A.S.P.
parcababa-erce
İstanbul
21 Haziran, 2024, Cuma
  • DOLAR
    32.30
  • EURO
    35.15
  • ALTIN
    2406.9
  • BIST
    10401.67
  • BTC
    67490.92$

HAYAL VE HAKİKAT

10 Mart 2020, Salı 23:02
reklam yerim makale içi

        

           HAYAL VE HAKİKAT

 

Zamanımızın gençlerini anlamak çok zor. Hele ebeveyn olarak onların düşünce tarzlarına ve yaşam biçimlerine akıl erdirmek bizim yaştaki dinazorlar için bir muamma ama bu konuda ihtisas yapmış doktor, psikolog gibi yetkili kişilerle de konuştukça insan hak vermiyor değil yani.

 

Hasılı kelam kerimemiz ayrı bir eve çıkıp kendi düzenini kurmak ve yaşantısını kendi isteği doğrultusunda tanzim etme kararı verip bu kararında ısrarcı olunca baştan karşı çıkıp olmazda desem sonunda çarnaçar kabul edip rıza göstermekten başka çare bulamadım. ‘’ Hazır ev dedim. Yemeğin önüne konuyor, akşam telefon ediyorsun istediğin yemek hazırlanıyor, emrinde hizmetçi ve uşak ana- baba yatağın yapılıyor. Çamaşırın yıkanıyor, evin temizleniyor. Derdin ne kızım? ‘’ desem de ana ve babasından tevarüs ettiği inatçılık huyundan  derece inhiraf etmediğinden ‘’ Bana müsaade edin. Ben kiraya çıkıp hayatımı ona göre tanzim edeyim. ‘’ dedikten sonra pes etmek mecburiyetinde kalarak, ‘’ Sen kız başına nereye gidiyorsun? Doğup büyüdüğün bu evde kal. İş yerine de yakın, etraf tanıdık bildik kişilerle dolu. Biz toparlanıp gideriz.’’ demek zorunda kaldık.

 

         Allah için çocuk gitmemiz için katiyen rıza göstermesede kira filan olmaz ve gerek yok bu evde kalacaksın ültimatomunu vererek neticeten ben ve refikam birkaç parça şahsi eşyamızı toparlayarak eski bir tarihte sırf yatırım amaçlı aldığım ve on yıldan beri boş olarak sadece kütüphanem, arşivim ve gemi objeleri ile mihman dayalı döşeli Selimpaşa’da ki bir sitede mukim evime becayiş ettik. Edi - büdü birde dört ayaklı torunumuz Tayyar Bey ile.

 

Her bir şeyimiz tamam olduğu ve sadece bir temizliğe inhisar eden problemimizi de yardımcı bir hanım sayesinde hallederek yerleşiverdik  yeni evimize.

 

Korunaklı bir site, hemen hemen dört yüzü mütecaviz villa ve dört katlı apartmanlardan  müteşekkil, bir yanı devlet hastanesi, bir yanı jandarma karakolu önü E-5 karayolu, Kadir Has Üniversitesi ve namütenahi deniz. Milletin arayıp da bulamadığı sakin ve asude bir yerleşim yeri anında adapte oldum tabi, refikam hanım ilk önceleri ağlayıp sızladı, ben burada oturamam filan dedi ise de beş - on gün sonra evimiz bayağı güzel, alışmaya başladım gibi laflar etmeye başladı. Bay Tayyar ise önceleri her yanı kokladı,dolap içlerine girdi,gardrop tepelerine çıktı evi öğrendi,alıştı yirmi dört saatte  onyedi saat uyku ile ömrünü geçirmeye başladı.Bana gelince ömrünün altmış yılını  elinde bir bavul, bir sırt çantası ile  hayat kadını gibi gemi gemi gezen bir kişi için alışmak ne kelime, lafı bile edilmez. Hasılı kelam bir güzel yerleştik yeni evimize. Tabi biraz muhite yabancıyım, arkadaş yok, tanıdık yok, zaten sosyal hayatımda pek olmadığı ve hatta hiç olmadığı için kitaplarım ve yazılarımla hemhal olmak, haftanın üç günü iki denizcilik meslek okuluna gitmem benim için mesele olmasa da arkadaşlarından ırak olmak hanımı biraz zorladıysa da ‘’ Hadi sen birkaç gün gidip kızına misafir ol. ‘’ demem üzerine mal bulmuş mağribi gibi atlayarak, sözümü ikiletmeden ve hatta istersen arabayı da alabilirsin dememe rağmen otobüse atlayıp tuttu Bakırköy’ün yolunu.

 

Fırsattan istifade hanımın ortalık kirlenip dağıtılıyor diye pek sıcak bakmadığı arşivimi elden geçirip tasnif edeyim diyerek muhtelif koliler içerisinde mevcut evraklarımı havi arşivimin kolilerinden birini sırtlayıp salona getirdim.

 

Hadi hayırlısı diyerek yıllardır kapağı açılmayan kolinin kapağını açıp elime ilk gelen büyükçe zarfı aldım.

Zarfın içinden çıkan yılların sararttığı kağıtlar benim ömrü perişanımın  birer şahidi gibi dizildi önüme.

 

Hepsi S/S TARI da geçen günlerime  ait, kimseyi ilgilendirmeyen, kimsenin işine yaramayacak, sokağa atsan sadece çöp toplayıcılarını memnun edebilecek şeylerdi. Eski personel listeleri, manifestolar, biletler, yemek listeleri… bu ve buna müşabih yüzlerce basılı kağıt. Benim içinse hazine değerinde evrak-ı matbua ve bir ahvalde hayatımın manası. Bir an zaman durdu, mekan boyutlarını kaybetti, ben o anlarda o mübarek gemideydim. Almanya’nın sipariş üzerine İngilizlere yaptırdığı, yıllarca uzak doğu limanları arasında Alman bandırası altında  yolcu ve yük taşımış S/S FRANKENVALT  bilahare  Fransızlara satılan ve bu sefer Fransız bandırası altında ve TADLA ismiyle  Cezayir ve diğer müstemlekelere asker, eşya, yolcu taşıyan ve sonunda Türk Bayrağı’na intisap edip TARI adını alarak uzun yıllar Karadeniz ve Akdeniz hattında ömür geçiren benim sevgili gemimdeyim. Şimdi hemen hemen hepsi ukbayı balâya becayiş etmiş sevgili arkadaşlarım, amirlerim beybaba Bodos İhsan Kaptan, ikincimiz rahmetli Kumyarlı Mehmet Kaptan, üçüncümüz Kadri Karvenöz Kaptan, Çarkçı Seyfi Tistun Bey, Aşçıbaşı Hüseyin Usta, telsiz zabitimiz , Anbar katibi Bilal Bey, Elektrik zabitimiz Mesut Bey, üçüncü mevki başefendisi Sıtkı Baba, kantinci Nuri ki nevi şahsına mahsus bir kişiydi ve her bir lafının ardından ‘ ağnadın mı sen? ‘ demesi ile meşhurdu ve diğer ismini hatırlayamadığım arkadaşlarım birer birer karşımdalar. ‘’ Hadi diyorlar bana hadi  ‘’ Bak bizler gene bir gemideyiz, hep beraberiz, sen artık o eski kömürcü değilsin ki koskoca emekli olmuş bir kaptansın. Hadi gel, burada sana da yer var. ‘’ ama, ama bu göz yaşları ne acaba, neden ağlıyorum ki ben bu eski, sararmış  kağıtlara bakıp bakıp?

 

Baktım ki bu ayık kafa ben bu işin üstesinden gelemeyeceğim bari dedim saye-i devletimizin sayın yöneticilerinin himmet ve gayretleri ile edindiğimiz ikinci mesleğimizin meyve veren semerelerinden istifade edelim. Kurdum ufak çilingir soframı. Açtım bir şişe  kendi imalatım boğma rakımı, cismim evimde, aklım çoktan ufkun ardında kaybolmuş sevgili evlatlarımda ve kasetçalarda rahmetli muganniye salihat-ı nisvandan Safiye Ayla Hanımefendi’nin insanın içine işleyen nameleri eşliğinde başladım ufak ufak demlenmeye. Ne kadar içtim bilmiyorum, baktım yanım yörem masanın üstü, koltuklar, kanepelerin üstü, yerde ki halı silme kağıt, evrak resimlerle dolmuş, o ara elimde tuttuğum kağıda baktım, şimdi D.B.Cargo’nun M/V ELAZIĞ gemisindeyim. Gemi 4.cü kaptanıyım, süvarimiz kabri gülistan, cennetmekân Zeynel Abidin Doran, ikincimiz deniz kuvvetlerinden mütekaid, İsmail Katana, üçüncü kaptanın ismini unuttum, yaşça ufağım ama mektepli bir genç ve bendeniz, yıllarca gemicilik, telsizcilik yaptığım, ekmeği ile perverde olduğum, ikmali tahsil eylediğim mukaddes işletmenin bir gemisinde 4. kaptan H. Tuncay Alpman. Bana bu şerefi bahşedenlere o forsun altında zabitlik onurunu, kaptanlık onuru bahşedenlere minnet ve şükran. Mataban dayız, Sicilya Adası’nın güney ucunda ki  Siracuza; ya gidiyoruz, Gece saat 22:00 suları vardiya bende, süvari vardiyası tutuyorum, sahile 75/80 mil  var ancak şehir belirmeye başladı ufukta, radara bakıyorum eko yok, ama şehir karşımda, biliyorum beybaba bir alt katta kamarasında viskisini yudumluyor ama rahatsız etmek istemiyorum, bir yandan da korkuyorum, yanlış rotaya mı gidiyorum diye, o zamanlar GPS filan daha bilinmiyor bile sonunda ne olursa olsun dedim, çarnaçar telefon ettim beybabaya, köprüye geldi rahmetli, hayrola efendi kaptan dedi, söyleyecek kelime bulamadım. Kekeledim, ‘’ Beybaba ‘’ dedim anlayamadım her şey normal görünüyor ama ben bir hata yaptım, hata mı anlayamadım bakınız şehir ışıklarına çok yaklaştık sizi bundan rahatsız ettim. Güldü rahmetli. Evladım dedi buna “İnhitat-ı ufuk yani sizin tabirinizle kırılma, yansıma derler dedi ve izah etti sıcaklık farkından dolayı ışık yansıması olduğunu ve benim hatam olmadığını belirtti. Harita kamarasına girdi. Bizim zamanımızda ayıptı Beybabanın peşinden gidip ne yaptığına bakmak. Çağırırsa o ayrı tabi. Rahmetli çıktı hesap kamarasından ‘’ Tuncay evladım, sen meraklısın al şu yazıyı, bulunsun sende. Bu da bir denizci karalamasıdır işte. Hadi Allah selamet versin. ‘’  deyip indi kamarasına şişesinin başına. Baktım işte elimdeki kağıt o gece beybabanın bana yazıp verdiği kağıttı ve değeri benim için parayla pulla ölçülemeyecek kadar kıymetliydi.

 

Birden bir yağmur sağanağı çarptı salonun camlarına. Deli poyraz ortalığı inletiyordu yine ama heyhat ben bu fırtınada bir geminin köprüüstünde değil, sıcak bir apartman dairesinde, camın arkasında, müzik eşliğinde rakımı yudumluyor ve eski hatıralarıma dalmış eski günlerde yaşıyorken, meslektaşlarım gemilerde dünyanın dört bir denizinde seyir yapıyorlardı. Kaderime lanet okuyarak yıllar sonra yeniden okudum beybabanın deyişlerini.

 

Günlerce tarassut edip efalî kevakiri

Ecram-ı semaviden bulup mevki-i merakıb-ı

Gündüz şemsi kadirden, gece nur-u kamerden

Kâh kırmızı dilini çıkartan bir fenerden

 

Mevk-i tesbit edip rotaya revan olduk

Dağ gibi dalgalara bir dalga kıran olduk

Heyhat değiliz  halimizden asla müşteki

Uykusuzluktan kapansa dahi gözlerimizin teki

Yâre tercih-i nazar edip ta enginlere

Gideriz niyaz ederek haktan hayırlı seferlere.

 

Beybaba yıllardan sonra gene kendini hatırlattı işte, eh bir kadehte rahmetlinin ruhu şerifleri için kaldırıp fondip yapmak gerekir artık. Nurlar içinde yat büyük insan, geminde her türlü hayvan beslerdin. Kümes hayvanlarının yanında bir eşek bile beslediğini bilirim.

 

Recaizade Ekrem çok küçük yaşta kaybettiği oğlu Nijad için yazdığı “ Ah Nijad ” isimli şiirinde;

 

‘’ Hasret beni cayır cayır yakarken

Bedenimde buzdan bir el yürüyor

Hayaline çılgın çılgın bakarken

Kapanası gözümü kan bürüyor. ‘’   der,

 

Ah nurlar içinde yatası koca şair sen bir evlat kaybettin, ya ben ne yapayım? Kaybettiğim bunca geminin, kaybettirdikleri mesleğimin ardından kime şekva edeyim?

 

 ‘’ Talih bana dönse nazikâne

Bir yıldızı verse mâlikâne

Bigane kalır o iltifata

İstanbul’a dönmek isterim ben. ‘’    der.

 

Hani olmaz ya açılsa göklerin rahmet kapıları, tanrım sorsa şu edna kuluna, ‘’ Ey kulum halînden şekva edersin, söyle nedir derdin? Dile bakalım ne dileyeceksen ‘’ dese, ne İstanbul’u isterim ne de bir yıldızı, tanrım derim, hikmetinden sual olunmaz, yetti çektiğim dünya azabı, ciğerim köz köz oldu hasret ateşinden, yanmadayım ki deniz ve gemi hasretinden Marmara çırası ne ki benim yanımda. Gel lütfet kerem eyle şu edna kuluna bir harap sefinede kaptanlık ihsan eyle ve dahi bende duran emanetini de tıpkı merhum beybaba Zeynel Abidin Doran’dan kabzettiğin gibi kabzeyle. Biliyorsun o büyük insanda Biscay’da gemisini çok büyük bir fırtınadan kurtarıp emin bir limana demirledikten sonra makine telgrafına makine tamam komutunu vermiş, baş makinist ana makineyi kapatırken kendi kalbide stop ederek ten kafesindeki can kuşunu azat etmişti. İşte tanrım senden tek niyazım budur. Her bir şeye kadirsin. Hayalimi hakikat eyle. Ne eksilir ki senin deryay-ı izzetinden?

 

H. Tuncay Alpman

10/03/2020