Ege mi, "Adalar Denizi" mi?
09 Temmuz 2026, Perşembe 17:17Denize hangi adı verirseniz verin, rotayı adlar değil, hukuk ve coğrafya çizer.
Prof. İskender Pala'nın İsteği
Geçtiğimiz hafta katıldığım " Denizcilik Zirvesi"nde, ilk gün kürsüde değerli bir edebiyat insanı da vardı. Prof. Dr. İskender Pala idi bu isim. Kendisini tanımayan okura kısaca hatırlatmak isterim. Divan şiirini akademinin tozlu raflarından indirip geniş kitlelere sevdiren kişidir Sayın Pala. Üstelik denize de yabancı değildir. Gençliğinde Deniz Kuvvetlerimize katılmış, uzun yıllar üniformasını giymiş, deniz tarihimizin arşivlerinin derlenip toparlanmasında emeği geçmiş, Osmanlı deniz tarihine dair değerli eserler kaleme almış bir isimdir ayrıca da. Romanları yüz binlerce okura ulaşmış olup 2013 yılında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne de layık görülmüştür. Kısaca karşımızdaki isim, ne denizden ne tarihten ne de kelimelerin gücünden habersiz birisi değildir. Tam tersine, kelimelerin gücünü belki de hepimizden iyi bilen biridir.
İşte bu birikimli isim, o gün kürsüden, armatöründen kaptanına, akademisyeninden bürokratına denizcilik camiasının seçkin bir dinleyici kitlesine br çağrı yaptı ve dedi ki; “Bu denize ‘Ege’ demeyelim atalarımız ona ‘Adalar Denizi’ der idi; biz de öyle diyelim”. Çağrısını, kendisinden beklendiği üzere, tarih ve edebiyat birikiminin süzgecinden geçmiş bir belagatle yaptığında salondan alkışlar yükseldi. İtiraf edeyim, ben de o alkışların içindeki samimi duyguya saygı duydum. Bir milletin kendi tarihine, kendi diline, kendi adlandırmalarına sahip çıkma arzusu asil bir duygudur ve bunun küçümsenmesi haksızlık olur.
Ne var ki, alkışlar dinerken benim zihnimde sorular da birikmeye başlamıştı. Çünkü ben o salonda sadece bir edebiyat okuru olarak ve acizane bir yazar olarak bulunmuyordum. Ömrünü denizde geçirmiş bir kaptan, deniz hukuku eğitimi almış bir denizci ve Ege ile Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanları sorunlarını yıllardır çalışan bir araştırmacı olarak oturuyordum. Ve mesleki refleksim bana şunu anlatmaya çalışıyordu bir yandan da: Bir denizin adı, yalnızca bir kelimeden ibaret değildir. Hele ki o deniz, iki devlet arasında yarım asırdır süren, karasularından kıta sahanlığına, hava sahasından adaların silahsızlandırılmış statüsüne uzanan bir uyuşmazlıklar yumağının ta kendisi haline gelmiş ise.
Sorularımdan en öne çıkanları şunlardı: "Adalar Denizi" adı, tarihimize bir dönüş müdür, yoksa bugünkü hukuki mücadelemizin diline istemeden sokulmuş bir çelişki midir? Adalar, bugün kimin egemenliğindedir? Bu denizi "adalar üzerinden" tanımlamak, adaların günümüzdeki sahibine dolaylı bir paye vermek anlamına gelir mi? Uluslararası hukuk bir denizin adına bakar mı? Bir tarihçinin haklı hassasiyeti, bir devletin dış politika tercihi haline gelmeli midir veya bir tarihçi bunu öyle sunabilmeli midir? Sunabilmesi için hangi süzgeçlerden geçmelidir?
Bu yazı, işte bu soruların peşinden gidecek. Baştan söyleyeyim ki amacım Sayın Pala ile polemiğe girmek değildir. Kendisine hem meslek büyüğüm sayılacak deniz geçmişi hem de kültür hayatımıza katkıları nedeniyle saygım tamdır. Amacım, onun kürsüden bir kültür adamı zarafetiyle dile getirdiği öneriyi, hak ettiği ciddiyetle masaya yatırmaktır. Zira bir öneriye gösterilebilecek en büyük saygı, onu (yalnızca) alkışlamak değil, onu düşünmektir.
Sokrates Yöntemi
Okur, bu yazının sonunda benden kesin bir hüküm beklerse, şimdiden uyarayım ki bunu bulamayacaktır. Bu bir yüzleşmekten kaçış olmayıp bilinçli bir tercihtir. "Doğu Akdeniz Sorunu" adlı kitabımın önsözünde de yazmıştım. Nasıl ki bilge Sokrates bilgilerini doğrudan sunmak yerine muhataplarına sorular sorarak onları bilgiyle buluşturuyor idiyse, benim de yazıda gözettiğim temel ölçüt, fikir belirtmekten çok, okurun kendi fikrini oluşturmasına yarayacak altyapıyı sunmaktır. Kaldı ki gerek konuşmalarımda gerek yazışmalarımda da buna dikkat ederim. Çünkü kanaat pazarlamak kolaydır ama kanaati oluşturacak zemini döşemek zahmetlidir. Ben her zaman zahmetli olanı ama kişileri düşündürmeye sevk edip onları kendi tercihleriyle buluşturmaya yardımcı olan patikayı seçerim, bu yazı da bunun bir istisnası olmayacaktır.
Bu yöntemin bir gereği olarak, yazı boyunca her iki görüşün de en güçlü hâlini ortaya koymaya çalışacağım. "Adalar Denizi" diyenlerin tezlerini, onların en yetkin sözcüsünün savunacağı biçimde savunurken isimlendirme "Ege kalsın" diyenlerin tezlerini de aynı hakkaniyetle ortaya koyacağım. Zayıf adamla güreşip galip gelmek, pehlivanlık sayılmaz. Her görüşü en pehlivan hâliyle ringe çıkaracağız; hakem ise okurun kendisi olacak.
Bir hususu daha belirtmek isterim. Bu tartışma, kimilerinin sandığı gibi geçtiğimiz hafta o zirve salonunda doğmuş sadece orada ortaya konmuş değildir. Türk Tarih Kurumu ile Dokuz Eylül Üniversitesi'nin 2017'de ortaklaşa düzenlediği Uluslararası Ege Adaları Sempozyumu'nda "Ege" yerine "Adalar Denizi" adının kullanılması kararlaştırılmıştır. Deniz Kuvvetlerimizin kaynaklarında denizin "tarihî adının Adalar Denizi olduğu" kayda geçirilmiştir. Atatürk Araştırma Merkezi "Adalar Denizi" başlığını taşıyan yayınlar yapmıştır. Nihayet Millî Eğitim Bakanlığı yeni müfredatında "Ege Denizi" yerine "Adalar Denizi" ifadesine yer vermiş ve dönemin Millî Eğitim Bakanı bu tercihi "Lozan imzalandığında Ege Denizi diye bir kavram yoktu" sözleriyle savunmuştur. Bu adımın Yunan basınında sert tepkilerle, "propaganda" nitelemeleriyle karşılandığını da not edelim. Buna karşılık, aynı tartışmada denizci akademisyenlerden Pîrî Reis Üniversitesi öğretim üyesi Emekli Tuğamiral Alaettin Sevim gibi isimler, ad değişikliğinin uluslararası deniz hukuku bakımından sakıncalarına dikkat çeken ciddi uyarılar kaleme almışlardır.
Demek ki karşımızda, sadece bir edebiyatçının nostaljik hevesi değildir, durmakta olan. Devlet kurumlarının bir kanadının fiilen benimsemeye başladığı, diğer kanadının ise ihtiyatla karşıladığı, canlı ve katmanlı bir politika tartışması bulunmaktadır karşımızda. Tartışmanın taraflarında tarihçiler, amiraller, hukukçular, eğitimciler ve diplomatlar vardır ve böyle bir tartışma, slogana değil, muhasebeye layıktır.
O hâlde muhasebeye başlayalım. Ve her sağlam muhasebe gibi, en baştan başlayalım: Bu denizin adı, tarih boyunca neydi?
Aigaion'dan Arşipel'e
Coğrafi adlar, üzerine yazıldıkları haritalar gibi eskir, yıpranır, değişir. Bugün "Ege" dediğimiz deniz, tarih boyunca belki de dünyanın en çok ad değiştiren denizlerinden biridir. Bu adların her biri, bir dönemin dünya görüşünün, bir devletin egemenlik alanının, bir denizci milletin günlük dilinin izini taşır.
Antik Yunan kaynakları bu denizi "Aigaion Pelagos" diye anar. Adın kökeni konusunda ise antikiteden bu yana bir uzlaşma yoktur. En yaygın anlatı, mitolojiktir. Atina Kralı Aigeus (Egeus), oğlu Theseus'un Girit seferinden ölüm haberini aldığını sanarak kendini denize atmış, deniz de adını bu talihsiz kraldan almıştır. Bir başka görüş, Ege ismini Yunanca "dalgalar" anlamına gelen "aiges" sözcüğüne bağlar. Üçüncü bir görüş, "pelagos" sözcüğünden hareketle, Yunanlılardan önce bu havzada yaşamış Pelasg halkının hatırasını arar. Dördüncü ve bizim açımızdan ilginç bir tez ise bir dilbilimciye aittir. "Türkiye'deki Tarihsel Adlar" adlı anıtsal çalışmasında Bilge Umar, "Ege" adının Yunanca ile açıklanamadığını, Anadolu'nun kadim halklarından Luvilerin dilinden kalma olabileceğini ileri sürer. Bu teze göre Aigeus efsanesi, kökeni unutulmuş bir ada sonradan uydurulmuş bir açıklamadır ve zaten coğrafyamızda örneği bolca mevcuttur. Görüldüğü gibi, daha işin başında ezber bozulmaktadır. "Ege" adının tapusu, sanıldığı kadar kesin biçimde Yunan mitolojisinin tekelinde değildir.
Orta Çağ'a geldiğimizde ise sahneye bir başka ad çıkar: "Arcipelago." Yunanca "arkhi" (baş, ana) ile "pelagos" (deniz) sözcüklerinden türetilen bu kelime, ilginçtir, Orta Çağ öncesi Yunanca belgelerde görülmez. Kelimeyi dolaşıma sokan, bu denizde ticaret kolonileri kuran Venedik ve Ceneviz'in İtalyancasıdır. Daha da ilginci ise şudur. "Archipelago" bugün dünya dillerinde "takımada" anlamına gelen bir cins isim olsa da kelimenin ilk ve asıl anlamı, özel bir kavram olup doğrudan doğruya bu denizi, bugünkü Ege'yi ifade eder. Nitekim yabancı kaynaklarda kelime tek başına ve büyük harfle yazıldığında kastedilen, Ege Denizi'dir; başka takımadalar ise "Indonesian archipelago", "Canadian archipelago" gibi mutlaka bir sıfatla anılır. Yani dünya, "takımada" kavramının kendisini bu denizden öğrenmiştir. Bu etimolojik ayrıntının, yazının ilerleyen bölümlerinde hukuki bir ağırlık kazanacağını şimdiden not edelim.
Burada Türk deniz isimlendirme geleneğinin kendine özgü mantığını da hatırlamak gerekir. Atalarımız denizleri çoğu kez renklerle anmıştır. Karadeniz, Akdeniz, Kızıldeniz. Dilbilimde yaygın bir görüşe göre bu renkler yalnız suyun rengini değil, eski Türk yön sembolizmini de taşır. Kara kuzeyin, ak güneyin rengidir. "Bahr-i Sefid", yani Beyaz Deniz, işte bu mantığın Osmanlı dilindeki karşılığıdır ve o çağın kullanımında yalnız bugünkü Akdeniz'i değil, çoğu kez bugünkü Ege'yi de kapsar. Yani atalarımızın zihin haritasında bugünkü Ege, ayrı ve bağımsız bir deniz olmaktan çok, Akdeniz'in adalarla bezeli kuzey bölümüdür; hani bir zamanlar salon salomanj moda idi; Akdeniz salon, Ege de salomanj olur bu benzetmede. "Adalar Denizi" adı da bu salomanj’ı işaret eden bir iç adlandırmadır. Bu ayrıntı önemsiz gibi görünebilir ise de, "atalarımızın bu denize verdiği tek ve değişmez bir ad vardı" varsayımını yumuşatmaktadır. Atalarımızın elinde tek ad değil, iç içe geçmiş bir adlar sistemi vardı.
Peki ya bizim kaynaklarımız? Pîrî Reis, ölümsüz eseri Kitab-ı Bahriye'de bu sulardan söz ederken "Şunu bilmek gerektir ki, adalar arası denen yere 'Erso Pelago' derler" diye yazar; araştırmacılar bu "Erso Pelago"nun, "Arcipelago"nun Türk denizcisinin ağzındaki telaffuzu olduğu kanaatindedir. Dikkat edilirse büyük denizcimiz, adalarla dolu bu orta kuşağa "adalar arası" demekte, denizin bütününü ise o günün diliyle "Akdeniz"in bir parçası saymaktadır. Kâtip Çelebi de 1656 tarihli Tuhfetü'l-Kibâr fî Esfâri'l-Bihâr'da Girit ile iki burun arasında kalan ve adaların çoğunu barındıran bölge için "bu ortalığa Adalar Arası derler" ifadesini kullanır. Bu kayıtlar bize önemli bir incelik öğretiyor: Osmanlı denizcisinin "adalar arası" ya da "adalar denizi" dediği alan, kimi zaman denizin bütünü değil, adaların yoğunlaştığı orta kuşaktır; denizin bütünü ise çoğu kez "Akdeniz" veya "Bahr-i Sefid" şemsiyesi altında düşünülmüştür. Tarihe başvururken hassas terazi kullanmak gerektiğinin ilk işareti budur: "Atalarımız öyle derdi" cümlesi doğrudur, ama atalarımızın neye, tam olarak öyle dediği, sanıldığından daha katmanlı bir sorudur.
"Adalar Denizi"nin Altı Yüz Yılı
Bu incelikli kayıt bir yana, şu tarihsel gerçeği teslim etmek gerekir. Türk'ün bu denizle tanıştığı andan itibaren ona verdiği ad, "Adalar Denizi"dir. Kimi kaynaklara göre 1081 yılında, Çaka Bey'in çağında bu denize açılan Türkler, gözlerinin önündeki manzarayı adlandırmışlardır. İrili ufaklı yüzlerce adayla bezeli bir deniz. Aydınoğulları Beyliği'nin ve ardından Osmanlı Devleti'nin kaynaklarında bu ad yüzyıllar boyunca yaşamıştır. Türk Tarih Kurumu'nun Tarih Terimleri Sözlüğü bugün dahi "Adalar Denizi" maddesini "bugünkü adıyla Ege Denizi" diye açıklar. Mora ile Teselya'nın doğu kıyıları ve Anadolu'nun batı kıyıları arasındaki bu deniz bölgesi, altı yüz yıldan fazla bir süre Osmanlı dilinde "Adalar Denizi" olarak anılmıştır.
Devlet teşkilatı da bu adlandırmayı izlemiştir. Kanuni Sultan Süleyman, 1534'te Barbaros Hayreddin Paşa'yı beylerbeyliğe getirirken kurulan eyaletin adı "Cezâyir-i Bahr-i Sefîd" idi: Akdeniz Adaları Eyaleti. Kaptan Paşa'nın tasarrufuna verilen bu eyalet, Gelibolu'dan Rodos'a, Midilli'den Sakız'a uzanan ada ve kıyı sancaklarını kapsıyor; imparatorluğun deniz gücünün idari omurgasını oluşturuyordu. Osmanlı coğrafyacılığı bu ada âlemini kendi içinde de tasnif etmiş ve Adalar Denizi, Boğazönü, Kuzey Sporad, Kiklad, Saruhan ve Menteşe adalarından oluşan beş bölge hâlinde düşünülmüştür. Tanzimat'tan sonra eyalet vilayete dönüştürülmüş, merkezi zaman zaman Rodos ve Sakız olan bu vilayet, imparatorluğun son yüzyılında dahi adaların İstanbul'dan yönetildiğinin idari kaydı olarak yaşamıştır. Bir adın devlet katındaki ömrü ancak bu kadar uzun ve bu kadar kurumsal olabilir! Yani adalar, yalnızca coğrafi bir gerçeklik değil, Osmanlı Devleti’nin denizlerdeki egemenliğinin ta kendisiydi. Burası çok önemli: O çağda "Adalar Denizi" demek, "bizim adalarımızın denizi" demekti. Adların masumiyeti, biraz da bu egemenlik gerçeğinden geliyordu. Ada ile deniz aynı bayrağın gölgesindeyken, denizi adalarla tanımlamakta hiçbir mahzur yoktu.
Batı kartografyası da yüzyıllar boyunca benzer bir dil kullanmıştır. 1584 tarihli Ortelius haritasından 1809 tarihli İngiliz ve 1863 tarihli Fransız haritalarına kadar pek çok belgede deniz, "Archipelago" ya da "Archipel" olarak işaretlenmiştir. "Aegean" adının Batı literatüründe baskın hâle gelişi göreceli olarak daha yenidir. Kimi yazarlarımız bu geçişte Yunanistan'ın etkisini görür ve Batılı haritaların 1940'lardan itibaren "Adalar Denizi/Arşipel" yerine "Ege"yi benimsemesini bu etkiye bağlar. Bu iddianın ne ölçüde belgelendiği ayrı bir araştırma konusu oılsa da şu kadarı kesindir ki adlandırma tercihleri hiçbir çağda siyasetten bütünüyle bağımsız olmamıştır.
Osmanlı'nın son dönem coğrafya kitapları da aynı geleneği sürdürmüştür. Ali Tevfik'in 1913 tarihli Memâlik-i Osmâniyye Coğrafyası "Adalar Denizi" der. Cumhuriyet'in ilk yıllarında da bu kullanım devam eder. 1930'da Deniz Matbaası'nın bastığı deniz harp tarihi kitabında "Ege" ibaresi geçmez. 1931 tarihli Mükemmel Umumi Atlas denizi "Adalar Denizi" diye adlandırır. Hatta 1938 gibi geç bir tarihte Faik Sabri Duran'ın lise coğrafya kitabında iki ad yan yana yaşar: metinde "Ege Denizi", haritalarda "Adalar Denizi."
Şu hâlde tarihçilerin tezinin sağlam bir çekirdeği vardır ve bunu teslim etmek boynumuzun borcudur. "Adalar Denizi", uydurulmuş bir ad değil, bu milletin dokuz yüzyıllık deniz hafızasının adıdır. Lozan Barış Antlaşması'nın 12. maddesinin dahi bu denizin adalarını "Doğu Akdeniz adaları" diye andığını, "Ege" adının antlaşmanın o maddesinde geçmediğini hatırlarsak, Millî Eğitim Bakanı'nın "Lozan imzalandığında Ege Denizi diye bir kavram yoktu" sözünün de dayanaksız olmadığını görürüz. Ne var ki bu sözün eksik bıraktığı bir sayfa vardır ve o sayfada, bu milletin kurucusunun el yazısı durmaktadır. Şimdi o sayfayı açalım.
Cumhuriyet'in Tercihi: "Ege"
Yaygın bir söylence, "Ege" adının bize 1941'de bir kongre kararıyla, adeta bir oldubittiyle dayatıldığını ima eder. Belgeler daha zengin bir hikâye anlatıyor.
"Ege" sözcüğü Türkçeye, kuvvetle muhtemel, Fransızca "Mer Égée" yoluyla girmiştir ve Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren devlet katında görünmeye başlamıştır. 1927'den itibaren Seyrisefain İdaresi'nin hizmete aldığı gemilere "Ege", "İzmir", "Konya", "Akdeniz" gibi adlar verilmiştir. Daha da çarpıcısı, Mustafa Kemal Atatürk, 1930 sonunda çıktığı yurt gezisini Ege Vapuru ile yapmış ve geminin hatıra defterine kendi eliyle şu satırları yazmıştır: "1930 senesi nihayetlerinde Marmara ve Ege Denizi ve Akdeniz sahilleri tetkik seyahatlerini Ege Vapuru'yla yaptım." Soyadı Kanunu çıktığında bu geminin süvarisi, kendini gemisiyle özdeşleştirip "Özege" soyadını almıştır. Demek ki "Ege" adı, 1941'den on yıl önce, bizzat Cumhuriyet'in kurucusunun kaleminde ve devletin gemi bordalarında yaşamaktadır.
Peki Atatürk Büyük Taarruz'da orduya "Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" derken neden "Ege" dememiştir? Cevap basittir ve yukarıda anlatmaya çalıştım. 1922'de o denizin Türk dilindeki yaygın adı henüz "Akdeniz" şemsiyesi altındaydı. "Adalar Denizi" ile "Akdeniz" iç içe kullanılıyordu. Yani bu ünlü emir, ne "Ege" adının reddidir ne de "Adalar Denizi"nin tesciligidir; sadece o günün dilidir.
Kurumsal standartlaşma ise 6-21 Haziran 1941'de Ankara'da toplanan Birinci Coğrafya Kongresi'yle gelir. Ders kitaplarında, haritalarda ve resmî yazışmalarda birlik sağlamak amacıyla toplanan kongre, denizin adını "Ege Denizi" olarak belirlemiş; yurdumuzu yedi coğrafi bölgeye ayırırken birine de "Ege Bölgesi" adını vermiştir. Kongreyi izleyen on yıllarda ad, devlet ve toplum dokusuna derinlemesine işlemiştir: 1955'te İzmir'de Ege Üniversitesi kurulmuş; 1975'te, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasının stratejik ikliminde, ordumuzun dört ordusundan biri Ege Ordusu adıyla teşkil edilmiş; ihracatçı birliklerinden kalkınma ajanslarına, gazete adlarından futbol turnuvalarına kadar sayısız kurum bu adı taşımıştır. O günden bu yana "Ege", yalnız bir denizin değil de bir bölgenin, bir ordunun, bir üniversitenin, sayısız kurumun, şarkıların, şiirlerin ve nihayet yüz binlerce çocuğumuzun adıdır. Bir adın bir milletçe benimsendiğinin bundan daha güçlü delili olur mu? İnsanlar çocuklarına "Arşipel" adını koymuyor ama "Ege" adını koyuyor.
Cumhuriyet'in bu tercihinin gerekçeleri üzerine kesin belge azdır; fakat dönemin fikir iklimi ipuçları verir. Bir görüşe göre genç Cumhuriyet, "Ege" adını Yunan mitolojisinin değil, Yunan öncesi Anadolu uygarlıklarının mirası sayıyordu; Türk Tarih Tezi'nin revaçta olduğu o yıllarda "Ege medeniyeti" kavramı, Anadolu'nun kadimliğine yapılan bir vurguydu. Bu okumaya göre "Ege"yi seçmek Yunan'a verilmiş bir taviz değil, tam tersine, denizi Yunan tekelinden çıkarıp kadim Anadolu'ya bağlayan bilinçli bir hamleydi. Bilge Umar'ın Luvi tezini hatırlayınca, bu okumanın büsbütün temelsiz olmadığı görülür. Bir başka pratik gerekçe de şudur: uluslararası bilim ve denizcilik literatürü "Aegean" adında karar kılmışken, Türkiye'nin kendi iç standardını buna yakın kurması, haritacılıktan seyir güvenliğine kadar sayısız alanda işleri kolaylaştırmıştır.
Burada, tartışmanın hakkını vermek için bir düzeltmeyi de kayda geçirelim. "Ege adı literatüre İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Yunanistan'ın talebiyle girdi" biçimindeki söylem, yukarıdaki belgeler karşısında zayıf kalmaktadır: Atatürk'ün 1930 tarihli el yazısı, 1927'nin gemi adları ve 1941 kongresi ortadadır ve bunların hiçbirinde Atina'nın parmağı yoktur. Tarihî hakikate saygı, tarafların hepsinden aynı titizliği ister. "Ege"yi savunurken efsane üretmek ne kadar yanlışsa, "Adalar Denizi"ni savunurken de o kadar yanlıştır. Bu yazının yöntemi gereği, terazinin iki kefesine de aynı dirhemi koyuyoruz.
Özetlersek, "Adalar Denizi" dokuz yüzyıllık halk ve devlet hafızası iken, "Ege" ise seksen-doksan yıllık, ama kurucu iradenin eliyle benimsenmiş, kurumsallaşmış ve millete mal olmuş bir tercihtir. Özünde ikisi de "bizimdir." Asıl soru ise şudur: Bugün, 2026 Türkiye'sinde, bu iki addan birini devlet politikası olarak öne çıkarmanın hukuki ve stratejik sonuçları nedir? İşte tartışmanın kalbi burasıdır ve buraya girmeden önce, Ege'nin üzerinde asılı duran hukuk dosyasını açmamız gerekir.
Ege'nin Hukuk Dosyası
Ege, dünyada benzeri az bulunur bir deniz alanıdır. Yaklaşık iki yüz bin kilometrekarelik yarı kapalı bir denizde üç bine yakın ada, adacık ve kayalık vardır ve bunların çok büyük bölümü, kimi zaman Anadolu kıyısından bir-iki mil mesafede olanların Yunanistan egemenliğinde olması şaşırtıcıdır. Bu olağan dışı coğrafya, yarım asırdır süren bir uyuşmazlıklar demeti üretmiştir. Ana başlıkları hatırlayalım.
Birincisi karasuları sorunudur. Lozan düzeninde her iki devlet üç millik karasuyu esasına göre davranmış; Yunanistan 1936'da tek taraflı olarak altı mile çıkmış, Türkiye 1964'te aynı genişliği benimsemiştir. Bugün Ege'de iki taraf da altı mil esasını uygulamaktadır. Yunanistan'ın 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne (BMDHS) dayanarak karasularını on iki mile çıkarma emeli ise Ege'nin matematiğini kökten değiştirme potansiyeli taşımaktadır. On iki mil durumunda denizin yaklaşık dörtte üçü Yunan karasuyuna dönüşür, açık deniz alanları küçülür, Türkiye'nin açık denizlere çıkışı Yunan karasularından geçer hâle gelir (Boğazlar rejimi çoğu yerde geçerli olabilir, Adalar arasından geçiş bakımından). Bu nedenle TBMM, 8 Haziran 1995 tarihli açıklamasıyla, tam resmi bir karar olmasa da, böyle bir genişletmenin savaş sebebi (casus belli) sayılacağını ilan etmiştir. Bu açıklama bugün de yürürlüktedir.
İkinci sorun kaynağı kıta sahanlığıdır ve uyuşmazlığın hukuki kalbi budur. 1970'lerde Türkiye'nin Ege'de verdiği arama ruhsatlarıyla alevlenen gerilim, 1976'da Yunanistan'ı Uluslararası Adalet Divanı'na (UAD) başvurmaya götürmüştü. Divan, 19 Aralık 1978 tarihli kararıyla davaya bakmaya yetkisiz olduğuna hükmetmiştir. Aynı yıl imzalanan 11 Kasım 1976 tarihli Bern Mutabakatı ile taraflar, kıta sahanlığında karşılıklı olarak sismik araştırma ve petrol arama faaliyetlerinden kaçınma esasında buluşmuştur. Kitabımda "sorunu buzdolabına yatıran düzenleme" diye nitelendirdiğim bu mutabakat, bugün de fiilî çerçeve olmayı sürdürmektedir.
Üçüncüsü, adaların hukuki statüsüne ilişkin başlıklardır. Doğu Ege adaları, Lozan'ın 12. ve 13. maddeleriyle Yunanistan'a ancak silahsızlandırılmış olarak ve bu koşulla bırakılmıştı. On İki Adalar da 1947 Paris Antlaşması'nın 14. maddesiyle Yunanistan'a yine "silahtan arındırılmış kalacakları" kaydıyla devredilmiştir. Türkiye, bu gayriaskerî statünün onlarca yıldır sistematik biçimde ihlal edildiğini belgeleriyle dile getirmektedir. Yunanistan ise türlü hukuki gerekçelerin ardına sığınmaktadır. Buna, Yunanistan'ın karasularından farklı genişlikte, on millik bir hava sahası iddiasını; 1950'lerde belirlenen İstanbul-Atina FIR hattının arama-kurtarma ve bildirim uygulamalarında üretilen sürtüşmeleri; ve nihayet egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar (EGAYDAAK) meselesini ekleyiniz. 1996 Kardak krizinin hatırlattığı gibi, bu denizde adı konmamış egemenlik sorunları dahi vardır. Üstelik Ege dosyası artık Ege'de kapalı halde burayla sınırlı olmaktan da çıkmıştır. Doğu Akdeniz'deki kıta sahanlığı ve MEB gerilimlerinin fitilini ateşleyen Meis Adası, coğrafi olarak Ege uyuşmazlığının Akdeniz'e taşan ucudur. 2020 yazında donanmaların karşı karşıya geldiği sismik araştırma krizleri, iki dosyanın tek bir stratejik bütün hâline geldiğini göstermiştir.
Peki taraflar ne diyor? Yunanistan'ın resmî tezi, Birleşmiş Milletler nezdindeki 11 Ağustos 2020 tarihli mektubunda yinelendiği üzere şudur: Sınırlandırma, ana karalar ve adalar dahil bütün kara parçalarının esas alınacağı bir "eşit uzaklık/orta hat" yöntemine göre yapılmalıdır; adalar, büyüklüğüne, nüfusuna, konumuna bakılmaksızın ana karayla eşit deniz yetki alanı doğurur. Türkiye'nin tezi ise Birleşmiş Milletler'e ilettiği mektuplarda ısrarla vurguladığı gibi "hakça ilkeler"dir: Ege ve Doğu Akdeniz gibi özel koşulların hâkim olduğu yarı kapalı denizlerde sınırlandırma, kıyı uzunlukları, coğrafyanın üstünlüğü ve hakkaniyet gözetilerek ana karalar arasında yapılmalıdır ve ters tarafta, yani sınır hattının öte yakasında kalan adalara konumlarına göre ya hiç alan tanınmamalı ya da azaltılmış etki tanınmalıdır. Kitabımda da yazdığım gibi, Türkiye'nin bu tezleri, Ege'deki ulusal çıkarlarımızın gereği olduğu kadar, uluslararası hukukun esaslarına da uygun tezlerdir. Aksini savunmak, Ege'nin tamamen Yunanistan'ın egemenliği altına girmesini kabul etmekten farksızdır.
Bu noktada, sıkça yanlış aktarılan bir hususu düzeltmek isterim zira bilimsel titizlik bunu gerektirir. Türkiye'nin tezi, kaba biçimiyle "adaların kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgesi asla olmaz" değildir. BMDHS'nin 121. maddesi adalara kural olarak deniz yetki alanı tanır. Yalnızca insan yerleşimine elverişli olmayan veya kendine özgü ekonomik yaşamı bulunmayan kayalıklar kıta sahanlığı ve MEB üretemez. Türk tezinin incelikli hâli şudur: Adaların bu alanlara "sahip olabilmesi" başka şey, iki devlet arasındaki "sınırlandırmada" bu adalara ne kadar etki tanınacağı başka şeydir. Sınırlandırma hukuku, hakkaniyet hukukudur. U luslararası yargı, bu ayrımı defalarca teyit etmiştir. 1969 Kuzey Denizi davalarından bu yana UAD, sınırlandırmanın "hakça ilkelere" göre yapılması gerektiğini söyler. 1977 İngiliz-Fransız hakem kararı, Fransız kıyısının dibindeki İngiliz Kanal Adaları'nı on iki millik bir cepte (enklav) tutmuştur. 2009 Karadeniz davasında UAD, Ukrayna'nın Yılan Adası'na Romanya ile sınırlandırmada hiçbir etki tanımamış; kitabımda ayrıntısıyla incelediğim bu karar, küçük ve ıssız adaların sınırlandırmada sınırlı etkiye sahip olacağını ya da hiç etkisinin olmayacağını ortaya koymuştur. 2012'de Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi, Bangladeş-Myanmar davasında St. Martin Adası'na kıta sahanlığı sınırlandırmasında etki vermemiş; aynı yıl UAD, Nikaragua-Kolombiya davasında küçük Kolombiya adalarını enklavlamıştır. Velhasıl, Türkiye'nin "adalara otomatik tam etki olmaz" tezi, uluslararası içtihadın ana damarıyla uyum içindedir.
Bu dosyayı niçin bu kadar ayrıntılı açtım? Şunun için: Denizin adını tartışacaksak, önce o denizin üzerindeki hukuki yükü bilmemiz gerekir. Görüldüğü gibi bu yük, adlarla değil; antlaşmalarla, mektuplarla, mahkeme kararlarıyla, kıyı uzunluklarıyla ve hakça ilkelerle taşınmaktadır. Şimdi bu dosyanın, ad tartışmasına en yakından dokunan iki maddesine eğilelim. Takımada rejimi ve adaların statüsü. "Bir adın hukuki ağırlığı var mıdır" sorusunu ise, bu iki durağın ardından soracağız.
Takımada Rejimi
Bu yazının en teknik bölümüne geldik; okurdan beş dakikalık sabır istiyorum, zira "Adalar Denizi" tartışmasının hukuki düğümü tam olarak buradadır. Kelimelere dikkat: "Adalar Denizi"nin dünya dillerindeki tabii karşılığı "Archipelago" ise, o kelimenin deniz hukukundaki karşılığı da 1982 Sözleşmesi'nin IV. Kısmıdır: "Takımada Devletleri."
Bu rejim ne der? BMDHS'nin 46. maddesi, takımada devletini "bütünüyle bir veya birden çok takımadadan oluşan devlet" olarak tanımlar. 47. madde, böyle bir devlete olağanüstü bir imtiyaz tanır: En dıştaki adalarının ve kuruyan kayalıklarının en uç noktalarını birleştiren düz "takımada esas hatları" çizmek. Bu hatların her biri kural olarak yüz deniz milini geçemez; hatların çevrelediği alanda su ile kara oranı dokuza bir sınırını aşamaz. Ama bu şartlar sağlandığında sonuç muazzamdır: Esas hatların içinde kalan bütün deniz, takımada suyu olur; karasuları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge bu hatlardan itibaren, yani adaların en dışından itibaren ölçülür. Kabaca söylersek, takımada devleti denizi "içine alır"; deniz, adaların arasında akan yabancı bir unsur olmaktan çıkıp devletin ülkesinin parçası hâline gelir.
Şimdi bu gözlükle Ege'ye bakalım. Ege'de üç bine yakın ada, adacık ve kayalık olduğunu söylemiştik. Bir an için, Yunanistan'ın bu adaların en dıştakilerini birleştiren hatlar çizebildiğini hayal edelim. Semadirek'ten Meis'e uzanan bir zincirin içi, bütünüyle Yunan suyu olurdu. Ege fiilen bir Yunan iç denizine dönüşür, Türkiye üç yanı denizle çevrili bir yarımada olduğu hâlde Ege'den dünyaya ancak Yunanistan'ın müsaadesiyle çıkabilirdi. Bu, kâbus senaryosudur ve hukuken kapısı kapalıdır: Yunanistan "bütünüyle" takımadalardan oluşan bir devlet değildir; kıta ülkesine sahiptir; bu nedenle 46. maddenin tanımına girmez ve takımada esas hattı çizemez. Türkiye'nin yıllardır her zeminde savunduğu bu husus, tartışmasız biçimde sağlamdır.
Ne var ki tarih bize bir şey daha öğretir: Yunanistan bu kapıyı hep zorlamıştır. Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı müzakerelerinde (1973-1982) Yunanistan, takımada rejiminin yalnız takımada devletlerine değil, kıta devletlerinin uzak ada gruplarına da tanınması için çaba göstermiş; Türkiye ve başka devletlerin direnciyle bu genişletme metne girmemiştir. Yani bugünkü 46. madde, biraz da bizim itirazlarımızın eseridir. Yunanistan'ın Ege'yi "bütünlüklü bir adalar âlemi" gibi sunma eğilimi ise diplomatik söyleminde yaşamaya devam etmektedir. İşte "Greek Archipelago" adlandırmasına karşı uluslararası zeminlerde verilen mücadelenin sebebi budur. Kelime, masum bir coğrafya terimi değil; kaybedilmiş bir müzakerenin geri kazanılmaya çalışılan bayrağıdır.
Bu aşamada, "Adalar Denizi" önerisinin savunucularına yöneltilmesi gereken soru da netleşmiştir. Türkiye, tam da "bu deniz bir takımada âlemi değildir, iki ana kara arasında özel koşullu bir denizdir" tezini savunurken, denizin Türkçe resmî adını "Adalar Denizi" yapmanın çeviri masasındaki karşılığını düşündük mü? Ders kitabımızın İngilizce tanıtımında, turizm broşüründe, uluslararası sempozyum programında bu ad nasıl yazılacak? "Aegean" yazacaksak iç adlandırmanın dışarıya hiç yansımayacağını baştan kabul etmişiz demektir; "Sea of Islands" ya da "Archipelago" yazacaksak, Atina'nın yarım asırdır aradığı kelimeyi ona kendi elimizle vermişiz demektir. Bu soruya cevap üretmeden atılan her adım, iyi niyetli de olsa, eksiktir.
Hakkaniyet gereği madalyonun öbür yüzünü de yazalım: Bu risk, yönetilemez değildir. Nitekim adı savunanlar şu cevabı verebilir: "Adalar Denizi" Türkçe bir addır ve Türkçe kalacaktır; devlet, İngilizce karşılığın her koşulda "Aegean Sea" olacağını bir genelgeyle sabitler, mesele kalmaz. Doğrudur; yazının ilerleyen bölümünde önereceğim orta yol da tam olarak budur. Ama dikkat: Bu cevap, adın "kendiliğinden masum" olmadığını, ancak sıkı bir terminoloji disipliniyle masumlaştırılabileceğini zımnen kabul eder. Disiplin şartına bağlanmış bir masumiyet ise, disiplinin gevşediği ilk gün ortadan kalkar. Devlet aklı, en gevşek gününe göre tedbir almalıdır.
Adaların Hukuku
Takımada rejimi kadar kritik ikinci hukuki eksen, adaların tek tek ne kadar deniz yetki alanı doğurduğu meselesidir; zira Sayın Pala'nın önerisine kamuoyunda eklemlenen "zaten adaların kıta sahanlığı olmaz" söylemi, tam da bu maddede, BMDHS'nin 121. maddesinde sınanır.
Maddenin kurduğu düzen üç katmanlıdır. Birinci katman: Ada, etrafı sularla çevrili, doğal olarak oluşmuş ve yüksek kabarmada su üstünde kalan kara parçasıdır; suni adalar bu tanımın dışındadır. İkinci katmanda kural olarak adalar da ana karalar gibi karasuyu, bitişik bölge, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgeye sahiptir. Üçüncü katman, ünlü üçüncü fıkra: İnsan yerleşimine elverişli olmayan veya kendine özgü ekonomik yaşamı bulunmayan kayalıklar, kıta sahanlığı ve MEB üretemez; yalnız karasuyu üretir. Görüldüğü gibi sözleşme, "adaların alanı olmaz" dememekte; "her adanın alanı olmaz" demektedir. Aradaki fark, bir devletin tezlerinin ciddiye alınmasıyla alınmaması arasındaki farktır.
Bu üçüncü fıkranın nasıl yorumlanacağı, çağdaş deniz hukukunun en hararetli tartışmalarındandır. 2016 tarihli Güney Çin Denizi hakem kararı, fıkrayı bugüne dek görülmüş en dar biçimde yorumlamış; üzerinde tesisler, hatta insanlar bulunan hatırı sayılır büyüklükteki oluşumları dahi, istikrarlı bir insan topluluğunu kendi başına yaşatamadıkları gerekçesiyle "kayalık" saymıştır. Karar yalnız o davanın taraflarını bağlar ve tartışılmaya devam etmektedir; ama gösterdiği eğilim, küçük deniz oluşumlarının hak doğurma iştahına içtihadın soğuk bakmaya başladığıdır. Devlet pratiğinden de bir örnek verelim, kitabımda da işaret etmiştim: Kuzeydoğu Atlantik'teki ıssız Rockall kayalığı çevresinde geniş balıkçılık alanı iddia eden Birleşik Krallık, 1997'de Sözleşme'ye katılırken bu iddiasından kendi eliyle vazgeçmiştir. Ada dâvâlarında rüzgârın yönü bellidir.
Sınırlandırma içtihadı ise, önceki bölümde saydığım kararlar zinciriyle, ikinci bir güvence katmanı ekler. Bir ada 121. madde uyarınca alan doğurmaya ehil olsa bile, iki devlet arasındaki sınırlandırmada bu adaya ne kadar etki tanınacağı hakkaniyet süzgecinden geçer. Yılan Adası'na sıfır etki veren 2009 kararını, Kanal Adaları'nı enklava hapseden 1977 kararını, St. Martin'e kıta sahanlığında etki vermeyen 2012 kararını, küçük adaları enklavlayan Nikaragua-Kolombiya kararını anmıştım. Ekleyelim, Katar-Bahreyn davasında Divan, cılız bir deniz oluşumunu sınır çizgisinde adeta yok saymıştır. Bu içtihat ışığında, Doğu Akdeniz'de Anadolu kıyısına bir-iki mil mesafedeki on iki kilometrekarelik Meis Adası'na kırk bin kilometrekarelik deniz yetki alanı bağlayan haritaların hukuki değeri, okurun takdirindedir.
Türkiye'nin konumunu da tam dürüstlükle çizelim. Türkiye BMDHS tarafı değildir. 1982'deki oylamada aleyhte oy kullanan birkaç devletten biridir ve özellikle karasularının azami genişliği ile adaların statüsüne ilişkin hükümlerin Ege'nin özel koşullarına uygulanmasına baştan beri, hukukçuların deyimiyle "ısrarlı itirazcı" (Persistent objector) olarak karşı çıkmıştır. Bununla birlikte Türkiye, sınırlandırmanın hakça ilkelere göre yapılması gerektiği kuralının uluslararası örf ve âdet hukukunun parçası olduğunu savunur ve bu noktada, ironiktir, bizzat Sözleşme'nin 74. ve 83. maddeleri de sınırlandırmanın "hakkaniyete uygun çözüme ulaşacak biçimde" yapılmasını emreder. Yani Türkiye'nin kavgası Sözleşme'nin bütünüyle değil, onun Ege gibi bir coğrafyaya mekanik uygulanmasıyladır.
Bu iki bölümün ortak dersini tek cümlede toplayayım. Türkiye'nin ada tezleri, adlarla değil, maddelerle ve içtihatla örülmüş sağlam bir duvardır. O duvarı "Adalar Denizi" adı ne yıkar ne de güçlendirir. Ama duvarın üstüne hangi bayrağı astığımız, uzaktan bakanların duvarı kime ait sanacağını etkileyebilir.
İsim Hukuk Doğurur mu?
Uluslararası hukukun bu konudaki tavrı, ilk bakışta şaşırtıcı gelecek kadar nettir. Coğrafi adlandırma, kendi başına ne egemenlik doğurur ne de egemenlik kaybettirir. Egemenliğin tapusu antlaşmalardır, halefiyettir, kesintisiz ve barışçıl egemenlik tasarruflarıdır. Daha 1928 tarihli Palmas Adası hakem kararında Max Huber'in ortaya koyduğu ilke tam da budur. Belirleyici olan, bir kara parçasına kimin ad verdiği değil, orada egemenliği kimin fiilen ve hukuken gösterdiğidir. UAD, 1986 tarihli Burkina Faso-Mali sınır uyuşmazlığı kararında haritalar için dahi şunu söylemiştir: Haritalar kendi başına tapu değildir; ancak yardımcı ve dışsal delil değeri taşır. Haritaların delil değeri bu kadar kayıtlıysa, haritaların üzerindeki adların değeri evleviyetle daha da kayıtlıdır. Bir mahkemenin, "Türkiye kendi ders kitabında bu denize 'Adalar Denizi' demiş; öyleyse adalar ve denizdeki haklar Yunanistan'ındır" ya da tersine "Yunanistan 'Aigaio' diyor; öyleyse deniz onundur" diye hüküm kurması hukuken tasavvur edilemez.
Dünya pratiği de bunu doğrular. Basra Körfezi'ne Arap devletleri altmış yıldır "Arap Körfezi" der; İran "Basra Körfezi"nde ısrar eder; Birleşmiş Milletler yazışma yönergeleri "Persian Gulf" kullanır. Bu ad kavgası altmış yıldır sürer ama kimsenin karasuyu, kıta sahanlığı veya MEB'i bu yüzden bir metre değişmemiştir. Japonya ile Güney Kore, "Japon Denizi mi, Doğu Denizi mi" tartışmasını 1992'den beri Birleşmiş Milletler koridorlarında sürdürür. Uluslararası Hidrografi Örgütü sonunda işi, sayısal tanımlayıcılara dayalı yeni standarda geçerek adeta "ikiniz de haklısınız, biz numara veririz" noktasına taşımıştır. Ne Japonya bir hak yitirmiş ne Kore bir hak kazanmıştır. Yakın tarihten bir örnek daha: Amerika Birleşik Devletleri 2025 yılı başında Meksika Körfezi'ni kendi federal kullanımında "Amerika Körfezi" olarak yeniden adlandırmıştır; Meksika itiraz etmiş, uluslararası adlandırma değişmemiş ve elbette Meksika'nın deniz yetki alanlarından tek bir mil eksilmemiştir. Ders açıktır: Devletler kendi dillerinde ve kendi iç tasarruflarında diledikleri adı kullanabilirler. Buna uluslararası adlandırma literatüründe "egzonim" hakkı denir. Yunanistan İstanbul'a bugün hâlâ "Konstantinupolis" der; biz Selanik'e "Selanik" deriz, Atina buna karışamaz. Almanlar Ege'ye "Ägäis", Araplar "Bahrü'l-Ege" der. Türkiye'nin bu denize resmî metinlerinde "Adalar Denizi" demesi, hukuken kimseye bir şey kazandırmaz ve kaybettirmez.
Adlandırma biliminin kendi terminolojisi de bu serbestliği teyit eder. Birleşmiş Milletler Coğrafi Adlar Uzmanlar Grubu'nun diliyle söylersek: Bir yerin, o yerin bulunduğu ülkenin resmî dilindeki adı "endonim"; başka dillerdeki yerleşik adları ise "egzonim"dir. Viyana'ya "Wien" değil "Viyana", Cezayir'e "El-Cezâir" değil "Cezayir" deriz. Bunlar bizim egzonimlerimizdir ve kimseden izin almayız. Uluslararası standartlaşma çalışmaları egzonimlerin zamanla azaltılmasını "tavsiye" eder; ama yasaklamaz, yasaklayamaz. Devletlerin kendi adlarını değiştirmesi bile dünya pratiğinde tanıdık bir olaydır. Burma 1989'da Myanmar oldu ve kimi devletler yıllarca eski adı kullanmakta ısrar etti. Ukrayna, başkentinin yabancı dillerdeki yazımını "Kiev"den "Kyiv"e çevirmek için küresel bir kampanya yürüttü. Bu örneklerin hiçbirinde adın değişmesi ya da adın direnmesi, tek bir hukuki hakkı doğurmadı ya da düşürmedi.
O hâlde dosya kapandı mı? Hayır. Çünkü madalyonun bir de öbür yüzü vardır. Adlar hukuk üretmez ama siyaset üretir. Ve siyaset, zamanla hukukun üretildiği zemini döşer. Devletler adlara kayıtsız olsaydı, Yunanistan ile Makedonya arasındaki ad uyuşmazlığı çeyrek asır sürmez ve ancak 2018 Prespa Antlaşması'yla, bir ülkenin adının "Kuzey Makedonya" olarak değiştirilmesiyle çözülmezdi. Devletler adlara kayıtsız olsaydı, bizzat Türkiye 2022'de Birleşmiş Milletler nezdinde "Turkey" yerine "Türkiye" kullanılmasını talep etmezdi ve Yunan basını Millî Eğitim Bakanlığımızın müfredat tercihine manşetlerle tepki göstermezdi. Adların sembolik, psikolojik ve müzakere masasındaki ağırlığı gerçektir. Estoppel ve zımni kabul (acquiescence) gibi kurumlar kural olarak resmî beyan ve davranışlara bağlanır, sözlükteki bir ada değil; fakat uluslararası yargının, tarafların uzun süreli tutumlarından anlam çıkardığı da bilinir. Preah Vihear Tapınağı davasında Tayland'ın bir haritaya elli yıl ses çıkarmaması, Pedra Branca davasında bir yazışmadaki tek cümle sonuca etki etmiştir. Bunlar ad değil, tutum örnekleridir. Ama adların da tutumların diline sızabildiğini denizcilikte hepimiz biliriz.
Şu hâlde ara sonucumuzu Sokratik dürüstlükle yazalım. "Adalar Denizi" demek Türkiye'nin hukuki tezlerini bir mahkeme salonunda zayıflatmaz. Bu yöndeki kaygı, hukuk tekniği bakımından yerinde değildir. Ama uyuşmazlıklar yalnız mahkeme salonlarında yaşanmaz. Kamuoylarında, ders kitaplarında, haritalarda, basın manşetlerinde ve müzakere masalarında yaşanır. Ve o alanlarda adların gücü, hukukçuların kabul etmek istediğinden büyüktür. Bu gücün gerçek sınırlarını görmek için önce mahkeme salonuna, sonra karşı kıyıya bakalım; tarafların kartlarını ondan sonra açacağız.
Haritalar Mahkemede
"İsim hukuk doğurur mu" sorusunu bir adım ileri taşıyıp, tarihin ve haritaların uluslararası yargıdaki gerçek ağırlığını tartalım. Zira ad tartışmasının iki tarafı da, farkında olarak ya da olmayarak, tarihe delil gözüyle bakmaktadır. "Atalarımız öyle derdi" cümlesi de "Atatürk böyle yazdı" cümlesi de, birer tarihsel tanıklık çağrısıdır. Peki uluslararası yargıç, bu tanıklığı nasıl dinler?
İhtiyatla dinler. Palmas Adası kararından bu yana yerleşik ilke şudur. Egemenlik iddiaları, kadim adlandırmalarla değil, egemenliğin fiilen, sürekli ve barışçıl biçimde gösterilmesiyle ayakta durur. Minquiers ve Ecrehos davasında Divan, Fransa ile İngiltere'nin Orta Çağ'a uzanan feodal tapu tartışmalarını dinlemiş ise de kararını, yakın dönemde kimin vergi topladığına, kimin nüfus kaydı tuttuğuna, kimin adalet dağıttığına bakarak vermiştir. Burkina Faso-Mali kararındaki harita ilkesini anmıştım. Haritalar, resmî bir sınır belgesinin ayrılmaz eki değillerse, tek başına hak yaratmaz; yalnızca öteki delilleri destekleyen yardımcı bilgi sayılır. Preah Vihear davasında haritanın sonucu belirlemesi, haritanın kendisinden değil, Tayland'ın o haritaya yarım asır itiraz etmemesinden, yani devletin tutumundandır. Pedra Branca davasında Singapur lehine dönen kilit delil de bir harita ya da bir ad değil, Johor Sultanlığı'nın "ada bize ait değildir" mealindeki resmî yazısıdır.
Bu içtihat aynasında kendi tartışmamıza bakalım. Yarın öbür gün Ege'de herhangi bir dosya uluslararası yargıya taşınsa, Türkiye'nin ders kitabında "Adalar Denizi" yazması Yunanistan'a delil olmaz. Tıpkı Yunanistan'ın kendi kitaplarında bu denize "Yunan Denizi" yazsa bize delil olmayacağı gibi. Ama aynı içtihat bize bir uyarıda da bulunur. Devletlerin uzun süreli, tutarlı ve resmî tutumları hukuk üretebilir. Adlandırma tek başına tutum değil ise de adlandırmaya eşlik eden beyanlar tutumdur. "Bu deniz aslında şudur, adalar aslında böyledir" türünden resmî ağızlardan çıkacak özensiz cümleler, günün birinde bir dosyada karşımıza tutum delili olarak çıkabilir. Kitabımda Yunanistan için yazdığım eleştiriyi kendimize de yöneltelim. Yunanistan resmî görüşünü "uluslararası hukukun kabul görmüş ilkeleri uyarınca sınırlandırma yapılır" diye ifade etseydi hem hukuken açığa düşmez hem komşuluk hukukuna uygun davranmış olurdu. Simetrik olarak, Türkiye de ad tercihini gerekçelendirirken "tarihî ve kültürel gerekçelerle" demeli; adı, egemenlik iddialarının ya da hukuki tezlerin diline dolamamalıdır. Adı hukukileştirmeden kullanmak mümkündür ama yeter ki cümlelerimizi hukukçu titizliğiyle kuralım.
Bu bölümü, tarihçilere haksızlık etmemek için bir teslimle kapatayım. Tarihin mahkemedeki ağırlığı sınırlıysa da, müzakere masasındaki ve milletin kendine güvenindeki ağırlığı sınırsızdır. Lozan müzakerelerinde İsmet Paşa'nın elini güçlendiren şeylerden biri de heyetindeki tarih ve hukuk birikimiydi. Tarih bilmeyen diplomat pusulasız denizci gibidir ama tarihi tek başına pusula sanan diplomat da, eski haritayla yeni denizde seyreden kaptana benzer. İkisi de karaya oturur.
Adlandırma Siyasetinin Öteki Kıyısı
Muhasebemizin eksik kalmaması için bir de karşı kıyıya bakalım: Yunanistan, adlar konusunda ne yapar? Bu bakış, iki tarafın okuruna da ders içerir.
Yunanistan, adlandırma siyasetini tarih boyunca en sistemli kullanan devletlerden biridir. Yirminci yüzyılın ilk yarısında, kendi sınırları içindeki binlerce yerleşimin Slavca, Türkçe ve Arnavutça adları, kararnamelerle ve komisyon marifetiyle Helence adlarla değiştirilmiştir. bugün Yunan Makedonyası'nda ve Batı Trakya'da haritaya bakan bir gezgin, yüz yıl önceki haritayla neredeyse hiçbir adı eşleştiremez. Yunan resmî söylemi İstanbul için hâlâ "Konstantinupolis" der. İzmir'e "Smirni", Ege'ye elbette "Aigaio Pelagos" der ve bir dönem doğrudan doğruya "Ege Bakanlığı" adıyla bir bakanlık dahi kurmuştur. Komşu devletin adının içinde "Makedonya" kelimesinin geçmesini yirmi yedi yıl boyunca veto konusu yapmış ve bu uğurda komşusunun NATO ve Avrupa Birliği yolunu kesmiş; sonunda 2018 Prespa Antlaşması'yla koca bir devletin adını değiştirtmeyi başarmıştır. Bütün bunları yargılamak için değil, iki dersi damıtmak için anıyorum.
Birinci ders, "Ege kalsın" diyenleredir: Adların önemsiz olduğunu, ad tartışmasının abesle iştigal sayılacağını söylemek, karşı kıyının yüz yıllık pratiğiyle çürütülür. Devletler adlara yatırım yapar; çünkü adlar, kamuoylarının coğrafya tasavvurunu kurar. Yunanistan'ın Türk müfredatındaki tek kelimelik değişikliğe verdiği sert tepki bile, adların stratejik değerinin itirafıdır. Türkiye'nin kendi tarihî adını hatırlaması karşısında kimsenin ders verme lüksü yoktur kaldı ki adlandırma siyasetinin şampiyonu olan bir komşunun hiç yoktur.
İkinci ders, "Adalar Denizi" diyenleredir ve daha incedir. Yunanistan'ın ad siyaseti, dikkat edilirse, hep kendi anlatısını güçlendiren adlara yatırım yapar. Kendi hukuki tezleriyle çelişen tek bir adlandırmaya rastlanmaz. Atina, Ege'nin bir Yunan takımadası olduğu iddiasını beslemek için "Arşipelago"yu sever ama örneğin kendi karasularını tartışmalı gösterecek, kendi azınlık bölgelerinin eski adlarını hatırlatacak hiçbir resmî kullanımı yaşatmaz. Ad siyaseti yapacaksak, ustasından öğrenelim. Usta, anlatısıyla çelişen adı asla ağzına almaz. Türkiye'nin anlatısı "Ege iki ana karanın denizidir" ise, bizim ustalığımız da adı bu anlatıyla hizalamaktan geçer; her ne ad seçersek seçelim.
Bu ayna bize son bir şeyi daha gösterir. Yunanistan'ın ad başarıları, gücünü bağırmasından ve çığırtkanlığından değil, sabrından ve kurumsallığından alır. Kararnameler, komisyonlar, ansiklopedi maddeleri, turizm broşürleri, film festivalleri; yüz yıla yayılmış sessiz bir emek. Bizim ad tartışmamız ise kürsülerde parlayıp manşetlerde sönen mevsimlik fırtınalara benziyor. Kalıcı olmak istiyorsak gürültüyü değil, kurumu; kampanyayı değil, müfredatın kırk yıllık istikrarını seçmemiz gerekir. Ad meselesinde dahi mesele, dönüp dolaşıp devlet aklının istikrarına çıkıyor. Aynaya yeterince baktık; artık söz verdiğimiz gibi, iki tarafın kartlarını masaya açalım.
"Adalar Denizi" Diyenlerin Güçlü Tarafları
Önce, zirve kürsüsündeki öneriyi en pehlivan hâliyle ringe çıkaralım. "Adalar Denizi" tezinin savunucusu, kanımca şu yedi kartı oynar.
Birinci kart, tarihsel süreklilik ve kültürel hafızadır. Dokuz yüzyıl boyunca bu denize "Adalar Denizi" demiş bir milletin, bu adı ders kitaplarından ve resmî belleğinden tümüyle silmesi, kendi arşivine yabancılaşmasıdır. Kâtip Çelebi'yi, Pîrî Reis'i, Cezâyir-i Bahr-i Sefîd defterlerini okuyacak yarınki araştırmacı, kendi denizinin tarihî adını önce dipnottan öğrenmek zorunda kalmamalıdır. Milletler, adlarını unutarak değil, hatırlayarak millet kalırlar.
İkinci kart, "Ege" adının kendisine yöneliktir: Madem ad seçiyoruz, niçin kökeni tartışmalı ve dünya kamuoyunda Yunan mitolojisiyle özdeşleşmiş bir adı seçelim? "Aegean", ortalama dünya vatandaşının zihninde Aigeus'u, Theseus'u, dolayısıyla Yunanlılığı çağrıştırır. "Adalar Denizi" ise en azından Türkçedir; dilimizin kendi tamlamasıdır. Kültürel kimliğini önemseyen bir devletin kendi dilindeki adı tercih etmesi kadar tabii bir şey olamaz.
Üçüncü kart, egzonim hakkıdır ve az önce biz de teslim ettik. Her devlet kendi dilinde adlandırma yapar. Yunanistan bizim şehirlerimize kendi tarihindeki adlarla hitap etmekte beis görmüyorsa, Türkiye'nin kendi tarihindeki adı diriltmesi kimseyi rahatsız etmemelidir. Hukuken kimsenin buna itiraz hakkı yoktur.
Dördüncü kart, fiilî durumdur: Devlet zaten yola çıkmıştır. Türk Tarih Kurumu'nun sempozyum kararı, Deniz Kuvvetleri kaynakları, Atatürk Araştırma Merkezi yayınları, nihayet Millî Eğitim Bakanlığı müfredatı. Bu kervan yürümektedir; geriye kalan, tutarlılıktır. Yarım kalmış ad reformu, iki başlılık üretir; madem başlandı, tamamlansın.
Beşinci kart, pedagojiktir: Yeni nesillere denizi "adalarıyla birlikte" öğretmek, Türkiye'nin deniz körlüğüne karşı bir aşıdır. "Adalar Denizi" adı, çocuğa haritaya bakmayı, o adaların tarihini sormayı öğretir; "Bu adalar kimindi, nasıl el değiştirdi, Lozan'da ve Paris'te ne oldu?" sorusu, adın kendisinden doğar. Ad, hafızanın çengelli iğnesidir.
Altıncı kart, dünya emsalleridir. Devletlerin tarihî ya da öz adlarını diriltmesi, uluslararası hayatta olağan bir pratiktir. Hindistan Bombay'ı Mumbai, Madras'ı Chennai yaptı; dünya önce yadırgadı, sonra alıştı. Çek Cumhuriyeti kısa adını "Czechia" olarak tescil ettirdi; Hollanda uluslararası tanıtımını tek ad üzerinde topladı. Türkiye "Türkiye" oldu. Adlar üzerinde tasarruf, modern devletin olağan yetkilerindendir; kullanana da kimse hesap soramamıştır.
Yedinci ve en zarif kart ise şudur. Bu öneri, Yunanistan'a karşı değil, unutkanlığa karşıdır. Nitekim adı savunanlar arasında Osmanlı hafızasına yaslanan edebiyatçılar kadar, Cumhuriyet donanmasının amiralleri de vardır. Farklı dünya görüşlerinden insanları aynı adda buluşturan şey, fetih hülyası değil, hatırlama ihtiyacıdır.
Bu kartların hakkını teslim edelim. Hiçbiri boş değildir. Şimdi terazinin öbür kefesine geçiyoruz.
"Ege Kalsın" Diyenlerin Güçlü Tarafları
Karşı kefede de yedi kart vardır ve bunların da hiçbiri hafife alınacak cinsten değildir.
Birinci kart, çağrışım kartıdır ve bu tartışmanın en can alıcı sorusunu sorar. Adalar, bugün kimindir? Osmanlı çağında "Adalar Denizi" demek, kendi adalarımızın denizini anmaktı; ad ile egemenlik örtüşüyordu. Bugün ise Ege'deki adaların, Bozcaada, Gökçeada ve Tavşan Adaları ile egemenliği devredilmemiş oluşumlar dışında tamamına yakını, Lozan'ın 12. ve 15. maddeleri ile 1947 Paris Antlaşması'nın 14. maddesi uyarınca Yunanistan egemenliğindedir. Böyle bir tabloda denizi "adalarla" tanımlamak, farkında olmadan, denizi bugünkü ada egemenine göre tanımlamak sonucunu doğurabilir. Zirvedeki konuşmayı dinlerken zihnime üşüşen soru tam da buydu: "Adalar Denizi" dediğimizde, ortalama bir dinleyicinin zihninde beliren adalar kimin adalarıdır? Osmanlı'nın mı, yoksa bugün üzerlerinde başka bayrak dalgalanan adaların mı? Ad aynı kalmış ama adın gösterdiği gerçeklik yer değiştirmiştir. Tarihçi adın sürekliliğine bakar. Fakat stratejist, gösterdiği şeyin değiştiğine bakmak zorundadır.
İkinci kart, arşipel kartıdır ve doğrudan deniz hukukuna dokunur. Hatırlayalım, "Adalar Denizi"nin Batı dillerindeki karşılığı "Archipelago"dur ve bu kelime, BMDHS'nin 46 ilâ 54. maddelerinde düzenlenen "takımada devletleri" rejiminin anahtar kavramıdır. Bu rejim, bütünüyle takımadalardan oluşan devletlere, en dıştaki adalarını birleştiren esas hatlar çizme ve bu hatların içini kendi suları sayma imtiyazı verir. Yunanistan'ın on yıllardır zaman zaman ısıttığı bir tez, Ege'nin bir Yunan takımadası gibi görülmesi gerektiğidir; Türkiye ise buna, Yunanistan'ın bir kıta devleti olduğu ve takımada rejiminden yararlanamayacağı şeklindeki sağlam hukuki cevabı verir. Geçmişte uluslararası toplantılarda bu denizin "Greek Archipelago" diye anılmaması için diplomatlarımızın verdiği sessiz mücadeleyi, Tuğamiral Sevim'in de hatırlattığı gibi, bu köşede kayda geçirmek borçtur. Şimdi düşünelim. Türkiye kendi resmî belgelerinde denizi "Adalar Denizi" diye adlandırırsa, bu adın İngilizceye çevrilmiş her hâli, "Sea of Islands" ya da düpedüz "Archipelago", Yunan tezinin kavram dünyasına ödünç verilmiş bir kelime olur. Kendi elimizle bastığımız haritanın İngilizce baskısında "Archipelago Sea" yazması, Atina'daki bir hukukçunun dosyasına girmeye aday bir hediyedir. Hukuken bağlayıcı olmadığını yukarıda söyledik ama müzakere ve algı düzeyinde, kendi anlatımıza kurşun sıkmaktır.
Üçüncü kart, mesaj disiplinidir. Türkiye'nin yarım asırdır dünyaya anlattığı hukuki hikâye şudur: Ege, iki ana kara arasında sıkışmış, özel koşulları olan yarı kapalı bir denizdir; sınırlandırmanın esası ana karaların karşılıklı kıyılarıdır; adalar bu coğrafyanın tali unsurudur ve sınırlandırmada konumlarına göre sınırlı etki görür. Bu hikâyenin retorik gücü, denizi ana karalarla tanımlamasındadır. "Adalar Denizi" adı ise aynı denizi, tanımı gereği, adalarla tanımlar. Bir devletin hukuk dilinde "adalar tali unsurdur" deyip, kendi ders kitabında denizin kimliğini adalara teslim etmesi, karşı tarafın eline "bakınız, Türkler bile bu denizin özünün adalar olduğunu kabul ediyor" retoriğini verir. Bir mahkeme bunu ciddiye almaz; ama bir gazeteci, bir parlamenter, bir kamuoyu ciddiye alabilir. Uyuşmazlıklar çağımızda önce kamuoylarında kazanılıp kaybedilmektedir.
Dördüncü kart, uluslararası geçerliliktir. Uluslararası Hidrografi Örgütü, denizcilik yayınları, havacılık, sigortacılık, bilim literatürü: dünya bu denize "Aegean" demektedir ve öngörülebilir gelecekte demeye devam edecektir. Türkiye'nin iç adlandırması dış dünyada tek başına karşılık bulmaz; iki adlı bir devlet dili doğar: içeride "Adalar Denizi", dışarıda "Aegean". Bu ikilik, en hafif deyimle, enerji israfıdır; en ağır deyimle, iç kamuoyuna başka, dünyaya başka konuşmak gibi algılanma riskidir. Kaldı ki seyir güvenliği gibi hayati alanlarda adlandırma birliği bir lüks değil, zorunluluktur; NAVTEX metinlerinde, harita paftalarında, uluslararası yazışmalarda kavram kargaşasının bedeli ağır olabilir.
Beşinci kart, iç maliyettir. "Ege" adı seksen beş yıldır mevzuatımıza, kurumlarımıza, coğrafya öğretimimize işlemiştir: Ege Bölgesi, Ege Ordusu, Ege Üniversitesi, Ege ihracatçı birlikleri, on binlerce hukuki metin ve mahkeme kararı. Topyekûn bir ad değişikliğinin idari ve hukuki külfeti bir yana; kısmi değişikliğin ürettiği tutarsızlık daha şimdiden ortadadır. Müfredat "Adalar Denizi" derken diplomasi "Ege" demektedir. Devlet dilinde çok seslilik zenginliktir ancak çift dillilik ise zaaftır.
Altıncı kart, filolojiktir ve işin erbabını en çok düşündürecek olan budur. "Tarihî ada dönüyoruz" iddiası, ancak tarihî kullanımın tarifi veya kapsamı ile örtüştüğü ölçüde anlamlıdır. Yukarıda gördük: Pîrî Reis "adalar arası" tabirini denizin bütünü için değil, adaların yoğunlaştığı orta kuşak için kullanırken denizin bütününü o günün diliyle "Akdeniz" saymaktaydı. Kâtip Çelebi'nin kullanımı da aynı yöndedir. Osmanlı zihin haritasında "Adalar Denizi", bugünkü hidrografik anlamıyla Ege'nin birebir karşılığı olmaktan çok, Akdeniz'in bir alt bölgesinin adıdır. Şu hâlde "atalarımızın adını iade ediyoruz" derken, aslında tarihî bir adı alıp, tarihte hiç taşımadığı kesinlikte bir coğrafi tanıma oturtuyor olabiliriz. Bu, ad ihyası değil, ad imalatına demektir. Tarihçilik adına yola çıkan bir önerinin en savunmasız olduğu nokta, kendi tarih delilinin bu inceliğiğini yakalayamamış olma ihtimalidir.
Yedinci kart, kurucu iradedir. "Ege" tercihinde Atatürk'ün eli vardır; 1930'daki el yazısı ortadadır. Cumhuriyet bu tercihi yaparken Yunan'a boyun eğmemiş, tam tersine, bir okumaya göre adı Yunan mitolojisinden koparıp kadim Anadolu'ya bağlamıştır. Bu kefedekilere göre "Ege"den vazgeçmek, tarihimize dönüş değil, tarihimizin bir başka katmanından, Cumhuriyet katmanından vazgeçiştir. Millî hafıza yalnız Osmanlı'dan ibaret değildir. 1941 de artık bizim tarihimizdir.
Görüldüğü gibi bu kefe de doludur. Fakat kefeleri kaldırmadan önce, bu tartışmanın tam kalbinde duran bir ikili ithamı ayrıca tartmak isterim.
"Kimliksizleştirme" mi, "Yunanlaştırma" mı?
Tartışmanın kamuoyundaki en keskin hâli, "Adalar Denizi" önerisine yöneltilen ikili ithamda somutlaşıyor. Deniyor ki: Bu ad değişikliği bir yandan "Ege"nin seksen beş yılda dokunmuş Türk kültürel kimliğini söker, denizi kimliksizleştirir; öte yandan, adaların bugünkü egemenlik tablosu ortadayken, denizi "adaların denizi" diye anmak, onu zımnen Yunanlılaştırır. Yani ad, aynı anda hem rengimizi soldurur hem karşı tarafın rengini koyulaştırır. Bu itham tutarlı mıdır? Sokratik terazi, kendi mahallemizin argümanlarını da tartmadan kapanmaz.
İlk bakışta ithamda bir iç gerilim var gibidir: Bir ad, nasıl hem kimliksizleştirir hem de bir başka kimliğe boyar? Renksizleştirmek ile karşı renge boyamak, aynı fırçanın tek darbesiyle olur mu? Dikkatle bakılınca görülür ki itham, aslında iki ayrı düzlemde iş görmektedir ve bu yüzden çelişkili değildir. Kimliksizleştirme iddiası Türkçe düzlemindedir: "Ege" adının etrafında örülmüş türküler, şiirler, kurum adları, bölge kimliği ve nesillerin coğrafya tasavvuru, ad değişince askıda kalır. Yerine gelen "Adalar Denizi", bugünün Türkçe konuşanı için henüz boş bir kaptır. Yunanlılaştırma iddiası ise çeviri düzlemindedir. Boş kap, uluslararası dile "Archipelago" diye aktarıldığı anda, içine başkasının şarabı dolar. İki düzlemi ayırınca, ithamın mantığı ayakta kalır.
Ne var ki aynı titizlikle, ithamın her iki kanadının cevaplarını da yazmak zorundayız. Kimliksizleştirme iddiasına verilecek cevap şudur: "Adalar Denizi" boş kap değildir. Dokuz asırlık Türk denizciliğinin, Pîrî Reis'in, Barbaros'un, Cezâyir-i Bahr-i Sefîd'in kabıdır. Kap bugünün gencine boş görünüyorsa kabahat kapta değil, tarihini öğretmeyen bizlerdedir. Yunanlaştırma iddiasına verilecek cevap ise daha önce verilmişti. Çağrışım, adın kaderi değil, çevirinin ve terminoloji disiplininin fonksiyonudur; "Adalar Denizi" Türkçe kalır, İngilizcesi "Aegean" diye sabitlenirse, itham havada kalır.
Görüldüğü gibi bu ikili itham da, ona verilen cevaplar da son tahlilde aynı kapıya çıkıyor: Adın kendisi ne masumdur ne suçludur. Adı masum ya da suçlu kılacak olan, onu kuşatan politikanın kalitesidir. Bir hususta ise ithamın sahiplerine hak vermemek elde değil: "Adalar kimin?" sorusu, hitabet düzleminde yıkıcı bir sorudur ve bu soruya kamuoyu önünde her seferinde uzun hukuki izahlarla cevap vermek zorunda kalan taraf, retorik olarak yorulan taraftır. Ama aynı sorunun simetriğinin "Ege"ye de sorulabildiğini unutmayalım: "Aigeus kimin kralıydı?" Hiçbir ad sterildir denemez; adlarda saflık aramak, denizde dümdüz su aramaya benzer; deniz dediğin dalgalıdır. Mesele, hangi dalgayla nereye seyredeceğimizi bilmektir.
Bu muhasebe bizi tartışmanın son ve belki en önemli sorusuna getiriyor: Peki bu kararı kim, hangi usulle vermelidir?
Devlet Aklının Genişliği
Sayın Pala'nın konuşmasını dinlerken zihnimden geçen ikinci düşünce dizisi, önerinin içeriğinden çok, usulüne dairdi. Ülkemizin kadim bir zaafıdır bu. Hepimiz, kendi alanımızda derinleştikçe, komşu alanlarda da söz söyleme cesareti kazanırız. Tarihçimiz dış politika tasarlar, iktisatçımız anayasa yazar, hukukçumuz ordu sevk eder; ve itiraf edelim, biz denizciler de zaman zaman her konuda fikir beyan etmekten geri durmayız. Bu cesaret, sohbet meclislerinde zenginlik demek ise de devlet politikası önerisi hâline geldiğinde dikkat ister.
Bir denizin adının değiştirilmesi önerisi, ilk bakışta bir tarih ve dil meselesi gibi görünür. Tarihçinin ve edebiyatçının bu konuda söz hakkı yalnız meşru değil, gereklidir de. Ne var ki mesele orada bitmez. Ad, ders kitabına yazıldığı anda pedagojinin; haritaya işlendiği anda kartografyanın ve hidrografinin; nota diline girdiği anda diplomasinin; "Archipelago" diye çevrildiği anda uluslararası deniz hukukunun; Yunan manşetlerine taşındığı anda stratejik iletişimin konusu olur. Yani bir adın değiştirilmesi yalnızca tek disiplinli bir karar olmayıp; tarih, dil, hukuk, diplomasi, güvenlik ve eğitim disiplinlerinin ortak masasında olgunlaştırılması gereken çok boyutlu bir devlet tasarrufudur. Sayın Pala'nın kürsüdeki çağrısında eksik olan, tarih bilgisi değildi o kusursuzdu. Eksik olan, bu öbür boyutların yokluğuydu. Ve bir dinleyici olarak benim itirazım, söylenene değil, söylenmeyenlereydi.
Burada kendime de pay çıkarayım ki yazının Sokratik terazisi şaşmasın. Ben de bu köşede tarihe dair hükümler verirken, tarihçilerin sabrına ve kaynak titizliğine muhtacım. Nitekim bu yazıyı yazarken Pîrî Reis'in "Erso Pelago"sunu, Kâtip Çelebi'nin "Adalar Arası"nı tarihçilerin ve filologların çalışmalarından öğrendim. Disiplinler birbirine muhtaçtır. Tehlike, uzmanlıkta değil, uzmanlığın tek başına politika yapmaya yeltenmesindedir. Tarihçi bize "atalarımız ne derdi" sorusunun cevabını verir; hukukçu "bugün ne dersek ne olur" sorusunun; diplomat "kime, hangi dilde, ne zaman söyleyelim" sorusunun; stratejist ise "buna hiç girmeli miyiz" sorusunun. Devlet aklı dediğimiz şey, bu dört cevabın aynı masada tartılmasıdır.
Nitekim mevcut tablo, bu masanın henüz kurulmadığını düşündürmektedir. Eğitim müfredatı bir adı benimserken dış temsil başka bir adı kullanıyorsa, ortada bütünleşik bir adlandırma politikası değil, kurumların kendi mecralarında verdiği tekil kararlar var demektir. Oysa böylesi bir tercihin yeri, tek tek kurumların inisiyatifi değil; Dışişleri'nden Millî Savunma'ya, Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi'nden Türk Dil ve Tarih Kurumlarına, üniversitelerin deniz hukuku kürsülerinden Millî Eğitim'e uzanan ortak bir istişare zeminidir. Karar "Adalar Denizi" çıkacaksa, İngilizce karşılığından çeviri kılavuzlarına, NAVTEX diline kadar her ayrıntısıyla çıkmalı; karar "Ege" kalacaksa, tarihî adın ders kitaplarında hakkıyla öğretilmesi güvence altına alınmalıdır. Devlet, ad koyarken de ad korurken de tek sesle konuşmalıdır.
Bir Orta Yol Var mı?
Terazinin iki kefesi de doluysa, akıl, kefelerden birini boşaltmadan önce üçüncü bir yol arar. Adlandırma meselelerinde dünya pratiği, sanıldığından daha yaratıcıdır.
Birinci yol, katmanlı kullanımdır. Tarihî ad ile güncel ad, birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısı olarak yaşatılabilir. Ders kitabının coğrafya ünitesi "Ege Denizi" derken, tarih ünitesi "atalarımızın Adalar Denizi dediği bu deniz" diye söze başlayabilir; akademik yayın "Ege (Adalar) Denizi" biçimini kullanabilir. Böylece ne dokuz yüzyıllık hafıza silinir ne seksen beş yıllık kurumsal dil bozulur. Nitekim milletlerin hafızası zaten böyle çalışır.
Dünya denizciliği, aynı denizin farklı kıyılarında farklı adlarla yaşamasına zaten alışıktır. Baltık Denizi'ne Almanlar "Ostsee", yani Doğu Denizi der; Estonyalılar ise aynı denize "Läänemeri", yani Batı Denizi derler. Aynı su kütlesi, iki komşu dilde taban tabana zıt iki yön adıyla anılır ve bundan ne bir kriz doğar ne bir dava. Adların barış içinde bir arada yaşaması mümkündür. Yeter ki hiçbir taraf, kendi adını ötekine hukuk diye dayatmasın.
İkinci yol, dil içi ve dil dışı ayrımıdır ve kanımca meselenin düğüm noktası budur. Türkçede hangi adı benimsersek benimseyelim, denizin uluslararası yazışma ve seyir dilindeki karşılığı konusunda devletin tek ve değişmez bir tutumu olmalıdır: "Aegean Sea." Zira "Adalar Denizi"nin İngilizceye "Sea of Islands" veya "Archipelago Sea" diye çevrilmesi, yukarıda açıkladığımız arşipel çağrışımı nedeniyle, Türk tezlerinin kavram hijyenini bozar. Üstelik işin bir de pratik cilvesi vardır. Dünya haritasında hâlihazırda bir "Archipelago Sea" mevcuttur ve Ege ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Finlandiya kıyılarındaki Saaristomeri, uluslararası literatürde tam da bu adla anılır. Kendi denizimizi, İngilizcede başka bir denizin adıyla anmak gibi bir garabete düşmek, herhalde kimsenin istediği sonuç değildir. Şu hâlde formül basitçe kurulabilir. İçeride hafıza, dışarıda istikrar; Türkçede istersek iki ad, İngilizcede tek ad.
Üçüncü yol, kurumsal usuldür. Coğrafi adlar, modern devletlerde ulusal ad kurulları eliyle yönetilir. Birleşmiş Milletler Coğrafi Adlar Uzmanlar Grubu (UNGEGN), devletlere tam da bunun için standart usuller önerir. Türkiye'nin de böylesi tercihleri, tek tek kurumların takdirine bırakmak yerine, yukarıda andığım çok disiplinli masada, gerekçeli ve yazılı bir ulusal adlandırma politikasına bağlaması gerekir. O masada "Adalar Denizi" kararı da çıkabilir, "Ege" kararı da. Benim ısrarım karardan çok, kararın usulü ile ilgilidir. Usulüne uygun verilmiş karar, yanlış bile olsa düzeltilebilir; usulsüz verilmiş karar, doğru bile olsa savunulamaz.
Denizin Adı, Denizin Kendisi
Orta yolu aramışken, bu tartışmanın bize sunduğu ve heba edilmemesi gereken bir fırsatı da kayda geçireyim. Zira otuz yılı aşkın meslek hayatımda öğrendiğim bir gerçek varsa, o da şudur: Türkiye'nin denizle ilgili her kamusal tartışması, ne kadar yanlış sorudan başlarsa başlasın, doğru yöne çevrilebilirse kazançtır. Milletimiz denizle zaten az konuşur; konuştuğunda susturmamak gerekir.
Üç tarafı denizlerle çevrili bu ülkenin insanı, denize kıyıdan bakar; gemisine binmez, tarihini bilmez, hukukunu hiç bilmez. "Deniz körlüğü" dediğimiz bu hâl, bir askeri zafiyet olmaktan önce bir kültür zafiyetidir. Şimdi düşünelim: "Ege mi, Adalar Denizi mi" tartışması sayesinde, belki de yıllardır ilk kez, gazete köşelerinde Pîrî Reis'in Kitab-ı Bahriye'si, Kâtip Çelebi'nin Tuhfetü'l-Kibâr'ı, Cezâyir-i Bahr-i Sefîd Eyaleti, Birinci Coğrafya Kongresi ve takımada rejimi aynı hafta içinde anılır oldu. Sayın Pala'nın kürsüdeki çağrısının belki de en büyük hizmeti, önerisinin kabulü ya da reddi değil, bu kelimeleri milletin gündemine sokması olmuştur. Edebiyatçının işlevi budur ve Pala bu işlevi fazlasıyla görmüştür.
Asıl hüner, bu kültürel enerjiyi ad kavgasının dar boğazından çıkarıp deniz kültürünün geniş sularına yönlendirmektir. Ders kitabına "Adalar Denizi" yazmak beş dakikalık iştir; o kitaba Türk deniz tarihini hakkıyla yazmak, bir eğitim seferberliğidir. Deniz arşivlerimizin, Sayın Pala'nın da gençliğini verdiği o arşivlerin, dijitalleştirilip araştırmacıya açılması; Kitab-ı Bahriye'nin güncel Türkçeyle her okulun kütüphanesine girmesi; sahil çocuklarının yelkenle, kürekle, denizle tanıştırılması; deniz hukukunun hukuk fakültelerinde seçmelik ders olmaktan çıkarılması... Denizin adını tartışan bir millet güzeldir; denizin kendisini yaşayan bir millet güçlüdür. Adı tartışmaya, kendisini ihmal edecek kadar dalmayalım.
Bu pencereyi açtıktan sonra, sıra kapanıştan önceki son hesaba geldi.
Peki Ya Asıl Gündem?
Bir hususu daha, denizci açık sözlülüğüyle kayda geçirmek isterim. Ad tartışmaları, milletlerin dikkat ekonomisinde pahalı yer tutar. Kamuoyu bir kelimeye kilitlendiğinde, kelimenin gölgesinde duran asıl dosyalar görünmez olur. Oysa Ege'de Türkiye'nin önündeki gerçek gündem, adlandırmadan çok daha çetindir. Bern Mutabakatı'nın yarım asırlık buzdolabında bekleyen kıta sahanlığı sorunu; karasuları meselesinde 1995 kararıyla çizilmiş hassas denge; adaların silahsızlandırılmış statüsünün sistematik ihlali; EGAYDAAK dosyası; ve kitabımın ayrı bir bölümünü ayırdığım o büyük soru: Türkiye, Doğu Akdeniz'de ve gerektiğinde Ege'de münhasır ekonomik bölgesini ne zaman, hangi hukuki zeminde ilan etmelidir?
Bu son soruyu açmadan geçmek olmaz. Çünkü ad tartışmasının gölgesinde kalan dosyaların belki de en somutu budur. Türkiye, Karadeniz'de münhasır ekonomik bölgesini 1986 gibi erken bir tarihte ilan etmiştir. Akdeniz'de ise 2019'da Libya ile imzaladığı deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakatla kıta sahanlığının batı sınırını ilk kez bir uluslararası belgeye bağlamıştır. Ama Doğu Akdeniz'in bütününde ilan edilmiş bir Türk MEB'i hâlâ yoktur. Kitabımda bu sorunun lehinde ve aleyhindeki gerekçeleri ayrıntısıyla tartışmıştım. İlan, masaya oturulacak günün pazarlık zeminini şimdiden döşemektir. İlansızlık ise esneklik alanı bırakmaktır ve ikisinin de savunulur yanları vardır. Fakat şurası açıktır ki bu kararın alınacağı masada konuşulacak olan, denizin adı değil, koordinatlardır. Yunanistan "Aigaio", biz ister "Ege" ister "Adalar Denizi" diyelim; enlem ve boylam, iki dilde de aynı okunur.
Bu dosyaların hiçbiri, denize hangi adı verdiğimize bakmaz. Yunanistan'ın Birleşmiş Milletler'e verdiği mektuplara cevap yetiştiren hukukçularımız, NAVTEX sahalarını izleyen karargâh subaylarımız, hakça ilkeleri uluslararası zeminlerde savunan diplomatlarımız için denizin adı "Ege" de olsa "Adalar Denizi" de olsa, kıyı uzunluğu değişmez, orta hat kaymaz, içtihat başkalaşmaz. Hatırlatmakta yarar var. İki ülke arasında 2002'den bu yana, kesintilere uğrasa da altmış turu aşmış istikşafi görüşme süreci yürütülmüş; bu masa, iki komşunun sorunlarını konuşabildiğinin, konuşmayı sürdürmeye mahkûm ve mecbur olduğunun kanıtıdır. O masada denizin adı gündem maddesi bile değildir. Gündem, yetki alanlarıdır, koordinatlardır, usuldür. Kamuoylarımız ad tartışırken masadakiler harita tartışır. Son tahlilde ise milletlerin kaderini, kamuoyunun tartıştığı değil, masada tartışılan belirler.
Denizci diliyle söylersek bir geminin ismi o geminin şerefidir ancak o gemiyi hareket ettiren makinesidir. Devletin makine dairesi ise hukuk, diplomasi, hidrografi ve donanmadır. Ad, bordadaki yaldızlı harflerdir. Yaldıza gösterdiğimiz ihtimamın binde birini makineye göstermediğimiz gün, geminin adı ne olursa olsun rota tutmaz.
Bu yüzden, ad tartışmasının en büyük riski, kanımca ne "Ege"nin kaybı ne "Adalar Denizi"nin çağrışımlarıdır. Asıl risk, sembol siyasetinin, zahmetli ve sabırlı hukuk siyasetinin yerine geçmesidir. Bir müfredat değişikliği bir günde yapılır ve manşet olur. Bir kıta sahanlığı tezini uluslararası kamuoyuna kabul ettirmek ise nesiller ister ve manşet olmaz. Milletçe manşete değil, nesillere çalışmamız gerekir.
Okur Yorumlarına Peşin Cevaplar
Bitirmeden önce, bu yazı yayımlandığında geleceğini şimdiden bildiğim üç itiraza peşinen cevap vereyim. Sokrates de henüz sorulmamış soruyu kendisi sormayı severdi.
Birinci itiraz şöyle gelecek: "Yani biz, Yunanistan ne düşünür korkusuyla mı ad seçeceğiz? Bu, egemenlik iradesinden taviz değil midir?" Hayır; çünkü önerdiğim şey korku değil, hesaptır. Devletler satranç oynar ve satrançta rakibin cevabını düşünerek hamle yapmak korkaklık değil, oyunun ta kendisidir. Rakibin eline koz vermemek için hamlesini inceltmek başkadır, hamleden vazgeçmek başkadır. Bu yazının hiçbir satırı "yapmayalım" demiyor; "yapacaksak, düşünerek yapalım" diyor. Aradaki fark, egemenliğin ta kendisidir: Düşünmeden yapılan hamle iradenin değil, refleksin ürünüdür; egemen olan refleks değil, iradedir.
İkinci itiraz: "Madem isim hukuken etkisiz, bu kadar uzun yazıyı niye yazdın? Etkisiz şeyin muhasebesi mi olur?" Olur; çünkü hukuken etkisiz olan, siyaseten etkisiz demek değildir. Bu yazının belki de tek net hükmü şudur: Adın etkisi mahkemede sıfıra yakın, kamuoylarında ve müzakere psikolojisinde sıfırdan hayli uzaktır. Devlet dediğimiz aygıt, tam da bu iki düzlem arasındaki farkı yönetmek için vardır. Fark yönetilmeyecek kadar küçük olsaydı, Yunanistan bir müfredat değişikliğine manşetlerle cevap vermezdi.
Üçüncü itiraz en incesi: "Ya günün birinde dünya 'Adalar Denizi'ni benimserse? Başlamadan pes mi edelim?" Bu itiraza saygım tam; ufuk sahibi olmak güzeldir. Yalnız, gerçekçi olalım: Uluslararası adlandırma, yerleşik kullanım gemisi gibidir; dümen kırması on yıllar alır ve ancak çok güçlü bir akıntıyla döner. "Aegean" adı, iki bin yıllık edebî literatürün, bilimsel yayınların ve seyir haritalarının adıdır. Türkiye'nin sınırlı diplomatik enerjisini bu dümeni döndürmeye mi, yoksa kıta sahanlığı ve MEB dosyalarındaki somut kazanımlara mı yatıracağı, bir öncelik sorusudur. Ben önceliğimi söyledim; okur kendi önceliğini kendisi belirlesin.
Hüküm Değil, Ölçüt
Yazının başında söz vermiştim: hüküm yok, muhasebe var. Sokrates'in yöntemine sadık kalarak, vardığımız yeri hükümle değil, beş soruyla ve beş ölçütle bağlayayım. Değerli okur, kararını bu beş terazide kendisi tartsın.
Birinci soru: "Adalar Denizi" demek, Türkiye'nin hukuki tezlerini mahkemede zayıflatır mı? Tarttığımız bütün deliller "hayır" diyor. Uluslararası yargı adlara değil; antlaşmalara, kıyılara, tutumlara bakar. Bu adı benimsemenin Türkiye'nin kıta sahanlığı tezlerine hukuken zarar vereceği görüşü, kaygı olarak anlaşılır, teknik olarak yanlıştır. Ama aynı dürüstlükle ekleyelim: "Hukuken zararsızdır" cümlesi, "stratejik olarak isabetlidir" anlamına gelmez.
İkinci soru: Bu ad, algı ve anlatı düzeyinde kime yarar? Burada terazi titremektedir. Bir yanda kendi dilinde, kendi hafızasını yaşatan bir millet; öte yanda "Archipelago" çağrışımının, Yunanistan'ın Ege'yi bir takımada gibi sunma hevesine sunabileceği söylem malzemesi. Adın Türkçesi bizi güçlendirir; İngilizceye özensiz çevirisi karşı tarafı güçlendirir. Demek ki mesele adın kendisinden çok, adın yönetimindedir.
Üçüncü soru: Bu ad, hafızaya ne kazandırır? Çok şey. "Adalar Denizi"ni ders kitabına dipnot olarak bile yazmak, yeni nesle Pîrî Reis'i, Barbaros'u, Cezâyir-i Bahr-i Sefîd'i sorduracaktır. Sayın Pala'nın çağrısının en sağlam tarafı budur ve bu taraf, alkışı gerçekten hak etmektedir. Fakat hafıza, tabela değiştirmekle değil, tarih öğretmekle yaşar; Atatürk'ün 1930'daki el yazısı da o hafızanın parçasıdır ve "Ege" adı da artık bu milletin öz malıdır.
Dördüncü soru: Zamanlama doğru mudur? Adlar, denizler gibidir; sakin havada manevra kolay, fırtınada pahalıdır. Ege'de tansiyonun yükseldiği bir dönemde atılan ad adımı, içerikçe ne kadar kültürel olursa olsun, karşı tarafça kaçınılmaz olarak eskalasyon diye okunur ve iki ülke kamuoyunda milliyetçi refleksleri karşılıklı besler. Sakin bir dönemde, bilimsel bir çerçevede ve tarih vurgusuyla sunulan aynı adım ise çok daha düşük maliyetle sindirilebilir. Adlar en sağlıklı biçimde, kriz anlarında bağırılarak değil, kapsamlı mutabakatların içinde sabırla konuşularak yerine oturur. "Ne" kadar "ne zaman" da devlet aklının konusudur.
Beşinci soru: Karar nasıl verilmelidir? Tek sesle. Bir devletin müfredatı başka, diplomasisi başka konuşuyorsa, sorun hangi adın seçildiğinde değil, adın bir politika olarak hiç seçilmemiş olmasındadır. Benim bu köşeden devletime tek somut çağrım şudur. Bu meseleyi kürsülerin ve manşetlerin insafından kurtarıp, tarihçisi, hukukçusu, diplomatı, denizcisi ve eğitimcisiyle aynı masada, yazılı ve gerekçeli bir ulusal adlandırma politikasına bağlayınız. O masadan "Adalar Denizi" çıkarsa başımın üstünde yeri var; "Ege" çıkarsa yine öyle. Yeter ki masadan çıksın, kürsüden değil.
Sözü, başladığım yerde bitireyim. O zirve salonunda İskender Pala hocamızı dinlerken, önerisine zihnimde itirazlar biriktirdiğim anlarda bile, bir şeye sevindim: Bu ülkede hâlâ bir denizin adı üzerine tutkuyla konuşabiliyor, tarihimizi denizde arıyor, kelimelerin gücüne inanıyoruz. Deniz körlüğüyle malul bir coğrafyada bu bile kazançtır. Kendisine, bu tartışmayı milletin gündemine taşıdığı için içten teşekkür ederim; bu köşe yazısı, o konuşmaya bir reddiye değil, denizden kürsüye uzatılmış bir el sıkışmadır.
Ve son söz, yine denizden olsun. Biz kaptanlar biliriz: Sis bastığında geminin adına değil, pusulasına bakılır. Ege'nin üzerindeki sis, adlardan değil, çözülmemiş hukuk sorunlarından yükseliyor. O sisin içinde milletçe rotamızı bulacaksak, pusulamız bellidir: tarih şuuru, hukuk bilgisi, hakça ilkeler ve tek sesli bir devlet aklı. Denize hangi adı verirsek verelim; rotayı adlar değil, hukuk ve coğrafya çizecek.
---------------------------------------------------------------
Kaynakça Notu
Bu yazıdaki tarihî ve hukuki bilgiler için başlıca şu kaynaklardan yararlanılmıştır: Cahit İstikbal, "Enerji Kaynakları ve Deniz Yetki Alanları Bakımından Doğu Akdeniz Sorunu" (Seçkin Yayıncılık; Ege kıta sahanlığı davası, Bern Mutabakatı, BMDHS 121. madde, Karadeniz/Yılan Adası kararı ve tarafların BM mektuplarına ilişkin bölümler); Türk Tarih Kurumu Tarih Terimleri Sözlüğü ("Adalar Denizi" maddesi); TDV İslâm Ansiklopedisi ("Cezâyir-i Bahr-i Sefîd" maddesi); Alaettin Sevim, "Ege Denizi mi, Adalar Denizi mi?" (MarineDeal News, Ocak 2021); Fırat Köse, "Adalar Denizi: Etimolojik Köken ve İsimlendirmeler Sorunu" (Kırmızılar, Mayıs 2021); Bilge Umar, "Türkiye'deki Tarihsel Adlar" (İnkılâp Kitabevi); Millî Eğitim Bakanlığı müfredat değişikliğine ve Yunanistan'daki yankılarına ilişkin basın taraması (Yeni Şafak, Sözcü ve muhtelif ajans haberleri); Uluslararası Adalet Divanı'nın Ege Denizi Kıta Sahanlığı (1978), Burkina Faso/Mali (1986), Karadeniz (2009) ve Nikaragua/Kolombiya (2012) kararları ile 1977 İngiliz-Fransız Kanal Tahkimi ve 2012 Bangladeş/Myanmar (ITLOS) kararları. Zirvedeki konuşmaya ilişkin gözlemler yazarın kendi notlarına dayanmaktadır.




Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.