A.S.P.
parcababa-erce
İstanbul
21 Haziran, 2024, Cuma
  • DOLAR
    32.30
  • EURO
    35.15
  • ALTIN
    2406.9
  • BIST
    10401.67
  • BTC
    67490.92$

İskenderun’daki Casus

13 Temmuz 2023, Perşembe 13:52
İskenderun’daki Casus
reklam yerim makale içi

İskenderun’daki İtalyan Casus

Mersin’in sahilinde Refah  Vapuru ve Ertuğrul Firkateyni kurbanları adına dikilmiş bir anıt vardır. Bu anıtın bir yüzünde Mareşal Fevzi Çakmak imzasıyla şu yazı yer alır: “T. C. Genelkurmay Başkanı Ankara 29 Haziran 1941 Hususi Memleket Müdafaası için kıymetli Harb vasıtalarını ana vatana getirmek vazifesi alan ve Refah Vapurunda şehit düşen, kahraman Denizaltıcı ve Havacı evlatlarımın manevî huzurunda tazimle eğilir, Deniz ve Hava mensuplarına en kalbî taziyetlerimi sunarım. Mareşal Fevzi Çakmak” 


Anıttaki Refah Faciası’na ait diğer plaket 23 Haziran 1972 tarihlidir ve şunlar yazılıdır: “İkinci Dünya Harbi içinde, İngiltere’den alınacak dört denizaltı gemisi ile Havacılık eğitimi görecek personeli ilk kademede Mısır’a götürecek Refah şilebi, Mersin açıklarında 23 Haziran 1941 tarihinde meçhul bir denizaltı tarafından torpitolanarak batırılmıştır. Bu elim olayda, 15 Deniz Subayı, 16 Hava Subayı, 48 Deniz Astsubayı, 63 Denizeri ve 25 Şilep personeli şehit olmuşlardı. Bu anıt, bütün deniz şehitlerimizi anmak üzere ‘Refah Şehitleri Anıtı’ adıyla, Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın öncülüğünde, Mersin Vilâyeti, Deniz Garnizonu ve Belediye Makamları ile bölge resmî - askerî, özel birlik / kurum ve halkının ilgi, katkıları ve beraberce çalışmaları sonucuyla yaptırılmıştır.”


II. Dünya Harbi yıllarında Deniz Harp Okulu’nun bu liman kentinde öğrenime devam etmesiyle de Mersin’in ayrı bir özelliği bulunmaktadır. 23’üncü Piyade Alayı’nın 23 Mayıs 1941’de Mersin’den Hadımköy’e nakledilmesi nedeniyle Heybeliada’daki Deniz Harp Okulu boş kalmış olan bu askerî kışlaya yerleşmişti. Ardından İngiliz Whittall’lere ait ve kullanılmadan duran pamuk yağı fabrikası binalarına da Bahriye Gedikli Okulu yerleşti. Deniz Harp Okulu ve Deniz Gedikli Okulu 9 Eylül 1946’ya kadar Mersin’de öğrenimine devam etti. Savaş yıllarında muhtelif nedenlerle vefat etmiş denizcilerin, Refah’ta şehit düştükten sonra sahile vurmuş şehit deniz subayı Asaf Taneri’nin mezarı dahi kentin Mezarlığı’nda yer almaktadır. 


Refah Vapuru  Şehitleri adına kurulmuş bir dernek olmadığı gibi, kurulsa dahi turist celbedecek bir özelliği de bulunmamaktadır! Refah Şilebi Faciası’ndan kalanlar Mersin Deniz Müzesi’ndedir.  Oramiral Metin Ataç’ın Deniz Kuvvetleri Komutanı olduğu sırada, İstanbul Deniz Müzesi’ndeki belgelerin kopyaları ve bazı eşyalar, Karataş’ta karaya ulaşan filika, Mersin’de açılan Deniz Müzesi’ne sevk edilerek ziyarete açılmıştır. Refah Faciası’nın kurbanları, her yıl Mersin’de bu anıtın başında törenle anılmaktadır. 
 
Refah Şilebi, tarihimizde karar verenlerin hatalarıyla faciaya dönüşmüş ibir  deniz faciasıdır ve benim değerlerime göre “Örtbas edilmiştir.”
Refah Şilebi’nin son limanı Mersin’di. Asıl son limanı İskenderun olacağına  Mersin’de tutulmuştur.  

23 Haziran 1941 günü Mersin Limanı’nından ölüme gönderildi. Gece yarısına doğru Kıbrıs’ın kuzeyinden, bütün ışıklarını yakmış ve bordasında kırmızıya boyalı Türk bayrağının çevresi kuvvetli projektörlerle aydınlatılmış olarak yol alırken, saat 22.30’da müthiş bir patlamayla sarsıldı. Elektrik donanımı ve telsizi bütünüyle felce uğradı. Hızla su almaya başlayan gemi dört saat kadar suyun üstünde kaldıktan sonra, gecenin korkunç karanlığında derin sulara gömülerek kayboldu. 

Mersin’den ayrıldıktan 5 saat sonra battı! Adı Refah Faciası olarak tarihe geçti. Nice genç askerleri ve ticaret bahriyesinin yürekli personelini alarak Akdeniz’de derinliklere gömüldü. 2023  Haziran ayında  bu facianın üzerinden 82 yıl geçmiş olmaktadır! 

II. Dünya Harbi tam altı yıl sürdü ve yüzmilyonlarca insanın canına mal oldu. Yaşamak için yüzlerce savaş gemisiyle birlikte, gerekli malzemeleri, ham maddeleri ve orduların ihtiyacı olan cephaneyi, silahları ve askerleri taşıyan binlerce ticaret gemisi, uçakların, mayınların ve denizaltıların kurbanı oldular. 

Refah Şilebi’nin batış nedeni hakkındaki tüm ısrarlara, iddialara resmî bir belgeyle cevap vermek isterim;1989’da yayınlanmış olan Lloyd’s War Losses dokümanı 3 Eylül 1939’dan 4 Ağustos 1945’e kadar olan sürede batırılan İngiliz, Müttefik ve Tarafsız ülke gemilerini ve batış nedenleri veren resmî kaynaktır. Bu kaynak II. Dünya Harbi İngiliz Admiralty’si belgelerinin serbest bırakılmasıyla meydana getirilmiş ve 1989’da “Lloyd’s War Losses - The Second World War” başlığıyla ve tıpkıbasım olarak yayınlanmıştır. Bin sayfaya yakın olan ve iki ciltten oluşan bu kaynak kitapların bir nushası benim arşivimdedir. Bu belgelerde kayıplar, yıllara aylara ve günlere göre belirtilmektedir. Nitekim Temmuz 1942 başlıklı sayfalarda; 23 Temmuz 1942 günü batırılan Hull Traler, Refah, Trelissick, Brockley Hill, Anna Bulgari, Soloy, Nicolas Pateras ve diğer gemi isimleri görülmektedir. Refah hakkında; Bayrağı “TU”, “Grostonu 3805”, Rotası/Nereden Nereye başlığı altında “Mersin’den Mısır’a” ve “Son mevkii” başlığı altında “Mersin’in Güneyinde 40 mil açıkta” kaydı bulunmaktadır.

Batış Nedeni- Açıklama” başlığı altında şunlar yazılıdır:Kurtulanlar bir mayına çarpma sonucu geminin battığını söyleseler de, bu kesin değildir. Ortak görüş bir İtalyan denizaltısı tarafından torpidolandığı tarzındadır.” 

Lûtfen dikkat ediniz; Hiçbir kesin ifade yoktur ve bir İtalyan denizaltısı olduğunu ortak görüş olarak vermektedir! İtalyan denizaltısı olarak  işaret edilen Ondina isimli denizaltı hakkında diğer kaynakların ortaya koyabildiği hiçbir kesin savaş raporu bulunmamaktadır. 

Oysa bir başka gerçek  İskenderun’da  ortaya çıkmaktadır;  Refah Faciası’ndan iki sene sonra, gerek İskenderun’da ve gerekse Mersin’de krom yükleyen ticaret gemilerine mıknatisî mayın yerleştirerek batmalarına sebep olan İtalyan sualtı komandosu Luigi Ferraro İskenderun’da yaşamaktadır.

Luigi ferraro’nun açıkta demirli gemilerin kıç bodoslamasına  yapıştırdığı miknatisi ve zaman ayarlı mayınları kimse fark etmemiştir. İskenderun Limanından hareket eden bu gemiler 4,5 - 5 saat sonra batmışlardır. Refah, Mersin’den hareketinden 5 saat sonra batmıştır! Gerçekler nerededir, nasıl ortaya çıkartılabilir veya ne zaman gizli bir belgenin satırları arasında ortaya çıkacaktır?

 O savaş yıllarında Türkiye tarafsız ülkeydi. Ne Müttefiklerin ve ne de Mihver Devletlerinin yanında yer aldı. Sonunda savaşın ölüm saçan ateşi hudutlarına kadar yaklaşırken, bir seçim yapmak zorunda kalacaktı. Türkiye II. Dünya Harbi yıllarında bu şileple nice kurbanlar verdi. Tarafsız ülke Türkiye bu faciayla sarsıldı. Avrupa’da ise 5,000’den fazla ticaret gemisi batmış ve milyonlarca insan telef olmuştu. Artık kimsenin dökecek gözyaşı yoktu. Feryatlar bombaların açtığı çukurlarda, yanıp yıkılmış kentlerin harabeliklerinde, denize gömülen gemilerin kaybolup yokolan gövdelerinde sessizliğe bürünmüştü. Yüzler anlamsızdı, ruhlar ölmüş, bedenler ise bir solukluk yaşam peşindeydi. Sevgi bile karneye binmiş, açlık nice ünvanları, itibarı, asaleti ayaklar altına aldığı gibi, çöp kutularından eline geçirdiği bir kaşıkla yaşamak için kendine yemek artığı arayan insana benzeyen zavallılar yaratmıştı. 

Luigi Ferraro düğün töreninde. Kaynak:Un İtaliano- Luigi Ferraro.

Tarafsız Türkiye yoklukları yaşadı. Ölmeden öldürmeden ayakta kalmayı tercih etmişti. Saldırmaya hazır azgın bir dış dünyanın keskin dişlerinden korunabildiğince ayakta durdu. Ancak yardım alacağım diye bir ticaret gemisine doldurduğu yiğit askerlerini akılsızcasına bu vahşetin içine, hiçbir korumaları olmadan salıverdi. Bu gemi Refah Şilebiydi. 
Onun batırılışı, tarihe “Refah Faciası” olarak geçti.

Bu öykü, Refah Faciası’nın feryatlarına umudsuz da olsa, onu kurban eden hıyaneti arayan bir çabayla resmedilmiştir. 
Bu öykü, uzun bir yolun, nice yılların birikimidir. Sonunda şekilleri kaybolmuş, tanınmazlığa bürünmüş tanıklarla, ya da sadece aynı mekanlarda yeralan birbirinden habersiz nice kent insanıyla örülmüş rastlantılarla anlatılmaktadır. 

Ben yıllarca Refah Faciası’nın denizlerdeki sırrının arayışını sürdürdüm. 
Refah 23 Haziran 1941 gecesi Mersin açıklarında sulara gömülmüştü. O günlerde olduğu gibi, Refah’ın hep bir denizaltıdan atılan torpidoyla batırıldığı, ya da bir mayına çarptığı iddia edildi. Refah şilebi Mersin limanından hiçbir denizde güvenlik önlemi alınmadan savaş denizine salınmıştı. Hatta sanılıyordu ki, II. Dünya Harb’i koşullarında Mersin Limanı güvenli bir deniz kenarıdır. 
Oysa  İskenderun’daki İtalyan casus  hiç dikkate alınmadı;

İskenderun’daki İtalyan Konsolosluğu’nda diplomat olarak görülen Luigi Ferraro müthiş bir sualtı komandosuydu ve   kimliği gizlenen bir casus idi. Nitekim Luigi Ferraro, ona yardımcı olan Giovanni Roccardi işbirliğinde Haziran-Ağustos aylarında İskenderun ve Mersin limanlarından denize açılan Refah gibi dört gemi batırıldı. Bu gemiler pervaneye yakın kıç bodoslamalarına yapıştırılan sualtı mıknatısı mayınları sonucu infilak ederek parçalandılar battılar.

O zaman da bu gemilerin batışı bir süre hep bir Alman denizaltısının saldırısı sanılırken, bu gemilerden Kaituna isimli geminin suüstünde kalması sayesinde, Mersin’de mıknatısı mayın konulduğu ortaya çıktı. 

Tarihin derinliklerine gömülmüş Refah Faciasını anımsayanlar ortaya çıkarttığım bu gerçekleri de düşünmelidirler. Korkusuz ve usta sualtı komandosu Luigi Ferraro, yaşamını “Un Italiano” adıyla kitap haline getirdi. O, ülkesinde savaş kahramanı bir askerdi. Yaşamı inanılmaz bir cesareti simgeler. Nitekim Tunus - İskenderun ve Mersin’de gerçekleştirdiği sabotajlar “Mizar- Denizde Sabotaj” isimli bir flim olmuştur.

Francesco De Robertis rejisörlüğünde gerçekleşen Mizar’da oynayanlar Franco Silva, Dawn Adams, Antonio Centa, Paolo Stoppa, Marilyn Buferd’di. Mizar’ı Dawn Adams canlandırmıştır. Film çekimi için Luigi Ferraro danışmanlık yapmış ama kendi görünmemiştir. Filmin ikinci yarısı İskenderun’da geçmektedir. On dört gün içinde iki İngiliz gemisi esrarengiz şekilde batar. Bölgede herhangi bir denizaltı trafiği bilinmemektedir. Komando Balıkadam Luigi Ferraro üçüncü bir gemiye patlayıcı yapıştırmıştır ama, İngiliz gizli servisi komandoları patlayıcıyı tespit ederler. 

Luigi Ferraro’nun İstanbul’daki günlerine ait isimlerin birkısmı, zorunlu olarak benim hayal gücümün yarattığı tiplere aittir. Bazılarının ismi ise değiştirilmiştir. Öyküde birbirinden kopuk, ilgisiz gibi gelecek yaşamlarla karşılaşırsanız, ön yargıyla neden bunları da anlatmış demeden okumaya devam etmelisiniz. Onlar biryerlerde karşı karşıya gelecekler, ya da aynı kentin sokaklarından birbirlerini tanımadan geçip gideceklerdir. 
Refah Faciası II. Dünya Harbi yıllarında İskenderun’da sahneye  konmuş bir trajedyadır ve Mersin’de oynanmıştır. 
Refah Faciası, yıllar sonrasında Academi Production tarafından Belgesel Flim haline getirildi. Hatta Yüksek Lisans Tezi olarak da çalışıldı. Konferanslara konu oldu, başka gruplarca belgesel yapılmaya çalışıldı. Refah’ı kimin batırdığı hep rivayetler halinde kaldı. Kimileri İtalyan denizaltısı Ondina batırdı diye bir iddiayı ortaya attılar. Refah Şilebi  neden İskenderun Limanı’na gönerilebilirdi. Madem ki Mısır’a gidecekti,  İskenderun’dan rahatlıkla kıyı seyri yapabilirdi.  Nedense çok kısa bir görüşle ve israrla Mersin limanında tuttular…

II.Dünya Harbi tüm felaketleriyle yayılırken babamın tayin nedeniyle İlkokul son sınıf ve Ortaokul birinci sınıf öğrenim yıllarımda İskenderun’da yaşadım. İkinci kez ise bir deniz subayı olarak İskenderun’da Akdeniz Bölge Komutanı amiralin emir subayı olarak bulundum.  1968’de  Malta Adası’na tayin oldum. Akdeniz Bölge Komutanlığı binası halen İskenderun Deniz Müzesi’dir. 

Bir ömür verdiği İskenderun’u doğasıyla ve tarihiyle değerlendiren dostum Edoardo Levante, hayli yıllar öncesinde, başı bulutlara değen Soğukoluk kasabasını görmek isteğime katılarak bana rehberlik etti. İskenderun’da ikinci kez yaşadığım altmışlı yıllardan tanıdığım ve yörenin turizminin gerçek anlamda önder ismi Josef Ayvazyan’ı, artık bir berhane hale gelmiş Soğukoluk’taki Ayvazyan Oteli’nin terasında andık. 

Josef Ayvazyan ya da Josef Ayvazoğlu bu köyün insanıydı. Eşi Lucien, oğlu Carlo Ayvazyan, kızları Sonya ve Nora orada dünyaya geldiler. Nora Amerika’ya yerleşmiştir. Oğlu Carlo THY’nın Adana’da düşen uçağında ölmüştür. Bizim Ayvazyan diye tanıdığımız, çevresinde Ayvazoğlu adıyla hürmet gören Josef Ayvanyan, memleketine ve Türkiye’ye çok bağlıydı. Yine de II. Dünya Harbi yıllarında bir ara casus olduğundan bile şüphe edenler çıktıydı. Otelin terasının arkasında bir salon, mutfak ve üst katta da odalar vardı. Yörenin alışkanlığı mı desem, bar anlayışının son derece rağbet gördüğü yıllarda, yokuşun hemen karşısındaki alt odalara ise kaçamak yapanları kabul ettiği bilinirdi. Çok ilginçtir Ermenice bilmezdi. Kendi doğasından gelen bir davranışla Belen ve Soğukoluk sayfiyesinin bir turizm beldesi olması için çalıştı. Ayvazyan Oteli’ni böyle bir inançla inşa etmişti. 

1940’lı yılların Soğukoluk köyünü, ilk okuldan orta okula geçiş çağlarımdan hatırlıyorum. Şansa bakın ki II. Dünya Harbi yıllarının tüm karmaşasında bir makine zabiti olan babam İskenderun’a tayin olmuştu. Geride bıraktığımız savaş bunalımlarının İstanbul’u “Çay Karnesi, Ekmek Karnesi, Şeker Karnesi, Pazen Bez Karnesi” gibi varlıkları ortadan kaybolmuş yaşamsal maddelerin peşinde koşuşulan çocukluk anılarıyla doluydu. İskenderun’a İngiliz Yardımı’nın teknik danışmanlığını yapmak üzere tayin edilen babamın ardından, bir yaz günü Haydarpaşa’dan trenle yola çıkmıştım. Aradan geçen bunca yıllar sonrasında Soğukoluk’tan İskenderun’a böyle düşler görerek bakındım. Biraz yürüdük. Terastan yamacı seyrettik. Elimle işaret ederek sordum: 

-Hatırlıyorum, oradaki tenis kortu değil mi?” 
Edo: 
- Evet, ama artık orası üzeri uzun yıllardır okaliptüs ağaçlarından dökülen yaprakların altında kalmış bir mezar gibidir. Ne tenis oynayan var ve ne oynayacak kimse kalmadı. Onların hepsi gittiler! dedi. 
-Kimler gittiler diyorsun? 
Güldü: 
-Senin düşlerindeki o insanların çoğu artık yaşamıyor ki! Soğukoluk ise, senin çocukluk yıllarının sayfiye kasabası değil. Burada iyi giyimli, zengin insanların akın ettiği bir Soğukoluk havasını da bulamazsın. 
Kulaklarıma tenis topu sesleri geliyordu. Beyaz şortlarını giymiş oyunculardan biri Hatay Yağlarının sahibi Strati Gyliptis ile bir zamanlar İskenderun Belediye Başkanı olan Nicola Philippi değil miydi! 
-Tenisi en çok Forbes’lerin Muhasebe Müdürü ile eşi Watt, sonra Catoni’ler severdi, dedi. 

Çocuk yaşlarımda Kanatlı Sineması’ndan yukarıya uzanan sokaktaki taş bir evde otururduk. Karşımızda karakol vardı. Yolun denize uzanan köşesinde ise askeriyenin gazinosu Kanatlı Sineması’yla sırt sırtaydılar. Denize kavuşan yan taraf köşesinde “Casa Paterna Di Guiseppe 24 Levante” diye anılan iki katlı taş bir konak vardı ki, sonraları Deniz Kulübü olmuştu. 

Görünümü kadar lezzeti asla unutulmayacak üzüm salkımlarının yerini paslı demirlerin aldığı Ayvazyan Oteli’nin yıkıntılar içersinde yalnızlığı yaşayan terasından İskenderun’u seyrettim. Çocukluk yaşlarında birbirimizi tanımadan aynı okulu paylaştığımız Edoardo Levante’yle İskenderun Ortaokulu’nda kesişen öğrencilik yıllarımız II. Dünya Harbi’nin en çetin dönemini anımsatmalıdır.

O yıllarda İskenderun’daki İngiliz, Fransız, Alman ve İtalyan konsolosluklarına ait hayli öyküler de anlatılır. O kadar ki, temsil ettikleri gemicilik şirketlerinin ait oldukları bayrakları nedeniyle savaş yıllarında birbirleriyle konuşamaz hale gelen, ama aslında akraba olan gemi acentelerinin öyküleri güldürü dolu olmalıdır. Bu öyküler arasında heyecan verici olan biri ise, İtalyan Konsolosluğuna atanan ve çok iyi Türkçe bilen Giovanni Roccardi ve Luigi Ferraro isimli iki gencin yaşamlarıdır ki, benim solgun fotoğraflardan alarak gözlerindeki sırları çözmeye çalışacağım resimler arasında, bu iki isim çok önemli bir yer tutacaktır! Çünkü onlar casustular ve Luigi Ferraro müthiş deneyimli bir sualtı komandosuydu. 

Savaş yıllarında İskenderun’da görevli olan Marki Ignazio Di Sanfelice ismindeki İtalyan Konsolosuna bir mesajla Faşist iktidarın ayrıcalıklı adamı olarak gönderilen Luigi Ferraro’nun İskenderun’a tayin edildiği bildirilmiş. Fakat bir söylenti de olsa çok etkin bir Faşist zenginin üzerine titrediği oğlu olduğu için savaşın tehlikesinden uzakta tutularak askere gönderilmemesi amacıyla böyle bir görev verildiği anlatılmıştır. 

Konsolos Marki Ignazio Di Sanfelice, anımsadığım kadarıyla ince yapılı, çevresine saygı veren bir diplomattı. Savaş koşullarında yüzbinlerce İtalyan genci cephede savaşırken, bu zengin çocuğuna gösterilen iltimastan dolayı son derece bozulmuş ve zaman zaman da Luigi Ferraro’ya çıkışırmış.
Sanfelice’yi aldatan bir gerçek vardı ki, bu gerçeği ancak bir süre sonra öğrenmiş olmalıdır. Zira Luigi Ferraro ve Giovanni Roccardi bir büyük sırrı paylaşıyorlardı. Luigi Ferraro savaş yılları sonrasında asıl kimliğiyle ortaya çıkacak ve kahraman ilan edilecekti. İskenderun’daki macera dolu yaşamları da dahil olmak üzere senaryolaştırılarak flim haline getirilmiştir. Filmin adı “Mizhar 1 Primo”ydu ve Dawn Adams aslında Luigi Ferraro’nun İskenderun’da aşık olduğu bir güzel kadını da anlatıyordu..

Luigi ferraro’nun İskenderun limanı’na krom yüklemek için gelmiş Fernplant ve Orion isimli şileplere nasıl limpet mayın yerleştirdiği gösteren kendi çizimi: Katynak: Un Italiano- Yazarı: Luigi Ferraro. Osman Öndeş arşivi.

İtalyan balıkadamları çok cesur, ya da İtalyan karakterine uyan maceraperest kişilerdi. Önce İskenderiye’de İngiliz savaş gemileri etrafındaki ağları keserek özel torpidolarla liman içersine girmiş ve sabotaj gerçekleştirmişlerdi. Dört kişiydiler, İngilizler ikisini yakalanmış, fakat Luigi Ferraro kaçmayı başarmıştı. Sonradan Adana Başkonsolosu olarak tayin edilen Kont Ignazio Di Sanfelice’den önceleri saklanan asıl kimliğiyle Luigi Ferraro’nun İskenderun’dan ve Mersin’den İskenderiye’ye hareket eden ticaret gemilerine limpet tipi mıknatısı mayın yerleştirerek yolda batmalarına neden olduğu bir rastlantı sonucu anlaşılmıştır. 
Tehlikeli Bir Görev 
İskenderun’a bahar erken gelmişti Savaş yıllarının İskenderun’u, Hatay’ın Fransız işgalinden kurtuluşu olan 1938’den buyana acılar dolu Hatay Sancağı anılarını geride bırakmaya çalışıyordu. Sanırım nüfusu o sıralarda altı bin civarındaydı ve yaşamımda ilk kez tanık olduğum asfalt sokaklarda elle sayılacak kadar az insan görülürdü. Evler çoğunluk bir veya iki katlıydı ve koloniyel evler hep köklü hristiyan ailelerinin malîkhaneleriydiler. Ticaretin kilit anahtarı ise  deniz esnaflığı yapan bir kaç ailenin elindeydi. Gemi acenteliği kadar maden ticareti de yapan bu ailelerin çoğu Halep, Beyrut gibi Osmanlı kentlerinden bu liman kentine göç etmişlerdi. Ancak, evlilikler yoluyla çoğunluk İtalyan ve kısmen Fransız ve İngiliz ailelerle birleşmeler olmuştu ki, bu toplum içersinde aziz dostum Edoardo Levante’nin aile kökleri İtalyan Giuseppe Levante ile Onaltıncı yüzyıla kadar uzanan çok renkli bir öykü olmaktadır. Arsuz’a doğru uzanan sahilde Forbes firmasının meyankökü işleme ambarları vardı ki, başlıbaşına merak dolu bir öyküsü vardır. 

Artık ikindi vakti yaklaşıyordu. Ayvazyan’ın virane hale gelmiş otelinin terasından, İskenderun Ovasına bakıyorduk. Edoardo Levante ile bir kaç basamaktan inerek dolaşmaya başladık. Asırlık okalüptüs ve çam ağaçlarının sessizliğinde, nice ayrı dillerden insanların seslenişlerini, kahkahalarını, şarkılarını dinledim. Tenis kortunda temiz giyimli insanlar gördüm. Tellerin ardında geniş hasır şapkalı kadınlar, koloniyel beyaz şapkalarıyla beyler ve fırfırlı etekleriyle cicili bicili çocuklar vardı. Sonra farkettim ki, bunların hepsi birer hayaldir. Hayal olmuşlardır. Şoförümüz bizi bekliyordu. Yokuştan aşağılara bir kaç adım daha attık.

Yamaca yaslanmış iki evi gösterdi: “Bizim ve dostlarımız İskender ve Mişel Sayeg’lerin evi. Yazın buraya kaçıyoruz. İskender’le tavla partilerimiz sürüp gidiyor!” -Ne zaman İtalya’ya döneceksin, diye sordum. -Sonbaharda göçmen kuşlarla birlikte desem uygun mu, diye takıldı. 

-O halde seninle bu sene sohbet için vaktim çok az olmalı. Yarın devam edelim mi? 

-Saat 10:00’a doğru ben şirkette olurum, seni otele bırakayım, dedi. İskenderun düzlüğüne yaklaştıkca sıcak yine bastırdı. Otelin önünde indim. Sabah buluşmak üzere vedalaştık. 

Aradan yıllar geçecek ve Eruadro Levante’yi artık ebediyen göremeyecektim…  Vefat etmişti!

Çocukluk yıllarımın deniz kıyısı olan geniş caddenin yine bir cadde kadar geniş kaldırımlarında yürüyerek Fener’e doğru yol aldım. Bir zamanlar Hatay’a ilk giren Türk ordu birliklerinin komutanı olan Şükrü Kanatlı Paşa’ya tahsis edilmiş olan taş konak, şimdilerde nice yıllardan beri kız meslek lisesi olarak hizmet veriyordu. Josef Catoni’nin geniş bahçeli tek katlı koloniyel konağına daima hayranlık duydum. Arklarla biçimlenen uzun balkonu bir boydan ötekine uzanıyordu. Loşluklar ardında müthiş bir suskunluk içersindeydi.

Fransız Lejyon ordusu birliklerine ait iken Hatay’ın anavatana katılmasından sonra aklımda kaldığı kadarıyla tümen komutanlığı yapılmış olan, yine kolonyel mimari kışlayı artık çağımızda turistik otel diye düşledim. Sabah, gecenin son ışıklarıyla dalacağımız uykunun ardındaki bir özleyiş olmalıydı. Oysa uykuda geçen saatleri sayamayacak kadar bir başka rüyalar ülkesinde dolaşacaktık. Gözlerimizi açtığımızda ya güneş, ya fırtına, ya da yağmur bizi bekler olacaktı. Gün ağarırken hurma ağaçlarının endamlı salınışlarından yükselen güneş ışınları denizin parıltılarıyla yüklüydü. 

II. Dünya Harbi’nin ilk yıllarından bazı sahneleri yeniden seyreder gibiydim. İngiliz yardımını getiren ticaret gemileri Fransızlar’dan kalmış küçük İskenderun limanına yanaşır, günlerce çeşitli yardım malzemesini tahliye derlerdi. Bunlar arasında cephane, tonlarca un, ondüle saç, Çörçil postalları, asker için çorap, fanila, çivi ve zaman zaman top çekerlere koşulmak üzere İngiliz kadanaları olurdu.

Bu şilepler çoğunlukla dönüşlerinde bir başka iskeleden savaş sanayii için çok önemli görülen krom mademi yüklerlerdi. 

 İngiliz Willis ciplerini ilk kez İskenderun’da gördüm. Gemiden karaya çıkartılan kırk kadar cipi kullanacak şoför bulunamadığından büyük sıkıntılar çekilmişti. Kadana dedikleri o heybetli atları ise tüm İskenderun ahalisi büyük bir merakla ve hayranlıkla seyretmişti. Atlar öylesine güçlüydüler ki, İngiltere’nin heybetini sanırım bu atların sahildeki tek asfalttan geçerlerken çıkardıklar tok nal seslerinde duyar olmuştuk.

1941 yılı Ocak ayı başlarıydı. Refah şilebi Barzilay ve Banjamin Vapur Kumpanyası’na ait üç ambarlı bir gemiydi. 1931 yılında denizlerdeki ilk otuz yıllık ömrünü tamamlamış, S/S Perseveranze isimli bu gemiyi Barzilay Benjamin Vapur Kumpanyası satın almış S/S Refah adını vermişlerdi.

Sahipleri İstanbul’lu Musevi iki aileydi ve Mason oldukları söylenirdi. Nitekim, geminin bacasında Masonluğun alâmeti olan bir şekil baca forsunu teşkil ediyordu.

Savaş yıllarının yoklukları içersinde bakımsızlıktan alabildiğine dökülen Refah’ın sahibi olan bu firma zabitan olarak daha çok bahriyeden ticaret gemilerine geçen denizcileri istihdam eder, gemilerinde çok sıkı bir disiplin uygulanırdı. İskenderun’da İgiliz Konsolosluk Binası (Catoni Vapur Donatanı ve Acentesi Binası- Halen aileden Jonathan Beard’e aittir)
Türk gemi siciline kayıtlı ve Devlet Denizyolları İşletmesi’ne ait Güneysu ve Aksu isimli posta vapurlarının ilk sahipleri de yine bu şirketti. Bu şirketin Sosyete Vapurculuk TAŞ isimli bir şirketi daha vardı ki, Karadeniz’de posta seferi yapan S/S Güneysu ve S/S Aksu isimlerindeki gemilerdi.  

Krom yüklenecek denilen Refah’ın çok başka bir amaçla hazırlanması istendiğinde gerçek bilinmiyordu. Kafile komutanı olarak tayin edilmiş olan Yarbay Zeki Işın, Mersin’de gemiyi gezmiş ve Deniz Askeri Nakliyat Genel Komutanlığı’ndan telefonla Amiral Hüsnü Gökdenizer’i bularak ona, “Amiralim, bu gemiyle personel gidecek. Oysa gemi can emniyeti bakımında sefer için elverişli değil!” demiş, fakat müthiş bir kızgınlıkla terslenmişti. Mersin’e boş olarak gönderilen Refah’ın krom yüklenmesi yerine, personel yüklenmesi meselesinin nereden çıktığını sormuştu. Ne yazıktır ki, bu acı gerçeklere rağmen, o feci akıbeti önlenemeyecek ve o vatan evlâtları adeta bile bile ölüme gönderilecektir. 
Refah Vapuru’nun süvarisi İzzet Kaptan gerçekler kendisinden gizlendiğinden durumdan şühelenmiş ve nihayet bgerçeği öğrenmişti; Mısır’a gideceklerdi.. Refaha battaniye yükleyenlere, nasıl olsa sıcak memleketlere gidiyoruz, battaniye yerine cankurtaran sandalı yeleği ve simidi veriniz diye ısrar etmiş, bu ısrarlarına menfi cevaplar almıştır. Öylesine deneyimli bir zabitti ki, onun her sözü denizciler için vazgeçilmez bir ders olurdu. Talep ettiği cansalı ve filikalar yerine gemiyi denizde başıboş ve bir kaza halinde can kurtarmaya yetersiz bırakanlara gücenerek çaresiz bir halde sefere çıkmak zorunda kalmıştır. Bu son seferinden bir daha dönemeyen bedbaht kaptan, gemi batarken yegane yüzen filikada kendisine yer ayıranlara “Benim yerime şu denizde çırpınan gençlerden birini alınız” diyerek gemisiyle birlikte Akdeniz’in karanlık sularına vazifesi başında ve mertçe gömülmüştür

II.Dünya Harbi yıllarında İskenderun’da görevli İtalyan konsolosluk  mensupları.Kaynak: Eduardo Levante (Luca). Osman Öndeş arşivi.

Esrarengiz Yabancı 
İskenderun’dan gelen esrarengiz yabancının neden Mersin’e geldiğini kimse fark etmedi.. Hareketinden hücreler halinde çalışan istihbarat hücresi dışında İtalyan sefaretine bile haber verilmemişti. Sahilde yanyana duran balıkçı sandallarını seyrederek yürüdü. Balıkçıların karada sohbetlerine tanık olmak için, yakınlarındaki bir kanepeye ilişti. Refah biraz daha aşağılarda kuzu gibi yatıyordu. Bordasına kocaman bir Türk bayrağı boyanmıştı. O sırada bir balıkçı teknesi baştan kara yanaştı. Çavalyelerde hayli balık vardı. Gülümseyerek bakışlarını sandala çevirdi. Meraklı gözlerle bir kenardan balıkçıların konuşmalarını izledi. Birbiriyle göz göze geldiler. Adam meraklı yabancıya gülümsedi. Yabancı, “Bu zamanda hayli bereketli bir sefer yapmışsınız!”dedi. 
Adam: 
- Bey ben de senin gibi seyircisiyim. Tekne benim değil, diye cevapladı. Yabancının Türkçesi biraz çalıyordu. Yerli ahali, bu çarpık Türkçeye alışıktılar. Balıkçı adamı bunlardan biri sandı.
 -Acente misiniz? diye sordu. 
Adam: 
- Değiliz ama, hemen hepsini çok uzun zamandır tanırız, dedi Biz de İskenderun’lu sayılırız. Dedemin babası Sicilya’dan göç etmiş. 
Balıkçı bildik isimlere rağmen, daha fazla sormak ihtiyacını hissetmedi, ya da karışmaktan çekindi. Bir suskunluk oldu. Tekneden çavalyelerle balıkları karaya çıkartıyorlardı. 
Adam: 
-Her şeye rağmen ben olta balıkçılığını seviyorum, diye araya girdi. 
Bir başka balıkçı lâfa karıştı: 
-Al benden de o o kadar, ama bizimkisi keyif için değil bey, aş için. Vakit yeğleyecek kadar kalamayız. 
Adam güldü. 
-Haklısınız. Canım bakmayın, bizim işler savaş yüzünden kesatlaşınca, ben de zaman zaman kayalardan balık tutmaya çalışıyorum. 
Balıkçının biri: 
-Ekmeklik un yine yok! Yahu çay içeceğiz, karneyle bile yok diye dert yandı. 
Öteki: 
-Sen de az değilsin! diye söylendi. Ya Ankara’da, İstanbul’da olsaydın. Burada un yok diyorsun ama, beyaz ekmek yiyoruz, diyorlar ki, İstanbul’da kara ekmek bile zor bulunuyormuş. 
Balıkçı söylediğine pişman olmuştu. Lâfı evirdi çevirdi: 
-Sandalla açılsana bey. Bak ileride bir kayalık var. Orası hep balık yapar, diye öğütledi. 
Adam:
 -Kayalık dediğin yer neresi diye sordu. 
Balıkçı şöyle bir koya bakındı ve bir nirengi kestirdi gözüne, sonra: 
-Bak bey, şurada bir şilep var ya. Hani Refah yazıyor üstünde. 
Adam, yeni fark ediyormuş gibi o tarafa baktı: 
-Ha, şu şilep. Yeni geldi galiba! Balıkçı bilgeçlik taslayarak: 
-Neredeyse on gün olacak. Bugün yarın seyre çıkar herhalde. Asker taşıyacakmış. Anlaşıldı değil mi? 
Bir soluk aldı. Gemiyi seyrediyordu. 
-Askerler Mısır’a gideceklermiş. Ordunun ihtiyacı için İngilizler savaş gemisi verecekler, öyle diyorlar! 
Yine balık avlama işine döndü: 
-Şimdi bey elimle işaret ettiğim istikamete dikkat et. Oradan sağ tarafa şöyle beş altı yüz metre gelirsen, orada beş kulaç su çeker. Sığlık tümsek de oradadır. Adam merakla ilgilsizlik arasında: 
- Çok balık yapar herhalde. Bir gün giderim, dedi. 
Balıkçı: -Sandalınla mı çıkıyorsun, deyince, 
-Yok bakması başa dert, kiralıyorum, çıkarsam eğer dedi. 
Balıkçı sandalı nereden kiraladığına bakmadan, kendi sandalını önerdi: 
-Biz de kiralarız. Hem benim sandal daha oturaklıdır, dedi. 
Adam: 
-İyi olur, bana fikir verdin bey, adın nedir ? diye sordu. 
Balıkçı: 
-Ferhat Reis de, burada herkes bilir. 
Öteki:
 -Burada sandal çok bey, biri olmazsa öteki olur, deyince, Balıkçı bozuldu: 
-Oyun bozanlık edip durma, bey benimle anlaştı, sen ne araya giriyorsun, dedi. Öteki kızarır gibi oldu: 
- Yahu Ferhat Reis, sen yoksan burada başka sandallar da var demek istedim. Hani bey balığa çıkmak istese demek için. 
Adam gülümsedi: 
-Durun durun, hava da güzel, bu akşam balığa çıkarım. Böylece sizle başlamış oluruz dedi. Anlaştılar. 
-Bey, dedi. 
Sandalın sahibi ve sordu : 
-Kaçta gelirsin?
 Adam düşündü ve cevapladı: 
-Eve gidip olta çantamı alıp gelmem bir saati almaz. Adam “Beklerim” dedi. Yabancı akşam vakti sahile döndü. Ferhat Reis sandalında yalnızdı. Taşıdığı çantanın büyüklüğünü görünce şaşırdı: 
-Bey, amma da çok balıkçı malzemen var! Hepsi balık tutmak için mi? 
Adam yine gülümsedi: 
-Yok canım, ama hepsi de çeşit çeşit oltalarım. Ben hepsini birlikte taşımayı tercih ederim, dedi.
 Adam sandala geçti, balıkçı karaya çıktı: 
-Bey sabah döndüğünde yine buraya bağla. Son hesaplaşırız dedi. 
Adam, daha önce davrandı: 
-Gönlün rahat etsin. Ama ben borcumu önceden ödemek isterim. 
Çıkardığı para, balıkçının beklediğinden çok fazlaydı. Balıkçı sıkılmakla sevinmek arasında bocaladı: 
-Yahu Bey, bu çok fazla diyecek oldu. 
Adam: 
-Gönlümden koptu, helâl olsun dedi. Balıkçı bereketli zengin bir müşteri bulmuş olduğunun farkındaydı. Adamın Türkçesi hayli bozuk olduğundan daha da meraklandı:
 -Bey sormak ayıp olmasın ama, nerelisiniz? 
Adam gülümsedi: 
-Anne tarafım da, baba tarafım da hep Avrupa’dan göç etmişler. Biz bu memleketin insanıyız. Buralarda büyüdük, dedi. 
Adam Haa! diye anlamış gibi kafasını salladı. Gözlerini açarak, çok önemli bir bilgi edinmişcesine “Avrupa’dan Mersin’e kadar gel. Vay canına. Biz Mersin’den öteye gidemedik daha!” diye yakındı. 
-Herhalde siz de buralarda tüccarlık yapıyorsunuz demek, dedi. 
Adam: 
-Eh öyle bir şey, tüccarız! 
Balıkçı: 
-Mersin küçük bir yer, ben sizi görmemişim, dedi. 
Adam: 
-Yok canım, ben işler yüzünden pek buralarda bulunmam da ondan olsa gerek, deyiverdi. 
Balıkçı daha da rahatlamış olmalı ki, ipleri çözdü. Adam kürekleri açtı, balıkçı sandalı itti. 
-Rastgele bey, sabaha görüşürüz dedi. Adam yavaş yavaş iskeleden açılırken, balıkçı ardından biraz bakmış, sonra alaca karanlığın bastığı akşam vaktinde sahilden uzaklaşmaya başlamıştı. 

Yabancı kürek çekerek biraz açılır gibi oldu. Etrafına dikkatle baktı, duraladı, dinlendi. Bir şeylerin hazırlığını yaptı. Küreklerin topuzlarına yaslanıp, sahili gözetledi. Balıkçının iyice uzaklaşıp uzaklaşmadığını anlamak için dikkatle bakındı, sahili taradı. Yeniden küreklere asıldı, biraz sonra yeniden durdu. Hava daha da kararıyordu. Bu sefer kayalıklara doğru geriye kürek çekmeye başladı. Hayli ilerideki kayalık döküntünün başında bir adam adeta kendini siper etmiş bekliyordu. Sandal kayalıklara dokununca, ikinci adam önce hayli ağır bir başka torbayı ve büyük bir sepeti yabancıya uzattı. Kendi de sandala atladı. Küreği çeken ikinci kişiydi. Yabancı, ona fısıltıyla bir şey söylüyordu. Denizin ortasında demirlemiş bir gemiye yaklaşıyorlardı. Bakındılar, tekrar etrafı kolladılar. Yabancı torbayı açtı ve içinden Kapalı devre dalgıç cihazını çıkardı. Valfleri kontrol edip tahtaların üzerine serdi. Kurşun kemerini daha da sıkılaştırdı. 
-Sadece yarım saat vaktim var dedi. 
Torbayı açtı ve içindeki Limpet mayınlara bir daha göz attı. Zaman ayarını kırk millik bir seyir süresine göre ayarladı. Mayınlar makine ve pervane gürültüsü sesiyle çalışan zaman ayarlı tipte mıknatısı mayın tipleriydiler. 
Adam: 
-Burada kal, sen balık tutmaya başla dedi.

Gemiden onları gören olup olmadığına dikkat ettiler. Hava karanlığı bastığında görünmez olmuşlardı. Adam kurşun ağırlıklı kemeri beline bağladı. Kapalı devre dalgıç cihazını boynundan geçirip, kolonlarıyla bedenine bağladı. Bu cihaz kendi icadı olduğundan, ödül bile almıştı. Potasyum hidrokarbon tipi bir toz, suyla karışarak bir saate yakın soluma yetecek oksijen karışımı veriyordu. Hortumun ağızlık kısmını dudaklarıyla dişleri arsasına sıkıştırarak, valfı açtı ve bir deneme yaptı. Solumun normaldi! Yavaşca kendini denize bıraktı.

Yardımcısı yavaş bir hareketle limpet mayınların olduğu torbayı adama verdi. Kapalı devre balıkadam cihazları, su üstüne hava kabacıkları çıkartmıyordu. Fakat son derece ilkel oldukları gibi, toz kimyevi karışımın yutulması halinde ölüm de meydana getirebiliyorlardı. Adam deniz sathında kayboldu.

Sandaldaki balık tutmaya devam eder gibi yapıyor, fakat heyecan içersinde bakınıyor, birini bekliyordu. Yarım saat geçmek bilmedi. Birden sandalın açık denize bakan tarafında bir hışırtı oldu. Beklediği kişi geri gelmişti! Usulca kapalı devre dalış cihazını çıkartıp yardımcısına verdi. Artık elinde torba yoktu! Sandala girdi ve biraz solup alıp dinlendikten sonra, bir havluyla kurulandı. 

-İkisini dümen hizasında yapıştırdım. Birini makine dairesine yakın yapıştırdım dedi. Bu kez biraz daha hızlı aralıklarla kürek çekerek önce kayalıklara doğru yol aldılar. Sandalın başı kayalıklara dokunduğunda yardımcısı atladı ve getirdiği dalgıç cihazını aldı. Kayalıkların içersinde sakladığı siyah çantaya yerleştirip, “Ben dönüyorum” dedi. 
Adam: 
-Yarın ben de öğleye doğru ben de İskenderun’da olurum, dedi. 
Ayrıldılar! 
Mersin’den hareket eden RFefah şilebi  5 saat sonra infilak ederek batmıştı..

Refah şilebinin esrarengiz şekilde batışı ülkede derin bir hüzün, heyecan ve karmaşa yarattı. Sorumlular mahkemeye verildilerse de gidenler bir daha geri dönmedi. Aradan iki yıl geçti ve İskenderun’da yeni bir yaşama tanık olunuyordu. Aslında bu onun Mersin’e ikinci, İskenderun’a ise birinci gelişiydi. İlk kez 1941 yılı Haziran ayının ikinci haftası sonunda bir kaç gün Mersin’de kalmış ve süratle Adana’ya dönmüştü. İtalyan istihbaratı, her ülke istihbaratı gibi hücreler halinde çalıştığından, İstanbul’da kendisini karşılayan hücre ajanı dışında, seferatetin bile haberi olmamıştı! 

Yapılı genç biriydi. Savaşın tüm kargaşasında nasıl olur da, torpil, iltimasla bazı faşist zenginlerin oğulları cephe yerine, adeta tatile gönderilebiliyorlardı! İtalyan Konsolosu Marki Ignazio’di Sanfelice söylenip durmaktaydı. Luigi Ferraro denilen kişi hangi zengin faşist işadamının oğluydu ki, yüksek yerden iltimasla İskenderun’a gönderilmişti? 
 Marki İgnazio: 
-Bu kadarı olmaz, demişti. Bu adamı diplomat diye göstermişler ama, diplomasiyle alakası yok. Çaresiz bir sır gibi saklayacağım. Yoksa beni buradan alıp savaşın alevleri içersindeki memlekete postalamaları an meselesi olur, diye kendince çareler arayıp, susmayı tercih etti. 
 
Luigi Ferraro’nun İskenderun’dan Mersin’e gelerek krom yüklemiş  Keituna isimli genelyük gemisine limpet mayını nasıl yerleştirdiğini anlatan kendi çizimi: Kaynak: Un Italiano- Luigi Ferraro, Osman Öndeş arşivi.

İskenderun’daki Konsoloslukta görevli olan Giovanni Roccardi ise İtalyan Gizli Servisi’nde görevliydi ve bu görevi dahi Konsolosun bilgisinden saklanmıştı. Kendisinden bile saklanan bir gerçek vardı ki Luigi Ferraro İtalyan Deniz Kuvvetleri’ndeki Gizli Servis’te görevli ve yüzbaşı rütbesinde bir balıkadam komandoydu. Sadece konsoloslukta değil, ama İskenderun’da kendisi izleyen gözlerden uzaklarda kalmak için, silik bir kişilik portresi çizmeyi başardı. Sonunda ona kimse bir iş vermez oldu. Sadece sabahın erken saatlerinde kalkıp deniz kenarına gittiği ve denizi deliler gibi sevdiğinden dolayı, hiçbir şey yapamazsa beline kadar denize girdiği söylenir olmuştu. İtalyan Konsolosluğu’nun bu yeni isminin adı “Hafif kafadan kaçık İtalyan”a çıktı.

Luigi Ferraro, sahilden gelen giden gemileri seyrederdi. Limanın ilersinde krom madeninin depolandığı sahalar vardı. Türkiye hem Almanya’ya ve hem de İngiltere’ye savaş yıllarının çok önemli bir ham maddesi olan krom ihraç ediyordu. Yine sabahın köründe yürüyüşe çıkmıştı. Gerilerde İngiliz Binbaşı Wilson’u fark etti. Döndü ve seslendi: “Düşmanız ama, dostça sana bir şey söyleyeyim. Uykunu berbat ediyorsun. Benim çocukluğumdan beri sevdiğim bir kaç şey var. Deniz, yüzmek ve çapkınlık!” 
Binbaşı Wilson, “Çapkınlık mı sonun olur, yoksa senin Faşist partonunun mu İtalya’yı yiyip bitirir yakın göreceğiz. Ama seni her yerde gözetlemekten vazgeçmeyeceğimizi bilesin.” dedi. 

Derin soluklarla Luigi Ferraro’nun yüzüne baktı ve dünyayı felakete sürükleyen Faşist ve Nazi diktasının hepsinin sonu olacağını tekrarladı. Yürümesini kesmiş, çoğunluk elbiselerini değiştirdiği kulübenin önünde Binbaşı Wilson’a umursamaz bir tavırla cevap vermeye hazırlanıyordu: 
-Hadi diyelim ki, burada iki arkadaşız. Ama devletlerimiz birbiriyle savaşıyor. Binbaşı Wilson ben Faşizme inanıyorum. İtalya’da halk sefalet içersindeyken sizler neredeydiniz. Benito Mussolini bir kurtarıcıdır. 
-Bırak bu palavraları. 
-Siyonistlerin elindeki Amerikalılarla, siz akılsız İngilizler gün gelecek anlayacaksınız ama, iş işten geçmiş olacak diyorum. Başınız beladan kurtulmayacak. 
Binbaşı Wilson, haki renkli kısa pantalonu, dizinin altına kadar çıkan çorapları, Churchill postallarıyla karşısında dikilmiş duruyordu. 
- Bıktım senden akılsız İtalyan diye söylendi. 
Ferraro “O halde sabah sporumu rezil etme.” diye söylendi. 
Sabahın köründe onların bitmez tükenmez kavgalarını duyan bile olmadı. Duyanlar ise bir İngiliz ile İtalyan’ın birbirlerine sert bakışlarına güler geçer oldular. Onlara göre ikisi de deliydi! 

II. Dünya Harbi ateşinin Balkanları sardığı, Ege’ye sıçradığı görülür. Refah şilebinin ulu orta denilecek şekilde denize salındığı Haziran 1941 tarihine bakarak bir değerlendirme yapabilmek için, Türkiye’nin felaketlerle nasıl kuşatıldığını bilinmelidir. Günümüze dek açıklanmış olan II. Dünya Harbi belgelerinde Mersin - Kıbrıs’ın kuzeyi arasındaki denizlerde İngiliz-Alman veya İtalyan denizaltılarının bulunduğuna dair bir kayda rastlanılmamıştır. O yılların gizli belgeleri artık hemen tamamiyle açıklanmasına rağmen, gizlilikleri korunan veya asla açıklanmayacak belgeler arasında Refah’ı kimin batırdığına dair olan belge de vardır.

Bu belge çoğunlukla bir Serseri Mayın ya da Refah Mersin limanında iken gemiye konulmuş olan bir mıknatısı mayın olasılığını ortaya çıkartmaktadır. Serseri Mayın, demirli mayınların bir nedenle koparak denizde sürüklenmesidir. O takdirde Refah, bu daha ciddi bir talihsizlikle karşı karşıya bırakılmıştır. Fakat limanda hiçbir güvenlik alınmadan yatan bu şilebe, daha ileriki yıllarda İskenderun ve Mersin’de yapıldığı gibi, kolaylıkla mıknatısı mayın yapıştırılarak şileplerin batırılabildiği bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır!

Simsiyah Adamlar 
İskenderun’da yaşam II. Dünya Harbi yıllarının kaygılarından uzaklarda sürüp gidiyordu. Kasabanın değişemeyen doğası, koloniyel binalardaki seçkin tüccar ailelerinin dışında, halk çoğunluk rızklarını çıkardıkları bahçe işlerindeydiler. Denize açılan balıkçı tekneleri limana yakın bir sahilde bağlamış yatıyorlardı. Gecenin karanlığında ölü sokak lambaları yavaş yavaş artan sıcaktan evlerin damlarına serilmiş sedirlerde uykuya dalmış olanlar, biriki kapı önünde yarenlik edenler de vardı. Alabildiğine uzanan sahilin kumsalında ise derin sessizliğe yaklaşan biri sakin adımlarla gezermiş gibi adımlar atıyor ve zaman zaman etrafı gözlüyordu. Uzun boylu, yapılı biriydi. Kopkoyu lacivert bir göğün altında yıldızların parıltıları bile umursamaz görünüyorlardı. Doğruca her sabah yaptığı gibi sahildeki kulübesininin kapısını usulca açtı. Ayağına paletlerini taktı. Kapalı devre dalış cihazını boynundan geçirip kayışlarını sıkıştırdı. Maskesini yüzüne yerleştirdikten sonra tüpün valfını açıp bir kaç soluk aldı. İki eliyle hayli büyük kutuyu suya iteledi. 
 

II. Dünya Harbi yılları sonrasında İskenderun sahili. Sahilde ilk görülen bina, Luigi Ferraro’nun sabah erken saatlerde hazırlandığı Deniz Klübü binasıdır. 

Karşısında, ama denizin ortasına demirlemiş bir şilep vardı. Oraya kadar çok zorlu bir yüzüş yapacaktı. Solunum cihazını ancak gemiye vardığında kullanabilirdi. Onun için gemiye doğru yüzmeye başladı. Kolları yanlarda ve hareketsizdi. Sadece bacaklarının yardımıyla yüzüyor ve yine de ses çıkarmamak için paletleriyle çok ağır hareket ediyordu. Kulaç atması ve kollarını kullanması su yüzünde gürültüye neden olurdu. Yıllar sonrasında artık her spor mağazasında satılan paletlerin ilk modelleri olan bu paletleri tasarlayan da kendisiydi.

Ayağa uygun şekilde kalıp dökülerek kauçuk bir malzemeyle yapılmış olan paletler Gamma komandolarının gizli silahlarından birini oluşturmaktaydı. O ilk modeller hayli ağırdı ve ayaktan çıkması halinde denizde battığından çok dikkat edilmesini gerektiriyordu. Fakat bu paletler sayesinde deniz komandoları çok daha az enerji sarf ederek, daha hızlı yüzebilmekteydiler. Tam sessizlik ve görünmezlik içinde olmalıydılar. “Gamma” grubuna dahil olmuş bir deniz komandosu için paletle yüzmek silahlarının ayrılmaz bir parçası sayılıyordu. Gemi henüz uzaktaydı! Nöbetçi dışında herkes uykuya çekilmiş olmalıydı ki, güvertesinde hiçbir hareket görülmüyordu. Ufuk karanlık ardında korkutucu bir duvar dibiydi. Yaşamı anımsatacak en ufak bir ses duyulmuyor ve tüm ışıklarını söndürmüş gemi güçlükle fark edilebiliyordu. Gemiden duyulacak en ufak bir ses alarma yol açabilirdi. İşte o zaman geminin etrafındaki kapkara deniz hemen aydınlatılabilirdi. Bunu da makineli tüfeklerin ateşi takip edecekti. Mutlaka bir iki kurşun taşımakta olduğu patlayıcı taşıyıcısına isabet edip patlatırdı. 

Nihayet hedefle arasındaki mesafe bir kaç on metrelik mesafeye inmişti. En tehlikeli ve zor anlar bunlardı. Adrenalin kalbini delirtiyor ama beynine etki yapmıyor çünkü bu durumu yüzlerce kere talim etmişlerdi. Patlayıcıları taşıyan kauçuk muhafazanın biraz havasını azalttı. 

 Luigi Ferraro’nun İskenderun’dan Mersin’e gelerek krom yüklemiş  Sicilian Prince isimli genelyük gemisine limpet mayını nasıl yerleştirdiğini anlatan kendi çizimi: Kaynak: Un Italiano- Luigi Ferraro, Osman Öndeş arşivi.

Böylece su sathının altında kaybolan mıknatısı mayınlar yine de batmıyor kolaylıkla çekilebiliyorlardı. Suyun dışında sadece burun delikleri ve ağzı kalacak şekilde yavaş yavaş hedefine yaklaşmaya devam ediyordu. Ağzına Akdeniz’in tuzlu sularının kaçması öksürmesine neden olurdu. Fakat burnundan girecek deniz suyu çok daha kötü bir durum yaratırdı. Bunun çaresi de yutmaktı ki, bunların hepsi boğaz kuruluğuna ve susamaya yol açacak tehlikeli gelişmelerdi. Ancak Gamma eğitimlerinde bir sualtı komandosu olarak her türlü güçlüğe karşı gelecek eğitimlerden geçmişlerdi. Tıpkı soğuğa, sinirsel tansiyona, korkuya dayanması gerektiği gibi, karanlıkta gemiye yaklaşmasını sürdürdü.

O esnada gemide birden bir ışık yanmıştı. Fısıltıyla konuşanları duydu. 
Krom yüklü gemide giderek yaklaşan tehlikenin varlığından haberdar olunduğuna dair ne görülebilir bir işaret ne de bir ses vardı. Nihayet gemiye ulaşmıştı. Elleriyle geminin karnını yoklamaya başladı. Gamma grubu komandoları gemilere yapılacak baskın tekniğinde önemli taktikle yetiştirilmişlerdi. Bir gemiye sızacak komandolar daima baş taraftan yaklaşacaklardı. Kendilerine öğretilen gemiye borda tarafından yaklaşmanın tehlikeli olduğuydu. Çünkü savaş gemilerinde olsun şileplerde olsun geminin bordası hizasından yapılacak yaklaşmalar gemi personeli veya nöbetçisi tarafından en kolay görülecek bir hedef olmak demekti. Köprüüstünde bir gözcü bulunurdu. Oysa gemiye pruvadan yaklaşıldığında burun kısmında öyle bir kör nokta oluşmaktaydı ki burada mürettebattan biri kafasını geminin dışına bile çıkarsa aşağıdakini görebilmesi imkansızdı. Böylece çıplak parmaklarla geminin sukesimi hizasından kıç tarafa doğru kayarak yalpa omurgası hizasına kadar geldi.

Solumun cihazının valfını açtı ve aynı sessizlik içinde karinaya olabildiğince dokunarak zifiri karanlıkta geminin altına daldı Hareketleri doğuştan bir körün hareketleri gibi emin ve seriydi. Taşıdığı iki iri kauçuk mahfaza içersindeki mayınları artık yerlerine yerleştireceği zaman gelmiştir. Bunlar sadece sabotaj amacıyla geliştirilmiş ve pervane hareketiyle çalışan zaman ayarlı güçlü patlayıcılardı. Kendi aralarında bu mayınlara “Tahtakurusu” adını takmışlardı. O zamanlar batırılacak teknenin karinasına bir elektro mıknatısla tutturulurdu. Şimdi ise elindeki kauçuk muhafaza içersinde 12 kiloluk çok kuvvetli bir patlayıcı olan tritol ihtiva eden bir miknatisi mayın vardı. Bu mayınları yalpa omurgasının kenarına “Çavuş” adını verdikleri ufak kıskaçlarla tutturuluyor ve iyice sıkıştırılıyordu. Mayınları yalpa omurgasına yerleştirmek için kauçuk muhafazasından kamasıyla keserek çıkarttı. Önce birini kıskaçlarıyla omurgaya tutturdu ve olanca gücüyle mandalları sıkıştırdı. Tüm bunları gözleri bağlı olarak yüzlerce defa tekrarladığı eğitimler sırasında edindiği deneyimler sayesinde yapabiliyordu.

Aynı kanatçığın diğer ucuna da bir mayın yerleştirilmesi gerekliydi. Çünkü bir tek mayın infilak ettiğinde meydana getirdiği patlamayla o kısımda saçlar parçalanmasına rağmen, su dolan bölmenin kaportasını kapatarak geminin batması önlenebiliyordu. Önceki sabotajlardan aldıkları derslerle şimdi bir baştarafa, bir de kıç tarafa yakın olacak şekilde iki mayın bağlıyorlardı. Böylece iskele veya sancak tarafta olmak üzere, fakat ikisi de aynı yalpa omurgasına bağlanan mayınlar birbiri ardından infilak ediyor ve gemiyi yana yatırarak alabora olmasına yol açıyordu. Her şey çalışılmış hesaplanmış, her hareket üzerinde bir sürü deneyler yapılmıştı.

Tam iki yıl önce Mersin’den hiçbir koruma olmaksızın denize salıverilen Refah şilebi için de “Bilinmeyen bir denizaltıdan atılan torpidoyla yaralanarak battı” diyeceklerdir ver kimsenin aklına mıknatısı mayınlar gelmeyecektir! Operasyon tamamlanmıştı. Şimdi yüzerek sahildeki plaj tesislerine geri gidecekti, burası gizli bir üs vazifesi görüyordu. Sabahın üçünde sessizce kıyıya ulaştı. Ortalıkta hiçbir canlı yoktu. Kabinde bıraktığı bornoza kurulandı ve konsolosluğa gitti. Konsolos halâ kendisinin gerçek kimliğini bilmiyor ve maceraperest tavırlarından dolayı sinirli hali devam ediyordu.  

Luigi Ferraro görünüşte  Cenovalı idi ama, doğru dürüst yüzme bile bilmiyordu, herhalde arkası çok kuvvetli olduğu için savaşa gitmemişti ve tarafsız bir ülkedeki bir konsoloslukta yazı makinesinin arkasında çalışan bir memur pozisyonundaydı. Konsolos henüz böyle düşünüyordu. O geceyi konsoloslukta geçirecekti. Sabahın böylesine erken bir saatinde konsoloslukta ne işi vardı? Sonra bu saatte kalmakta olduğu Karmeliten manastırına gitmesi de artık uyanmakta olan İskenderun’da görülebilir ve kuşkulara neden olabilirdi. Konsolos içinden söylenerek, kendi katına döndü. Konsolos bu garip adamın kimliğini bulmaya çalışıyordu; 

Luigi Ferraro’nun “Un Italiano” başlıklı eserinde İskenderun’da gemilere mıknatısı mayını nasıl yerleştirdiğini gösteren iki şema bulunmaktadır. Luigi Ferraro buradan Fernplant ve Orion isimli şileplere kadar yüzmüş ve yerleştirdiği mıknatısı mayınlarla batmalarına neden olmuştur. Mersin’de de aynı şekilde hareket etmiştir. 

Evraklarına göre İtalya’nın İskenderun Konsolosluğu’nda vazifeli bir memurdu. Oysa bavulunda sualtı taarruz cihazları ve yüksek infilak gücü olan patlayıcı maddelerle dolu çantalar bulunacaktı. Gideceği memleket bu savaşta tarafsız bir ülke olmasına rağmen mutlaka bir sürü düşman istihbarat ajanı onu takip edecekti. Ayrıca bu savaşta Türkiye’nin Müttefikler safına kayması hiç istenmiyordu. Artık üniformasına veda ediyordu. Tamamen sivil olacaktı. Üzerinde tanıtım kolyesi bile bulunmayacaktı. Bu şu demekti, eğer yakalanacak olursa İngilizler onu hemen temizlerler ve yok ederlerdi, veya kampa atarlar sorgularlar ve kurşuna dizerler, ya da halka açık bir meydanda asarlardı. Komutan Borghese, Ferraro’ya İskenderun’u çok iyi incelemesi gerektiğini söyledi. “Savaştan önceki yıllarda Beyrut üzerinden eşimle bir kez İskenderun’a gitmiştik.” dedi ve yerinden doğrularak: 
- Soracağın bir şey var mı, diye sordu. Cevap yalın ve kararlıydı: -Hayır komutanım, verilen görevi en iyi şekilde yerine getirmek için çalışacağım. Emirlerinizi anladım! Müsaadenizle tabura dönüp seyahatimle ilgili hazırlıkları yapmaya başlayayım. 
-PAI’dan bir timi görevlendirdim. İskenderun’daki görevinle ilgili limpet mayınları bavulunda taşıyacaksın. Bunlar için çok özel dört bavul yaptırıldı. Üstlerinde şahsi eşyaların olacak. Plana göre olarak senin hizmetle ilgili bavullarını hazırlayacaklar. Onların başında dur ve istediğin gibi karar ver. 
-Anlaşıldı komutanım! Hareket tarihimin ne zaman olduğunu öğrenebilir miyim? Komutan Borghese devam etti: 
- Görevin sırasında bu seyahatinde seninle birlikte gönderdiğimiz mayınları kullandıkça, sana zaman zaman yeniden mayın ve diğer malzeme ikmali yapmayı sürdüreceğiz. Bunlar diplomatik yollardan önce İstanbul’daki başkonsolosluğa, oradan İskenderun’a sevk edilecek. Başını pencereye çevirdi. II. Dünya Harbi’nin giderek aleyhlerine dönen baskısından bunalmış halde, duraladı: 
- Türklerin düşmanlarımıza krom sevkiyatı çok büyük boyutlara ulaştı. İngiliz yardımı olanca hızıyla devam ediyor. Bu Churchill domuzu Türkleri zorluyor. Ellerini masaya koydu, önündeki takvime bakarak: 
- 19 Mayıs, çarşamba sabah 05.30’da Venedik’e hareket edeceksin. Trenin 20 Mayıs Perşembe günü Saat 08.00’de kalkıyor..Ha, bir de şu hususu hatırlatmalıyım. Sen İtalyan Dışişlerinden bir memursun.

Aslında hareketa çıkan personel savaş torbasını ve bavullarını kendi hazırlardı. Komutanlık ise geri kalan kısmını hallederdi. Luigi Ferraro önce karargahdan ayrıldı ve tabura dönüp kendi şahsi eşyalarını toparladı. Sonra PAI’deki özel lojistik bölümüne geldi ve orada İskenderun’a götürmek üzere ayrılmış olan malzemeyi ve mayınları inceledi. Tam bir cephanelik gibi seyahat edecekti. Bir çift bavulda 12 kg patlayıcılar vardı, bir sualtı kapalı devre solunum cihazı, bütün yüzü kaplayan ve sadece gözleri delik bir bere ve kamuflaj için kullanılacak file, kauçuk balıkadam elbisesi. Ferraro bu siyah balıkadam elbisesini İskenderun’da yaz aylarında hiç kullanamayacaktı. Fakat yine de itinayla bavuluna yerleştirdi. Diğer eşyaları siyah iç çamaşırları, paletler gibi bir başka gizli aksesuar ve sualtı saatiydi. Hazırlıkları tamamlandığında karargahtaki odasına çekildi ve seyahatine ait diğer hazırlıkların tamamlanması bekledi. Sabah kapısı çalındığında bir istihbarat ajanı ona diplomatik pasaportunu ve Orient Ekspres’le yapacağı seyahate ait biletini getirmişti. 

Bir başka küçük çanta içersinde ise hayli önemli sayılacak miktarda Dolar ve Türk parası vardı. 20 Mayıs 1943’te Orient Express treniyle İstanbul’a hareket etti. Trenin geçtiği yol boyunca adeta turistik seyahat yapıyorcasına başka bir ülkeye tatile gider gibi hissetti kendini. Orient Express savaş nedeniyle Almanlar tarafından sadece askeri amaçla, bir de diplomatların seyahat etmesi amacıyla çalıştırıyordu. Fakat partizan çeteler zaman zaman trene saldırıyor ve suikastlar yapıyorlardı ki, her vagonda silahlı nöbetçiler görev nöbet tutuyorlardı. Her ne kadar haftada üç gün Calais, Paris, Milan, Venedik hattında seferler olabildiğince devam ediyorsa da, Balkanlardaki bu saldırılar yüzünden İstanbul bağlantısı bir süre için durmuş, sonra yeniden başlatılmıştı.

Kapıkule sınır kapısından geçtikten sonra ise Sirkeci’ye kadar tamamiyle rahat bir turistik seyahat yapılıyor demekti. Luigi Ferraro, Bulgar sınırına yaklaştıklarında restoranta geçti ve orada kendine enfes bir kahvealtı ziyafeti çekti. Savaşın acımasız yüzü nedense uzaklarda kalmıştı. Yoksa kaç senedir sadece çok kısıtlı miktarda gıda alabiliyorlar, birçok yiyecek türü de bulunmuyordu. 

Kapıkule’de tren yavaşladı. Bir süre askerler vagonların etrafından dolaştılar. İstasyon görevlileri bir kaç evrakı imzaladılar. Katarı korumakla görevli Alman askeri birliği trenden ayrılmış, sabah 9’da Sirkeci’den kalkmış olan Orient Ekspres’e geçmek üzere Gar’a yönelmişlerdi. 
Türkiye’ye girdiklerinde kendini daha güvende hissediyordu. 
 

Kapıyı çekti ve uzun anahtarla bir kaç kez döndürüp kilitledi. Sonra kendisine “Sanki bu ilkel anahtarla kapıyı kapatmış mı oluyorum. Bu kendimi kandırmaktan başka bir şey değil.” diye yakındı. Sahile doğru yürüdü ve ilkez tanımaya başladığı İskenderun’un güzellikler saçan sahilinde yürümeye başladı. Sakin bir Akdeniz kasabasıydı aslında tanık olduğu bir kent. Yolları asfalt, binaları tamamiyle mistik bir etki yaratıyordu. Pencerelerde ahşap panjurlar vardı. Yanyana dizilmiş daha görkemli binalar ise İngiliz, Alman ve İtalyan konsoloslukları olmalıydılar. Bu binalardan sarkan bayraklara bakarak biraz güldü. II Dünya Harbi’nden önce birbirine komşu olan bu insanlar, herhalde şimdi birbirlinin gözünü oymak için fırsat arıyorlardı.

İtalyan Konsolosluğu’nun önüne gelince kapının zilini çevirdi. Gözüne ilişen el şeklindeki tokmakla da bir kaç kez kapıya vurdu. Çok geçmeden kapı açıldığında yine aynı şahısla karşılaşmıştı. 
-Hoş geldiniz Bay Ferraro dedi. Başkonsolos Bey de sizinle görüşmek istiyordu, dedi. Beni takip ediniz lütfen diyerek, yol gösterdi. Kont Ignazio di Sanfelice üstkattaki salonda kendisini buyur etti. Yolculuğunun iyi geçmiş olduğunu dileyerek, kendisine uygun görecekleri kiralık bir ev bulununcaya kadar bir süre manastırda kalmasının doğru olacağını anlattı. Luigi kaldığı yerin kendisi için uygun olabileceğini, buna karşı bir kısım şahsi eşyalarını konsolosluğa taşımak istediğini söyledi. 

-Bir diplomat olarak beraberimde getirdiğim bazı eşyalarım var ki, bunları konsolosluğun güvenli duvarları arasında tutmak benim de ötemde bir devlet anlayışı olmalıdır, dedi. 
Kont Ignazio, Luigi’yi onayladı. Hatta hangilerini istiyorsa, konsolosluktaki kullanılmayan bir odaya taşınmasını sağlayabileceğini hatırlattı.

Luigi de akşam olmadan bunun yerine getirilmesinden memnun olacağını söyledi. Kont Ignazio kendisine yazı bürosunda görevler vereceğini ve İskenderun’da yaşayan İtalyan ailelerle dostluklar kurmasını ve onların düşüncelerini öğrenmesi için hayli zamanı olacağını da sözlerine ekledi. Sonra masanın üzerindeki zile basarken “Agnelli”diye de seslendi. 
Agnelli gelince “Bay Giovanni için ayrılan oda var ya, dedi. Bay Ferraro’nun bazı eşyaları oraya taşınacak. Bunları herhalde bir paytonla getirirsiniz. Sen gerekeni yap. Bay Ferraro birazdan aşağıya inecek, orada bekle, ”dedi. 

Luigi’ye daha konuşacakları çok konuları olduğunu hatırlatarak, denizi işaret etti: 
- İskenderun savaşın çok uzaklarında gibi duran sakin bir körfez şehri sanma. Burada bizim aleyhimize gelişen çok ciddi oyunlar yaşanıyor. Hatay ve İskenderun düşmanlarımızın casuslarıyla kaynıyor. Düşmanlarımız buraya savaş malzemeleri akıtıyorlar. Türkler de onlara krom madeni veriyor. Krom çok büyük bir tehlikedir. Neyaparız bilemem ama burada seyredip durmak çok yıpratıcı olmaktadır. 

Siz İngiliz askeri yardımının nereye gittiğini, neler olduğunu da izlemelisiniz. Bu Luca’ya göndereceğimiz raporlar açısından önemlidir. Ayağa kalktı: 
- Çok mu erken isteklerde bulundum! Sizi bizim dışişlerinden tanımıyorum. Vakıa savaş koşulları öylesine bir kısım düzensizliklere neden oldu ki, ben kendi kuşağımın dışındakileri tanımakta güçlük çeker oldum. Sizi bu bakımdan irdelemeyeceğim. Madem ki buraya tayin ettiler, bir gerekçesi olmalıdır. Yakında bir diplomat da İstanbul’da gelerek aramıza katılacak. Onunla İstanbul’da iken birlikte olduğunuz belirtildi. 

Luigi: - Eğer beni İstanbul’da karşılayan ve kaldığım bir kaç gün içinde hazırlıklarımı sağlayan kişiyi kasdediyorsanız, evet o kişi Giovanni Roccardi, dedi. 
- Bu bölgeyi, Mersin’i de çok iyi bilir. Son altı yıldır Adana’da görev yapmış bir diplomat olması da bize güç vermekte. İskenderun’a yerleşmiş İtalyan asıllı aileler de var. Onlarla da çok dosttur. Hoş savaş yüzünden pek kimselerle görüşemez olduk. Herkes bizlerden çekiniyor. Adeta burada isole edilmiş durumdayız. Yine de siz kendisinden yararlanmalısınız. Bay Roccardi ‘den öğreneceğiniz çok şey olacaktır. 

Luigi: -Kuşkusuz dediklerinize dikkat edeceğim dedi. Şimdi vakit geçirmeden belirttiğim eşyalarımı alıp geleyim. 
Başkonsolos: 
-Evrak işlerini size vereceğim. Bir de burada yaşayan bazı seçkin ailelerin kimler olduğunu siz de dikketle izlemelisiniz. Bunlar hakkında raporlar hazırlayacağız! 

Agnelli bir paytonu çevirmişti. Bindiler ve doğruca manastıra gittiler. Luigi, Agnelli’ye biraz beklemesini söylemişti. Amacı kendi şahsi eşyalarını bavuldan ayırmaktı. Hazır olduğunda Agnelli’ye seslenerek arabacıyı da çağırmasını istedi. Agnelli neredeyse dört bavulun da taşınacağını görünce şaşırmıştı. 
- Keşke buraya taşınacağına, konsolosluğa taşınsaydınız, demekten kendini alamadı. 
Luigi: 
- Haklısın diye cevapladı. Ben yine de burada kalmayı sürdürebilirim. Ama unutmayalım bazı eşyalarım var ki burada güvencede olamaz ve bunlar diplomatik özellikleri olan eşyalar. Sonra hepbirlikte başımıza iş açmış oluruz dedi. Bavulları paytona yerleştirdiler. 

Luigi bir kenara sıkışmıştı. Agnelli arabacının yanına oturdu ve konsolosluğun yolunu tuttular. Sahil yoluna döndüklerinde arabacı dizginleri çekerek paytonu durdurdu. 
-Aman ne büyük atlar bunlar diyerek hayretini ifade etti. Asfalta çarpan nal sesleri hayranlık ve korku yaratan bir tempoyla bilinmeyen bir porbori gibi göğe yükselmekte, kulaklara bir başka savaş şarkısını sunmaktaydılar. 
Agnelli: 
- İngilizlerin Türk ordusuna yardım için gönderdiği İngiliz kadanaları bunlar dedi. 
- Topçekerler diye mırıldandı. Müthiş yapılı ve heybetli atlardı. Tok nal sesleriyle, bir kafile halinde Tümen yoluna doğru ilerliyorlardı. Yanlarında, önde ve arkada yine atlar üzerinde bir kovboy tavrıyla onları yönlendiren İngiliz seyisleri gördüler. Başlarında yanları dik katlanmış kolonyal şapkaları, mahmuzlu çizmeleri, sert çizgileri olan bu askerler, birtaraftan da atları gütmek için gür sesleriyle bağırıyorlardı. 

Luigi: - Nereye götürüyorlar bu atları diye sordu. 
Agnelli: 
- Fener’e doğru 39’uncu Tümen var. Fransızlardan kalan alay binasıdır. Çok büyük arazisi var. Oraya gidiyor olmalı. Sonra herhalde orduya dağıtacaklar. Böylesine haybetli atları gören halk, evlerinden çıkan kadınlar, hele çocuklar hayretle ve derin bir merakla geçen kafileyi izliyor ve merak içersinde birbirlerine atları işaret ederek anlatıyorlardı. Kadanalar uzun bir deniz yolculuğundan, belki de dalgalardan yorgun düşmüş olmalıydılar. Kiminin ağzından köpükler saçılıyordu. Birikisinin ağzının kenarlarında hafif kan izleri görülmekteydi. Yine de üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu’nun heybetini temsil edercesine tok seslere geçip gittiler. 
Yol boşalmıştı. Luigi körfezde bekleyen bir şilebe baktı. Demirde yatıyordu..

Artık görevi başlıyordu.. İskenderun’da onu konsoloslukta serseri tavırlı biri olarak bileceklerdi.. Mersin’e gittiğini ise kimseler fark etmedi..Mersin’de ve İskenderun’da yükleme yapan ticaret gemilerinin hareketlerinden bir süre sonra infilak ederek batmalarının neden ileri geldiğini anlamak için çok zaman geçecekti!
 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.