dizili onlarca sekstant, paraketa, pusula pergel, cetfel-i muvazi palanga, makaralarla lebalep dolu sadece kendine ait bir dünyaydı. Bu oda onun sığınağı, dünyasıydı. Denizden ayrıldı ayrılalı günlerinin tamamı gecelerinin bile bir çoğu bu odada geçmekteydi. Buraya tv, bilgisayar gibi modern cihazlar giremezdi. Çok neşelendiği ender zamanlarda odeon marka gramofonun da “Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses” gibi eşsiz sanatçıların cızırtılı taş plaklarını dinler, elli bir yıllık çalışma masasında 1936 model remington daktilo makinesi ile yazardı yazılarını. Sandalyesinin arkasındaki rafta denize çıktığı gün tutmaya başladığı günlükler dizilmişti, tam 68 tane. Bunları okur, maziyi hatırlar, iç geçirir dalar giderdi.

Odasındaki bütün objelerle ayrı ayrı ilgilenir, pek seyrek gelen konuklarına ‘’Bak dostum’’ derdi. ‘’Ben eşyanında yaşadığına, canlı olduğuna inanırım. Örneğin gemi canlıdır. Düşün… doğar, büyür, çalışır. Sonra ihtiyarlar, kartlaşır, hastalıklar başlar, tedavi edilir derya üzre. Tedavisi için hastaneye kaldırılır. Ömürleri biraz daha uzar. Sonunda her canlı gibi onlar da mukadder akibet ölümü tadarlar. Tıpkı Zincirlikuyu kabristanının nizamiye kapısında ki kitabe gibi “Her canlı ölümü tadacaktır”.Kiminin aynı insanlar gibi mezarı bile belli olmaz. Dalgalara karışıp gider. Kimi hasta yatağında can verir, organları bir başka gemiye can verir, hayat verir, umut olur.’’

Sohbet bu minvel üzre uzar gider, konuk sıkılır, tamamen bigane olduğu konularda söyleyecek söz bulamaz. Ziyaretini kısa keser, bir iş uydurur ve kalkıp giderdi. Zamanla pek az olan konukları da ziyaretlerini kestiler. Konuşabilecekleri ortak bir konuları yoktu ki.

Seksen altı yaşındaydı Beybaba. On dört yaşında denize çıkmıştı. Kömürcü olarak başladığı mesleğinin her kademesinde çalışmış; gemicilik, kamarotluk, yağcılık, lostromoluk yapmış. Muhabere zabiti imtihanlarına girip telsiz zabiti ehliyetini almış ve zabit sınıfına terfi etmiş, badehu kurs ve imtihanlarla meslekte kademe kademe yükselip mülazım kaptanlıktan mesleğin zirvesi olan uzak yol kaptanı olmuştu. Meslekte duayendi. Uzak yol kaptanıyım demez, esfar-ı baide kaptanıyım derdi. Denize aşık değil, karasevdalıydı. Denizsiz bir hayat düşünemez, gemiden ayrı yaşayamazdı.

Evi bir gemi gibi dizayn edilmişti. Salon, odalar, koridorlar ve hatta banyo bile dünyanın her yöresinden gelen, en ücra limanlardan alınmış objeler, resimler, heykeller, biblolar, masklarla doluydu. Konuşma dili bile kendine özgüydü. Sağ-sol kavramını bilmez sancak-iskele der kapılara kaporta, pencereleri lumbuz tesmiye ederdi. Velhasıl gemi ve deniz birleşip beybabanın vücudunda şekil bulmuştu.

Bazen sorarlardı, ‘’Denizde günler, aylar geçiriyorsunuz hiç sıkılmaz mısınız?’’

‘’Vallahi’’ derdi. ‘’Sayılı gün çabuk geçer, izine çıkıyoruz bir - bir buçuk ay, Allah veriyor sabrını işte. Dönüyoruz gene evimize, yar-ı vefakarımızın koynuna. Soran da, sorup sorduğuna pişman olurdu.

Nüktedan adamdı. Veciz sözleri vardı.

Gemide personeli, zabitleri ağzının içine bakarlardı. Onların tanımadığı, bilmediği bir dünyanın adamıydı. Değil yaşamak hayal bile edemedikleri bir yaşantıdan gelmişti.

Tanrı derdi, bir hayat kadınlarına ve birde denizcilere fazla günah yazmaz. Çünkü onlar cehennemi bu dünyada yaşayan insanlardır.

‘’Bakın evladım’’ derdi. ‘’Gemiye yeni gelen genç zabitlere, stajyerlere hayatta düsturunuz şu olsun. Eğer bu mesleği yapacaksanız, şunu unutmayın. “Denizci yalnız, kaptan yapayalnızdır.’’ Onun için asla unutmayın ve not alın bir kenara.

“Mihnet-i kendine zek etmedir alemde hüner

Gam-ü şâdi felek,böyle gelmiş,böyle gider”

Denizden kopup da beton yığını b..ktan bir sığınak dediği eve kapandığının ilk günlerinde bir akşam mutfağı dağınık görüp de eşi Zinnur Hanım’a ‘’Buraları toplayıp neta edin. Gece hava filan çıkar, her şey dağılıp kırılır.’’ diye bozuk atınca, doksan kiloluk Zinnur Hanım asma kabağı misalı kollarını desti kulpu yapıp haşmetli kalçalarına dayamış, palûze gibi gerdanını titreterek ‘’Bana bak Efendi Kaptan’’ demişti. ‘’Senin kaptanlığın, forsun burada geçmez. O günler geçti, ben senin ne aşçın ne de kamarotunum. Senin hükmün geminde geçer ki bugün için o da yok. Benim kaptanlığım ise bu evde berdevamdır. Onun için sesini kes ve otur. Olur olmaz işlere karışma. Ayrıca burası gemimi be adam? Hava çıksa ne olur, çıkmasa ne olur.’’ diye postasını koyunca Beybaba bir daha yıkılmış ulan gerçekten de kurt kocayınca köpeklerin maskarası oluyormuş yahu demişti.

Devam Edecek

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.