A.S.P.
parcababa-erce
İstanbul
22 Mayıs, 2024, Çarşamba
  • DOLAR
    32.21
  • EURO
    34.75
  • ALTIN
    2411.2
  • BIST
    10247.23
  • BTC
    61450.15$

Bilinçaltı Davranışlarınızı Nasıl Yönetir?

16 Mart 2023, Perşembe 13:40
reklam yerim makale içi

Daha önce Örgüt Psikolojisi Profesörü Adam Grant’ın Think Again: The Power of Knowing What You Don’t Know (Yeniden Düşün: Ne Bilmediğini Bilmenin Gücü) isimli kitabını okuyup size önyargılarla ilgili bir yazı yazmıştım. (https://www.denizticaretgazetesi.org/makale/onyargiliyim-desem-onyargili-oldugumu-dusunmem-de-bir-onyargi-mi-yoksa-4150). Bugün yine “önyargı” konusuna değineceğiz ama bu kez bilinçdışı davranışlar yönünden…

Kitabımız, Leonard Mlodinow’un Subliminal, yani Bilinçaltı isimli eseri. Kuantum mekaniği üzerine çalışmalarıyla da tanınan ABD’li fizikçi ve yazar Leonard Mlodinow (doğ.1954), yayınladığı kitap ve araştırmalar dışında film senaristliği yapıyor, ayrıca 2008-2010da Stephen Hawking ile birlikte Büyük Tasarım adlı kitap üzerine çalışmış.

Yazar, Carl Jung’dan şu alıntı ile başlıyor: “Bilinçli olarak farkına varmadığımız belli olaylar vardır; bunlar subliminal (bilinç eşiğinin altında) olarak adlandırılırlar. Kitap, algımızı genişleten subliminal etkiler; bilinçsiz zihinsel süreçlerimiz ve bu süreçlerin bizi nasıl etkilediği hakkında yazılmış. İnsan yaşantısını tam anlamı ile kavramamız için, bilinçli ve bilinçsiz davranışlarımızı da anlamamız gerekiyor. Kitap birçok araştırma ve bilimsel yargılar içeriyor. Ben sadece bir kısmından bahsedeceğim; zor ama hepsi okunursa daha güzel olur. Zira anlaşılması kolay değil ve bilimin yeni geliştiği bir konudur.

Jung, Freud ve başkalarının geçtiğimiz yüzyıl boyunca insan davranışının bilinçdışı boyutuna ilişkin kullandıkları yöntemler (iç gözlem, aleni davranışların gözlemlenmesi, beyin hasarı olan insanların incelenmesi, hayvanların beynine elektrotlar yerleştirilmesi vb) ancak muğlak ve dolaylı bilgiler sağlayabiliyor ama insan davranışının gerçek kökenleri hala bilinemiyordu. Artık karmaşık teknolojiler, beynimizin bilinçli zihnimizin altındaki faaliyetlerini (subliminal) anlayabilmemizi sağlıyor.

Linkini yukarda verdiğim yazıda  “Bildiğim ön kabullerimin olduğudur. Hangi konularda cahil olduğumu da biliyorum. Hatta birçok konuda hep geri dönerek değerlendirmelerimde etrafıma neleri yanlış yaptım diye soruyorum. Gençlerden ise feedforward talep ediyorum, aydınlanıyorum. Eğitimi mi de ihmal etmiyorum. Gerçi daha ziyade görüşme ve konuşmalarda dolaylı, bazen de talebimle birebir oluyor.” diye yazmıştım. Bakalım bu yazıda bizi nasıl bir son bekliyor?…

Bugünkü yazım Leonard Mlodinow’un Subliminal, yani Bilinçaltı (*)  isimli kitabından…

Jung, Freud ve diğerlerinin  geçtiğimiz yüzyıl boyunca insan davranışının bilinçdışı boyutuna ilişkin kullandıkları yöntemler (iç gözlem, aleni davranışların gözlemlenmesi, beyin hasarı olan insanların incelenmesi, hayvanların beynine elektrotlar yerleştirilmesi vb) ancak muğlak ve dolaylı bilgiler sağlayabiliyor. Ama insan davranışının gerçek kökenleri hala bilinemiyordu. Artık karmaşık teknolojiler, beynimizdeki bilinçli zihnimizin altındaki faaliyetleri (subliminal) anlayabilmemizi sağlıyor.

Böylece ilk defa bilinçdışının bilimsel yöntemlerle incelenmesini mümkün oluyor. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme beynin içinin ve dışının üç boyutlu resmini, beyindeki faaliyet düzeyinin bir milimetreye kadar çözünürlükteki haritasını çıkarıyor.

İnsanlar davranışlarının bilinçli olduğuna inanırlar, hatta hayvanların, bilhassa ev hayvanlarımızın davranışlarını da insanlaştırırız; mesela köpeğimiz seyahate çıkmamızı istemediği için bavulumuzun üzerine çıkar, postacıdan nefret etmek için iyi bir gerekçesi vardır gibi… Aslında beynimizde bilinçdışı ve bilinçli bir zihnimiz var, duygularımızın, yargılarımızın ve davranışlarımızın ne kadarının hangisinden kaynaklandığını söylemek zor, ayrıntılı olarak düşündüğümüz ve rasyonel olduğunu sandığımız, hayatımız üzerinde büyük etki yapması muhtemel, daha karmaşık ve asli davranışların da otomatik olabilmesi mümkündür.

Günümüzde alimler beyinde travmatik erken deneyimlerden (çocukluk/gençlik) kaynaklanan değişimleri tespit edebiliyor ve bu tür deneyimlerin beynin strese duyarlı bölgelerinde nasıl fiziksel değişimlere neden olduğunu anlayabiliyor. Bu tür çalışmalara dayanan modern bilinçdışı kavram “yeni bilinçdışı” olarak adlandırılıyor.

İnsan davranışları bilinçli ve bilinçdışı düzeyde, devamlı bir algı, duygu ve düşünce akışının ürünüdür. Bilinçli düşünce bir araba tasarlamak gerektiğinde çok yararlı olabiliyor, fakat iş bir tehlikeyi bertaraf etmeye gelince mesela yılan sokması, sadece bilinçdışımız bizi koruyabiliyor. Fiziksel ve sosyal dünyada yaşarken algı, hafıza, dikkat, öğrenme ve yargı gibi pek çok süreç bilinçdışında değerlendiriliyor.

Alimler beyinde önyargı için “dorsal stiratum” dedikleri bir alan belirlemişler. Önyargının beyinde bir yeri olduğunun kanıtı var yani.  Araştırmalar insanların genelde “az yetenek ve fazla özgüven” ile davranmaya yatkın olduğunu gösteriyor. Örneğin, bir araştırmada sinemada deneklere tat/kap kombinasyonuna göre seçim imkanı tanındığında insanlar ne yiyeceklerine kabın büyüklüğüne göre karar vermişler. Bu, reklamcıların paket tasarımı, porsiyonun büyüklüğü, menüdeki açıklamalar gibi “çevresel” etmenlerle bizi bilinçsiz olarak etkilediği görüşünü destekliyor. Şaşırtıcı olansa, bu etkinin boyutları ve insanların manipüle edilebilecekleri düşüncesine inanmaya olan dirençleridir. Bunların başkalarını etkileyebileceğini kabul etsek bile, genellikle bizim müstesna olduğumuza inanıyoruz.

Çevresel etmenler bir yiyeceğin tadını nasıl bulacağımız konusunda da çok güçlü bilinçdışı bir etki yapıyor. Örneğin, şık restoranların menülerindeki iddialı terimler insanları bu seçenekleri ısmarlamaya teşvik ediyor ve daha lezzetli olduğuna inandırıyor. Hatta araştırmalar, okunması zor yazı karakterleri ile yazılan yani anlaşılması zor olan bilginin, konu hakkındaki yargılarımızı müspet etkilediğini gösteriyor.

Yeni bilinçdışını araştıran bilimsel çalışmalarda yargılayışımızda ve algılayışımızdaki acayipliklerin, beynimizin ilgili bilgiyi otomatik olarak işleme biçiminden kaynaklanan hatalardan oluştuğunu ortaya koyuyor.  Bilgisayarlardan farklı olarak beynimiz birbiriyle paralel olarak ve karmaşık karşılıklı etkileşimlerle çalışan ve çoğunluğu bilincimiz dışında çalışan modüllerden oluşuyor.

Bu araştırmalar insanların ilgisiz faktörlerin yani geleneksel ekonomistlerin dikkate almadığı bilincinde olmadığı arzularının ve güdülerinin bir şekilde etkisinde kaldıklarını gösteriyor. Üstelik denekler kararları hakkında sorgulandıklarında, bu faktörlerin etkisi altında kaldıklarının hiçbir şekilde farkında olmadıkları anlaşılıyor. Ürünleri kutularına, kitapları kapaklarına ve hatta kurumların yıllık raporlarını basıldıkları parlak kağıtlara göre değerlendiriyoruz. Örneğin para ile ilgili kararlar verirken dahi klasik ekonominin öngördüğü şekilde mantıklı ve bilinçli kararlar vermiyoruz. Araştırmacılar borsada yatırımcıların adı kolay telaffuz edilen şirketlere daha kolay yöneldiğini gösteriyor. Ayrıca güneşli ve bulutlu havaların hisse senedi fiyatlarını etkilediği anlaşılıyor , farkında olmadan yapıyoruz bunu!

Bilim insanları yüzyıllardır “gerçekliğin” doğasını ve içinde yaşadığımız dünyanın gerçek mi yoksa bir yanılsama mı olduğunu tartışıyor. Fakat modern sinir bilimi bize bütün algılarımızın, bir bakıma, birer yanılsama olduğunu öğretiyor. Bilinçdışımız yalnızca duyusal verileri yorumlamakla kalmıyor, onları olduklarından farklı, daha iyi hale getiriyor. Bunun nedeni, duyularımızın gönderdiği verilerin kötü kalitede ve eksik olabilmesi  kullanılabilmeleri içinse düzeltilmeleri gerektiği. Bu işlemler bilinçdışında gerçekleşiyor ve imajları tıpkı bir kamera tarafından kaydedilmişler gibi pürüzsüz ve net bir şekilde görmemizi sağlıyor. İşitme duyumuz da benzer bir şekilde çalışıyor. İşitsel verilerdeki boşlukları da bilinçdışı bir şekilde dolduruyoruz. Ses birimsel iyileştirme, sözcüklerini işittiğimiz cümlenin anlamına bağlı olduğu için, cümlenin başında ne işittiğimizi sandığımız cümlenin sonunda gelen sözcüğü etkileyebiliyor. Örneğin beyin uygun sessiz harfleri ekleyerek sözcüğü tamamlayabiliyor.

Özetle, her insanın zihni bir bilimci olarak, çevremizdeki dünyanın, beynimizin duyularımız aracılığı ile tespit ettiği gündelik hayatın bir modelini yaratıyor. Algıladığımız dünya, karakteri ve özellikleri açısından gerçek verilerin ürünü olduğu ölçüde  bilinçdışı zihinsel işlemlerimizin de sonucu olan, yapay olarak kurulmuş bir ortam.  Bu da bizi görüntüden anılara kadar karşılaştığımız insanları nasıl yargıladığımız sorusuna götürüyor. Diyelim ki yeni biriyle tanıştınız. Aranızda kısa bir sohbet oldu ve kişinin görünümüne, giyim tarzına, ait olduğu etnik gruba, aksanına, jestlerine dayanarak bir değerlendirme yaptınız. İyi ama oluşturduğunuz resmin yani yargınızın ne kadar doğru olduğundan nasıl emin olabilirsiniz?

Kendi gündelik yaşantımızda kendi hatırladıklarımıza ne kadar güvenebiliyoruz? Aslında kusursuz hatırlama yeteneği yerine, muazzam miktardaki bilgiyi işleme ve üstesinden gelme yeteneğimiz var. Zihnin karşı karşıya olduğu ve bilinçdışının çözümlediği sorun, gelen veriler toplamını elekten geçirmek ve hakikaten sizin için önemli olan kısımlarını korumak oluyor. Yıllar sonra bir anıyı anlatmanız gerektiğinde, ayrıntıları bilinçdışınız tarafından eklenmiş olarak hatırlıyorsunuz.

Bir sahneye (görüş  açımızdaki herhangi bir uyarana) baktığımız zaman, bir fotoğrafa benzeyen, net, sınırları belirgin bir resim gördüğümüzü sanıyoruz, ama aslında resmin yalnızca küçük bir kısmını açıkça görebiliyoruz ve geri kalanının subliminal beynimiz tamamlıyor. Beynimiz aynı hileyi hafıza için de kullanıyor. Doğru hatırladığımızdan çok emin olduğumuz herhangi bir anımız aslında hatalı olabiliyor.

İnsanlar sosyaldir. Alimler sosyal acının aynı zamanda beynin “anterior singulat korteksi” ile bağlantılı olduğunu keşfediyorlar; bu yapı aynı zamanda fiziksel acının duygusal bileşeni ile ilişkili olarak ortaya çıkıyor. Sosyal olarak reddedilmek sadece duygusal acıya yol açmakla kalmıyor, fiziksel varlığımızı da etkiliyor. Bazı bilim adamları sosyal etkileşime duyulan ihtiyacın, insanın üstün zekasının ardındaki itici güç olduğuna inanıyor. Bizler, birleşip grup oluşturuyor ve karmaşık faaliyetler esnasında eşgüdüm içinde hareket diyoruz. Bizi hayvanlardan asıl ayıran bir niteliğimiz de sosyal zekamız olabilir. Özellikle de biz insanlara özgü gibi görünen, başkalarının ne düşündüğünü ve ne hissettiğini anlama yeteneği olan “Zihin Teorisi” yeteneği ile başka insanların davranışlarını hissetmek, mevcut ve gelecekteki koşullarını dikkate alarak, o insanların davranışlarının nasıl devam edeceğini kestirmek gibi çok önemli bir güce sahibiz. Mesela son dünya kupasında Messi’nin topun bir sonraki safhada nerede olacağı ve rakibin davranışını doğru tahmin ettiğini bizzat gözlemledim, bunu da yazdım. 

Temel zihin teorimiz ilk yılda oluşuyor ve dört yaşına geldiğimizde, yaklaşık bütün çocuklar başkalarının zihinsel durumlarını değerlendirecek yeteneğe sahip hale geliyor. Zihin teorisi bozulduğu zaman ise (otizmde olduğu gibi) bireyin toplum içinde işlevi zorlaşıyor.

Zihin teorisinin ölçütlerinden birine niyetlilik deniyor. Ruh halini yansıtma; inanç ve arzularını yansıtma yeteneğine sahip bir organizma “birinci dereceden niyetli” diye tanımlanıyor: Annemin rostosundan bir tabak almak istiyorum. Fakat bir başkasını bilmek,  kendinizi bilmekten, çok farklı bir yetenek olarak ortaya çıkıyor ve “ikinci dereceden niyetli” bir organizma bir başkasının ruh haline ilişkin bir inanç oluşturabiliyor: Oğlumun rostomdan bir ısırık almak istediğine inanıyorum. “Üçüncü derece niyetli”likte, bir kişinin ikinci bir kişinin ne düşündüğünü, düşündüğüne dair muhakeme yapılabiliyor. Annemin, oğlunun rostosundan bir ısırık almak istediğini düşündüğüne inanıyorum. Bu böyle sürüp gidiyor. Örneğin edebiyat yapmak için dördüncü dereceden niyetlilik gerekiyor, çünkü yazarlar dördüncü dereceden niyetlilikle ilgili kişisel deneyimlerine dayalı yargılamalarda bulunuyorlar: Bu sahnedeki ipuçlarının okuyucuya Horace’ın Mary’nin kendisine terk etmeye niyetlendiğini düşündüğünü düşündüreceğini düşünüyorum.  Primatlar birinci ve ikinci dereceden niyetlilik gösterirken, insanlar üçüncü ve dördüncü dereceden niyetlilikle meşgul oluyor ve altıncı dereceden niyetlilik becerisine sahip oldukları söyleniyor. Başarılı liderler, politikacılar kaçıncı dereceden niyet okuma  maharetine sahipler acaba?

Günümüzün sinirbilimcileri beynin işlevlerine, fizyolojisine ve evrimsel gelişimine bağlı olarak alimlerin beynin farklı yapılarının düşüncelere, duygulara ve davranışlara nasıl katkıda bulunduklarını araştırma imkanı sunuyor ve  fMRI yardımı ile sosyal psikoloji, bilişsel psikoloji ve sinirbilim birleşiyor ve sosyal sinirbilim doğuyor.

İnsanlar konuşmanın yanı sıra ona paralel giden, sözlü olmayan bir iletişimi de sürdürüyor ve bu yolla verilen mesajlar dikkatle seçilen sözcüklerden çok daha fazlasını açığa vurabiliyor, hatta kimi zaman onlarla çelişebiliyor. Sözlü olmayan işaretleri okumanın büyük kısmı hem bilinçli farkındalığımızın hem de kontrolümüzün dışında otomatik gerçekleşiyor. Sözlü olmayan işaretler aracılığıyla, farkında bile olmadan, kendimiz ve ruh halimiz hakkında pek çok bilgi veriyoruz. Yaptığımız jestler, vücudumuzun duruşu, yüzümüzün ifadeleri ve konuşmamızın sözlü olmayan nitelikleri; başkalarının bizi nasıl gördüğünü etkiliyor. Ailemizle, arkadaşlarımızla, işverenlerimizle ve hatta anket uygulanan pazarlama odak gruplarıyla iletişimdeyken ister farkında olarak ister istemeden beklentilerimizi belli ediyoruz ve onlar da genellikle bize bu beklentileri haklı çıkaracak şekilde karşılık veriyorlar. Yüz ifadeleri oluşturmak ve onları tanımak yönündeki kabiliyetimiz doğumda başlıyor. Küçük bebekler duygularını ifade etmek için yetişkinler gibi aynı yüz kası hareketlerini yapıyorlar. Yüz ifadelerimiz standart bir donanım gibi; bütün insanlar bu yetenekle doğuyorlar ve büyük ölçüde doğamızın ve varlığımızın bilinçdışı kısmının bir parçası olduğu için, duygularımızın aktarımı doğal bir şekilde oluyor, oysa onları saklamak, “poker face” olmak büyük çaba gerektiriyor. Sözel olmayan bir iletişim şekli ile elde edilen sosyal egemenlik korkudan ziyade hayranlığa dayalı ve sosyal başarılarla kazanılıyor. Sözel olmayan iletişim pek çok açıdan sözcüklerimizden daha zengin ve daha köklü bir sosyal dil, anlayış oluşturuyor. Sözel olmayan işaretleri algılayışımız, vücut dili ve eşlik eden hareketler, karşımızdakinin duygusunu doğru bir şekilde  algılamamızı sağlayacak yeteneği harekete geçirmeye yetiyor.

Günümüzün sosyal psikologları sözel olmayan iletişimimizi üç temel türe ayırıyorlar: Bir kategori vücut hareketleri ile ilgili (yüz ifadeleri, duruş, göz hareketleri); bir diğeri dil ötesi diye adlandırılıyor (konuşmamızın niteliğini ve sesimizin perdesini, duraksamalarımızın sayısını ve süresini ve çıkardığımız gırtlak temizlemeyi içeriyor); son olarak konuştuğumuz kişi ile aramızda bıraktığımız mesafe yani kişisel alanın kullanımı. Özetle bilinçli olarak anlamasak bile, sözel olmayan işaretlere ilişkin bir bilgi deposu gibi olduğumuz söylenebiliyor.

Bir başka örnek de ses. Kişinin sesinin tonundan, niteliğinden ve ahenginden çok çeşitli işaretler alıyoruz. Bir araştırmada tiz perdeden sesler, daha pes seslere kıyasla daha az samimi, daha az empatik, daha az kudretli ve daha gergin olarak algılanıyor. Konuşma temponuzu biraz hızlandırmak daha zeki ve ikna edici görünmenizi sağlayabiliyor.

Araştırmacılar deneklerinin yekdiğerine dokundukları zaman, dokunmadıkları zamana kıyasla daha başarılı olduklarını buluyorlar. Dokunmanın bir dilekçeyi imzalamayı kabul edenlerin, markette kendilerine tattırılan yiyecekleri satın almak isteyenlerin vb. sayısını artırdığı görülüyor. 2010 yılında Berkeley Üniversitesi’nde yapılan araştırmalarda basketbol sporunu incelediklerinde takım  arkadaşları arasında en çok dokunma olan (yumruk tokuşturma, beşlik çakma, takım kucaklaşması gibi) takımların en çok işbirliği yapan ve en çok kazanan takımlar olduğunu ortaya çıkarıyor. Dokunmak toplumsal işbirliğini ve bağlılığı arttırmakta çok önemli bir araçmış gibi görünüyor. Özetle, insanlar hakkında vardığımız yargıların pek çoğu; ses, yüz, yüz ifadesi, duruş ve diğer sözel olmayan özellikler gibi yüzeysel niteliklere dayalı olarak şekilleniyor.

Araştırmalara göre sınıflandırma beynimizin bilgiyi daha etkin bir şekilde işlemek için kullandığı bir taktik olarak düşünülüyor. Çevremizde bulunan her şeyin ve herkesin her bir ayrıntısını gözlemleyecek ve değerlendirecek kadar geniş bir zihinsel kapasitemiz bulunmuyor. Bunun yerine, o nesneyi bir kategoriye sokmamızı sağlayacak, gözlemlediğimiz birkaç özelliği kullanıyoruz ve sonra nesneye dair değerlendirmelerimizi o nesnenin kendisinden ziyade, ait olduğu kategori üzerinden yapıyoruz. Bu suretle tepkilerimizi hızlandırıyoruz. Nesneleri gruplara bölmüş olmamız, tek başına o nesnelere ilişkin yargılarımızı da etkileyebiliyor. Bilinçdışı zihin, muğlak farklılıkları ve zor fark edilen nüansları kolayca anlaşılır farklara dönüştürüyor. Bilinçdışı zihnin amacı, ilgisiz ayrıntıları yok ederken, önemli olan bilgileri korumak. Bu başarı ile yapıldığında yaşadığımız ortamı sadeleştirmiş ve içinde yol almayı daha kolay ve hızlı hale getirmiş oluyoruz. Ancak uygun olmayan bir biçimde yaptığımızda, nasıl ve hangi kritere göre tespit edebileceksek algılarımızı, kimi zaman başkalarına zarar verecek şekilde çarpıtmış oluyoruz. Mesela; belli bir ırk veya etnik gruptan insanları, belli bir spor kulübünün taraftarlarını olduklarından çok daha benzer sayma algısına düşebiliyoruz, genelleme yapıyoruz.

1980’li yılların ortalarına kadar pek çok psikolog ayrımcılığın genellikle beynin kategorize etmeye yönelik hayati eğilimiyle ilgili önlenemez bilişsel süreçlerden kaynaklanmadığını, daha ziyade bilinçli ve kasıtlı bir davranış olduğunu düşünüyordu. Ancak 1998 yılında Washington Üniversitesi’nde yayınlanan bir makale, bilinçdışı sınıflandırmaya ait somut kanıtlar içeriyor. Özetle, bir başka insana ait değerlendirmeniz size mantıklı ve bilinçli gelse de ağırlıklı olarak otomatik, bilinçdışı süreçlerin ürünü; sorun, kategorize etmekten nasıl vazgeçeceğimiz değil, bunu her bir bireyi gerçekte oldukları kişiler olarak görmemize engel olacak şekilde insanları kategorize ettiğimiz zamanlarda, yaptığımızın farkına varabilmemizdir.

Günümüzde bir kategoriye ait olarak kabul edilen ya da öne çıkarılan bir karakter özelliğini fırsat olarak kullanmanın yanlış olduğu düşünülmektedir. Fakat bilinçdışı önyargı meselesini henüz anlamaya başlıyoruz. ABD’de ırk, renk, din, cinsiyet nedenleriyle ayrımcılığa uğradığını iddia eden insanlar, yalnızca farklı muamele gördüklerini değil, ayrıca gördükleri muamelenin maksatlı olduğunu kanıtlamak zorundalar. Tespit edilmesi zor olan mevzu ise tüm bunlara sebep olanın insanın  kendisinden bile gizli olan ve fark edilmesi zor bilinçdışı ayrımcılık ve bilinçdışı önyargılara sahip olduğudur. Yani bilinçdışı önyargılarımızın üstesinden gelmek için çaba göstermemiz gerekiyor. Bir kategorinin mensupları ile defalarca temas etmemiz, toplumun o kategorideki insanlara atfettiği negatif özelliklere karşı bizde panzehir etkisi yapabiliyor.

Bir gruba ait olduğumuzu hissettikten sonra, bu grupta bulunan başkalarının görüşleri düşüncelerimize sızıyor ve dünyayı algılama biçimimizi etkiliyor. Psikologlar buna “grup normları” diyor. Kendimizi bir grubun üyesi olarak görmemiz, bütün insanları biz ya da onlar olarak ayırmamıza neden oluyor. Bu ortak kimlik grubun başarılarını da başarısızlıklarını da kendimizinki gibi görmemize neden oluyor. Hatta sosyal ve işle ilgili alışverişlerimizde iç grup mensuplarımızı kayırmak eğiliminde oluyoruz. Grup temelli sosyal kimliklerimiz onlara karşı ayrımcılık yapmamıza neden olacak kadar güçlü oluyor. Pek çok şirket müşterileri arasında bir grup kimliği yaratmak amacıyla reklam yapmayı etkili buluyor. Bu ticari iletişim sayesinde Apple, BMW kullanmak gibi sınıflamalara hak ettiğinden çok daha kapsamlı alanlarda anlamlılarmış gibi davranıyoruz.

Demek ki hepimizin birden fazla kişiliği bulunuyor. Gün içinde koşullara, içinde bulunduğumuz toplumsal ortama ve hormon seviyemize göre başka insanlar oluyoruz. Karakterimiz silinemez bir şekilde üzerimize damgalanmış değil, dinamik ve değişkenmiş; bilinçaltımızdan ve çevreden etkileniyoruz.

Peki kendimizi ne kadar doğru algılayabiliyoruz? Psikologlar şişirilmiş öz değerlendirme eğilimimizi “ortalamadan iyi olma tepkisi” olarak adlandırıyorlar. Bir araştırmada, aslına bakılırsa, hastalarına zatürre teşhisi koyan doktorlar teşhislerinin doğruluğu konusunda ortalama %88 güven duyduklarını belirtiyorlar, fakat yalnızca vakaların %20 sinde doğru teşhis koydukları anlaşılıyor. Bu tür şişinmeler kurumsal dünyada da geçerli. Çoğu şirket yöneticisi, şirketi kendisi yönettiği için şirketlerinin başarılı olma olasılığının aynı iş kolundaki başka şirketlerden daha fazla olduğunu düşünüyor ve CEOlar aşırı özgüvenli davranabiliyor. İronik olan taraf ise, insanlar şişirilmiş öz değerlendirme ve aşırı özgüvenin bir sorun olabileceğini anlayabiliyorlar, fakat sadece başkalarında!

Arzu ettiklerimizin doğru olduğuna inanmak ve sonra da onları haklı göstermek için kanıt aramak psikologların “güdülenmiş muhakeme” dediği durum, kendi iyiliğimize ve yeterliliğimize inanmamız, denetimi elimizde tuttuğumuzu hissetmemiz ve kendimizi genel olarak fazlaca olumlu değerlendirmemiz için bize yardımcı oluyor. Güdülenmiş muhakeme bilinçdışı olduğundan; kendi çıkarlarımıza uygun kararlar alırken bile, önyargılardan yahut kendi çıkarlarımızdan etkilenmediğimizi samimiyetle iddia edebiliyoruz. Güncel beyin görüntüleme araştırmaları beynimizin, duygularımızla ilgili verileri değerlendirirken, otomatik olarak isteklerimizi, hayallerimizi ve arzularımızı hesaba kattığını gösteriyor. Tercih ettiğimiz sonucun lehine kanıtları kabul edecek şekilde ölçütlerimizi değiştirmek, subliminal zihnin güdülenmiş muhakeme araçlarından yalnızca biri derken bana her seçimi kaybeden ve sonrasında aslında seçimin galibi biziz diyen bir eski siyasiyi hatırlattı. Dünyaya bakış açımızı, öz değerlendirmemiz de dahil olmak üzere desteklemek için bulduğumuz yollar arasında; değişik kanıtlara atfettiğimiz önemi işimize geldiği gibi ayarlamak ve kimi zaman aleyhteki kanıtları bütünüyle görmezden gelmek var. Örneğin bir futbol maçını kazandıktan sonra taraftar takımının oyunu ile böbürleniyor, ancak kazara bir yenilgiden sonra kötü talihe ve hakemlere yükleniyor. Hatta araştırmalar, bir işi bitirmek için ne kadar zamana ihtiyacımız olduğuna ilişkin tahminlerimizin doğrudan o işin erken tamamlanmasını ne kadar istediğimize bağlı olduğunu gösteriyor; bu da mühendislik yanılgısı olmalı!

Ama büyük sorunlarla karşı karşıya iken, mesela işini kaybetmek, kemoterapiye başlamak, büyük bir afetin yol açtığı yıkımın üstesinden gelmek vb.  olaylar karşısında insan zihninin doğal iyimserliği, sahip olduğumuz en büyük armağandır.

ORTAK AKIL – ORTAK BİLİNÇ var mı, diye soruyorum kendime?

Düşünsenize telsiz, telefon gibi birçok buluş dünyada neredeyse aynı zamanda farklı kıtalarda birçok kişi tarafından bulunmuştur. Yani Graham Bell telefonu bulan değil ilk karşıdan gelen aramaya “alo” deyip tescil ettiren kişidir, desem yeridir. Keza soğuk savaş esnasında on yıllarca iletişimin her türlüsü yasaklanmış iken nükleer, uzaya gidiş gibi bilimsel gelişmeler her iki kutbun alimleri tarafından başarılmıştır. Bugün ise Pakistan, Hindistan, İsrail, İran bile nükleer güç sahibidir.

ORTAK BİLİNÇe örnek olarak Batı felsefesi ve düşüncesinin tarihi gelişimi diyalektik olarak incelendiğinde tez/antitez dünyayı önce sıcak savaşa (faşizm), sonra soğuk savaşa (komünizm), şimdi ise artan iletişim ile deglobalizasyona (paydaş kapitalizm-demokrasi) sürüklemiştir,  diyebilir miyiz?

YANLIŞI SEVMEK-NARSİST CAZİBE

Sanki bu da toplumsal günahlarımızdan biri… Zira hep tekrarlıyoruz. “Onlara yaptıkları güzel gösterildi ve gittikçe azgınlaştılar. Bu da onları helaka götürdü” diye anlatıyor Kuran geçmiş kavimlerden bahsederken. Yine geçmiş kavimleri tarif ederken onların kesin inançları, önyargıları ve kendini beğenmiş, etrafının farkında olmayan/değer vermeyen tavırları ile aşırı bencil ferdiyetçi bir toplum haline geldiklerini söylüyor. Peki bugün durum nedir ?

Önyargı değil ama unutmak, benzetmek ve hatta bazı ön kabullerimiz olmasaydı ne zor olurdu mutlu yaşamak!?!

 

(*) Mlodinow L. (2013). Subliminal: Bilinçdışı davranışlarınızı nasıl yönetir, Okuyan Us Yayınları, s.328.  Benzer kitapları okuduğunuzda bilinçaltı, bilinçdışı gibi sözcüklerin subconscious, unconscious, subliminal gibi İngilizcelerinin yerine kullanıldığını görürsünüz. Aslında İngilizce kitaplarda da bu terimlerinin kullanımında bir karmaşa olduğunu gördüm. Tartışmalarımızda anladım ki bunun nedeni bir uyaranı, farkındalıklı bir şekilde algılamakla, farkındalıksız  bir şekilde algılamak; yani beynimize kaydetmek  arasında fark olması; hatta uyaranın duyu eşiğimizin altında beynimizi kazımakla kazımamak arasında da fark olmasıdır. Genellikle uyaranın farkındalıklı algılanıp beyne kaydedilmesine (bir amaca yönelik ya da istemsiz olsun)  subconscious ya da unconscious deniyor, farkındalıksız algılanıp (eğer varsa) beyne kaydedilmesine ise subliminal deniyor. Bu kitapta yazar bu terimleri bir ayrım gözetmeksizin  birbiri yerine kullanmış.       

Murat ÜLKER

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.