yeni
İstanbul
10 Ocak, 2026, Cumartesi
  • DOLAR
    32.30
  • EURO
    35.15
  • ALTIN
    2406.9
  • BIST
    10401.67
  • BTC
    67490.92$

Kaptan Beybaba “Eşhedünün sonrası nasıldı?”

09 Ocak 2026, Cuma 15:58

Kaptan Beybaba “Eşhedünün sonrası nasıldı?”
Yazan: Osman Öndeş

Kaptan Şefik Gogen’in tanımak  bahtiyarlığına erişmişimdir.  Kendisini evinde ziyaret ettiğimde, benden fazla heyecanlandığına inanıyorum.  Pencerenin kenarında boydan boya bir sedirin köşesinde oturdu.. Ben de karşısına oturdum. Benzersiz bir nükte insanı idi. Anılarını  yazarken  de  nice nüktelerine tanık oldum. Daha sonra  torbalar içindeki anı defterleri bana yol göstermiştir. T.İş Bankası tarafından yayınlanmış olan  “Efsanevi Kaptan Şefik Gogen” başlıklı bu hatırat böyle doğmuştur.

Tehlikeli bir görev
Kaptan Şefik Gogen  anılarında  Tunç şilebinin öyküsünü  kendi mizah dolu üslubu ile anlatmıştı; 
1941 yılı Ocak ayı başlarıydı. Avrupa II. Dünya Harbi’nin  en karanlık ve şiddet dolu günlerini yaşıyordu. Kaptan Şefik Gogen bir sabah idareden çağrıldı. Telaş ederek  ve merakla idareye  gidince Başenspektörün aradığını söylediler. Yanına girdiğinde Başenspektör aşırı bir  iltifatla yer gösterdi. Fakat çehresi asık ve bakışları son derece sıkıntılıydı.   
Nihayet söze başladı:
- Şefik Kaptan Tunç Şilebi kaptanlığına tayin edildiniz!
- Tunç Şilebi mi!.
Tunç Şilebinin adını bile o güne dek duymamıştı. Hatta bu isimde bir şilebin olduğunu da bilmiyordu.
Şaşkınlığını farkeden Başenspektör:
- Şefik Kaptan şilebin adını bilmiyorum diye üzülmeyiniz, tüccara ait İnönü şilebinin tâ kendisi. Seferberlik nedeniyle elkonulan gemilerdendir. Adını Tunç koyduk, dedi.
Bu gemiyi hayal meyal hatırlıyordu. Ama  nasıl bir tekneydi, bir bilgisi yoktu. Asıl merakı ise bu hiç beklemedik şekilde tayin edilmesinin sebebi ne olabilirdi?
Başenspektörün verdiği haber ve söyledikleri merakını azaltmamış, aksine daha da huzursuz yapmıştı.
O da bu sıkıntılı halini farketmiş olmalı ki, izahat vermeye devam etti:
-Hepimiz gibi siz de biliyorsunuz ki, harp Akdeniz’i ve Ege’yi etkisi altına alında. Hükümetimiz can ve mal kaybını  önlemek üzere denizlerdeki tüm posta ve şilep seferlerini kaldırdı. Ayrıca yurtdışındaki gemilerimize de derhal memlekete dönmeleri emrini verdi. 
Öyle değil mi Şefik Kaptan?
-Dediğiniz gibidir Beyefendi.
-Halbuki Akdeniz ve Ege sahillerinde karayolu olmadığı için İstanbul’la ancak
denizyoluyla bağlantısı mevcut olan liman kentlerimiz ve  kasabalarımız var. Bunların karşılanması gereken ihtiyaçları mevcut. Anlatabiliyorum değil mi?
-Anlıyorum efendim!
Devam ediyordu:
-Karayolu olamayan nice kıyılardaki yaşayan ahali açlıktan kırılacaktır. Ne yapıp yapıp
şileplerimizle oralara gıda, giyecek ve sair ihtiyaç maddelerini ulaştırmamız devletimiz yüce görevi olmaktadır. İşte hükümet bu ihtiyaçları karşılamak üzere yalnız Tunç şilebini tahsis etti ve onunda kaptanlığına tecrübeli bir kaptanımız olan sizi tayin etti!
Başenspektör ciddiyetini birkat daha artırarak ilave etti:
-Vazifeniz yalnız bunlardan ibaret değil. Ayni zamanda konvoylarla İskenderun’a gelecek askerî yardım malzemesini de Çanakkale ve İstanbul’a nakledeceksiniz.
-Peki efendim. Anlıyorum savaş malzemelerinin önemli kısmı toplar, cephane filan olacaktır herhalde!
Başenspektör buna cevap vermedi. Duymamış gibi yaptı ve:
- Yolcu almayacaksınız. Şefik Kaptan hiçbirşekilde yolcu almak yok! diye üstüne basarak tekrarladı.
-Anlıyorum!
-Geminin hazırlıkları devam ediyor. Hatta şu sıralarda bitmek üzeredir. Geminize gidip katılın ve hazırlıkları da takip edin.
-Gemi şuanda nerede, diye soracak oldu.
Başını  kısmen hayretle kaldırıp:
-Şefik Kaptan İstinye’de.. İstinye doklarında bağlı, dedi.
Sonra  masanın üstündeki  küçük çanla odacıyı çağırdı. Adam kapnın arkasında hazır beklıyormuş ki, birden kapı açılıp içeri girdi:
-Buyur beyim,dedi.
-Şefik Kaptan gidiyor, Enspektör Hadi Bey bana gelsin, diye emir verdi.
Görüşme bitmişti. Başenspektör ayağa kalktı ve masanın üstünde elinin altında duran tayin ordinosunu Şefik Kaptan’a uzattı.
Masanın arkasından ilerleyerek  yanına geldi ve elini Şefik Kaptan’ın omzuna koyarak, kapıya doğru birkaç adım attılar. Durdu ve:
- Bu şerefli vazifenizde size başarılar temenni ederim, dedi.
Başenspektör “Şerefli” kelimesinden sonra birkaç saniye duralamış ve bu kelimeye belki de “Tehlikeli” sözünü  eklemek isterken vazgeçip aceleyle sözlerinin sonunu getirmişti.
Şefik Kaptan teşekkür ederek yanından ayrıldı.
Müdüriyet binasının merdivenlerinden inerken aklında sadece tek bir kelime vardı:
- Tunç..Tunç.. Tunç!
Nasıl olur da ben böyle bir şilebi tanımıyordu. Savaş alevlerinin kapladığı denizlerde bukadar tehlikeli bir maceraya gönderildiği gemi nasıl bir durumdaydı? Türkiye II.Dünya Harbi sırasında tarafsız ülke olmasına rağmen, yurtdışında ihtiyacımız olan mallar, aletler, makineler yine de şileplerimizle, ama Müttefiklerin  harp gemilerinin korumasındaki konvoylar içersinde yeralarak taşınabiliyordu.
Şefik Kaptan bu gemiyi öylesine tanımıyordu ki, Başenspektör tüccara ait olduğunu ve seferberlik nedeniyle elkonulan gemilerden biri olduğunu söyleyince daha da meraklanmıştı.
İstinye’ye giderken geminin büyüklüğü, sürati, tekne durumu ve ne halde olduğu kafasına takıldı ve endişeler içersinde kaldı. 
Köhne bir tekne
İstinye Doklarına vardığında neredeyse vakit öğleyi geçmişti. Rıhtıma  bağlanmış birhayli şilep ve küçük  tekneler vardı. Bunları birer birer gözden geçirmeye ve Tunç şilebini aramaya başladı. Nihayet baştarafında Tunç kelimesi okunan bizim kahramanı bulabildi.
Bu gemi baca dibinde  birkaç kamarası bulunan neta güverteli 1500 tonluk kadar gözüken köhne bir şilepti. Dış görünüşü doğrusu hiç de hoşuna gitmemişti.
Güverteye çıktı. Görünürlerde kimse yoktu. Bir iki seslendi. Nihayet İkinci  Kaptan’la karşılaştı. O da yeni süvariyi bekliyormuş. Tanıştıktan sonra geminin Şefik Kaptan’a  ve Şefik Kaptan’ın da gemiye takdimine sıra geldi.
İkinci Kaptan anlattı:
-Şefik Kaptan bu şilep 1891 yapımı. Yani halen 51 yaşında. 1924’de Sadıkzâde Biraderler satın almış ve “İnönü” adını vermişler. 1936’da Münakalat Vekaleti Vekaleti Devlet Denizyollari ve Limanları İşletmesi Umum Müdürlüğü emrine intikal etmiş. Adı hep İnönü idi. Adını şimdi “Tunç” yaptılar!
- İnönü ismini taşırken  tüccarda olan bu gemide II. Kaptan olarak çalışıyordum. Armatörü  posta ve yolcu gemisi olarak çalıştırıyordu. Yarım asrı devirmiştir.. Buyüzden birkaç defa kardo harici edilmiş, hurdaya çıkartılmış! Sonra yeniden hizmete alınıp, birsürü onarım görmüş..Çalışıyor işte!
..Bu harap haliyle devlet başkanımız Cumhur Başkanı Milli Şef İnönü’nün adını taşıması uygun  görülmemiş olacak ki, adı değiştirilerek Tunç konmuş.. Bu isim tunç gibi sağlam bir nesnenin yanında bizim  bu hurda tabutluk için neden seçilmiş bilemem! Ama kaptan bey, Tunç dedikleri şilep gördüğünüz gibi, yani hepsi bukadar..
İdare gemiyi  tadil ederken kamaralarını sökmüş, salonunu da sökmüş ve tam bir şilebe çevirmiş. Siz de göreceksiniz ya,  gemide isminden başka kayda değer bir şey  yoktur! Bu herhalde dede yadigarıyla Allah bize selamet versin..
Şefik Gogen Kaptan Başenspektörün anlattığı tehlikeli vazifeye niçin Tunç şilebinin tahsis edildiğini, onu gördükten sonra daha iyi anlamıştı. Ege ve Akdeniz’de devam eden  acımasız savaşın ortasında elde bulunan  daha iyi durumdaki şilepleri göndererek  batırılmalarından çekiniyorlardı. Açıkcası Tunç şilebiyle kurban  seçilmişlerdi..Bu şilep şayet batarsa Devlet Denizyolları İdaresi ve Hükümet büyük maddi zararlara girmiş olmayacaklardı. Böyle köhne bir gemiyle bukadar tehlikeli bir maceraya atılmak için seçilmiş olmaları ise, herhalde bir piyangodan ibaretti. Şefik Kaptan geminin perişanlığı karşısında irkildi. Tunç adıyla çelişen bu şilep nekadar  tamamiyle uydurma bir tekne idiyse, ikinci kaptan da o kadar mükemmel bir insan ve denizciydi. 
Birlikte gemiyi gezdiler. Yapılan değişiklik bazı bölümlerde öyle derme çatma  biçimdeydi ki, hayretleri içinde kaldı. Oraları  nasıl güvenceye alırız diye uzun uzun düşünüp durdu.
Henüz fırtına mevsimi devam ediyordu. Böylesine derme çatma gemi azgın denizlere nasıl dayanabilirdi! II. Dünya Harbi’nin  insaf, acıma ve kural tanımaz   denizlerinde bir de geminin denize elverişsiz haliyle uğraşmak ne işe yarardı! Belki bu daha da önemliydi.
Şefik Kaptan  çaresizdi. “Kimi kime şikayet edeceğiz..” diye mırıldandı.. 
-Ne yapalım,denemekten başka yol mu var.. Deneyeceğiz, dedi.
İkinci kaptan herşeyi oluruna bırakarak, teslimiyetçi bir tavırla:
-Evet efendim. Bir tecrübe ederiz, dedi.
Hedefleri, çok zor koşullarda  taşıyacakları kıymetli yükleri ıslatmadan, hasara uğratmadan son limana ulaştırmaktı. Ama o limana varacakları kuşkusu hakimdi.
Süvari kamarasına çıktılar.. Kamarasının  haline bakınca, ağlamak yerine gülmeden edemediler. Tavanından su sızdığından içeri akan suların yatağa akmaması için üzerine bir tente germişler ve kenarına bir oluk yapmışlardı. Oluk denen nesneden akan sular yerdeki kovaya doluyordu. Bu da  demektir ki, kamaranın yerlerini ıslanmaktan korumak için düşünülmüş  müthiş bir buluştu.
Sordu: 
- Böyle maskara nesnelerle işi savuşturmak yerine,  üst güverteyi  sugeçirmez hale getirmeleri mümkün değil miydi?
İkinci kaptan, şaşkın bir halde:
- Tersaneden suyun birtürlü önlenemediğini, katran dökmelerine rağmen, biryerlerden suyun girdiğini söylediler, dedi.

Tunç vapuru. Kaynak:Doğan Bayın arşivi. 

Gemide böyle gülünç, ama ağlanacak birçok yer vardı. Yepyeni bir zil tablosu gördü,ama kablosu yoktu! Baca şüpheli bir durum arzettiğinden sert rüzgarla ve geminin düşeceği yalpalarla devrilmesinden çekindiklerinden, devrilmesin diye ayrıca dört tarafından desteklerle takviye edilmişti ama, baca yine de eğik kaldığında Piza kulesi gibi çarpık bir durumdaydı.
Eh,harp koşulları içersinde, yokluklarla mücadele edilirken, bukadar  şeyi  ciddiye alarak kusur saymak  fazla titizlik olurdu. “Tekne su almadıktan sonra, daha ne arayacaktık!” diye mırıldandı.. 
Gemide dolaşırken tek savunma umudu gerek uçaklar tarafından  görünebilmesi için güverteye ve gerekse suüstü savaş gemileri ve denizaltılar tarafından farkedilmesi amacıyla bordalara büyük ölçülerde boyanarak yapılmış Türk bayrağının  resmi ölçülere uygun olup olmadığını da denetledi. İkinci Kaptan elinde bir metre  ile birlikte   ölçtüler ve gördüler ki,  ölçüler Bayrak Kanunu ölçülerine uyuyor. Bundan  hayli memnun oldular. Bayrağın yasal ölçülerde resmedilmiş  olması savaş yıllarında yaşamsal bir sorundu. Bu sorunun Tunç şilebinde çözümlendiğini görmekten memnun oldular. Böylece  şilebin ve gemi personelinin hayatları  kısmen güvenceye alınmış oluyor demekti!
Güverte  tahtaları ve kalafatları ve diğer bazı ayrıntıyı meydana getiren yerlerin durumu pek fena değildi. Bu durum, yükleri ıslatmadan taşımayı mümkün kılacak gibi göründüğünden sevindiler.. Fakat öylesine uyduruk, basit şeylerle kendilerini kandırıyorlardı ki, başka çareleri yoktu!
Onlar dolaşırken başmakinist de geldi. Böylece tanışmış oldular.. Derken diğerleri de  ortaya çıktılar..Üçüncü kaptan, diğer zabitan ve mürettebat iyi insanlar izlenimini veriyorlardı. Zamanla başlarına gelecek her olayda onları sınayacak ve daha yakından tanımak imkanı bulacaktı. 
İlk sefer
Gemiyi teslim aldıktan  birkaçgün sonra   Karaköy’de şamandıraya bağladılar. Önce mavunalarla kömür geldi. İskele kuruldu ve küfeleri sırtlarında  onlarca işçi  akşama kadar  kömürlüğe  küfelerine doldurdukları kömürü devirdiler. Hepsi burun deliklerine, göz kapaklarına kadar kömür tozu içinde çalışıyorlardı.
Onlar işleri tamamladılar ki, güverteyi baştan başa yıkayıp neta ettiler. İki gün boyunca Güney limanları ahalisinin ve devlet dairelerinin, bir de askeri birliklerin ihtiyacı olan  malları, malzemeleri yükledikten sonra  şamandıradan halatları fora edip,  ilk sefere başladılar.
Şefik Kaptan’a  verilen talimata göre karasularımızdan kesinlikle ayrılmayarak, yalnız gündüzleri seyir yapacak  ve havanın kararması sırasında, ya da güneş batmadan korunaklı bir koya girip demirleyecek ve ertesi sabahı bekleyeceklerdi.
Ege’deki adaların hemen tamamı Alman kuvvetlerince işgal edilmiş olmasından dolayı bu adalardan motorlarla akın akın insan, çoluk çocuk Türkiye sahillere kaçıyorlardı. Bunlar aç ve perişandılar. Birkısmının korsanlığa kalkışmaları ve ellerine geçecek işe yarar ne bulurlarsa zorla veya gizlice alıp götürmeleri, cana kıymaları ihtimali de vardı. Bu ve bunun gibi tehlikelere karşı, gemide önlem aldılar.  
Çanakkale Boğazı’nı buz gibi bir havada geçtiler. Ege’ye açıldılar ve Türkiye karasuları boyunca yol alıyorlardı. Anadolu’nun böğrüne sokulmuş bir hançer gibi  Edremit Körfezi içersine kadar uzayan Midilli Adası’nı dolaşırken hüzünlendiler. Sakız, Sisam ve İstanköy adalarının karası da suyu da birbirinin içine girmiş sahillerinde Türk karasularını nasıl tayin edeceklerdi?
Karasularından dışarı çıkmayın talimatının üstüne fazla düşmeyerek verilen görevi yerine getirmeye çalıştılar. Korkunun ecele bir faydası olmayacağından verilen rotada seyre devam ettiler. Endişelenmenin kimseye bir faydası olamazdı. 
Yeniden akşam oluyor ve hava kararmaya başlıyordu. Tunç şilebi o sırada Karaburun önlerinde seyretmekteydi ki, geceyi geçirmek üzere uygun  bir mevkiye demirlediler. Geminin güvertesindeki ve bordalardaki resmedilmiş Türk bayrağının uzaklardan görünmesini sağlayacak şekilde projektörleri yaktılar.
Çanakkale Boğazı’ndan itibaren günlerce bütün Ege’yi, Orta Akdeniz’i Alanya’ya kadar geçmiş olmalarına rağmen hava sakin ve deniz durgundu. Yolculuk sırasında ufukta bile ne bir yelkenli, ne bir ticaret gemisi gözükmüyordu. Bu işlek ticaret denizlerindeki  yaşam durmuş gibiydi.. Gemiler nereye gitmişlerdi?
Denizlerdeki sessizlik ve yanlızlık sanki başka bir dünyaya göç etmiş hissi veriyor, bu sessizlikten korkacaklarına garip bir haz, belki de kendilerine güven duyuyorlardı. Ticaret gemilerinin olmadığı bu denizlerde harp gemileri de olmaz diye avundukları da oluyordu! Galiba birbirinden korkanların herbiri bir tarafa sinmiş, geriye bir ufuktan öbür ufka kadar  bomboş bir deniz kalmıştı.. Sadece aradabir martılar gemiye yaklaşıyor, onlar da güney denizlerinde kaybolup uzaklaşıyorlardı! Böylece gök,  lacivert bir deniz,  balıklar ve Tunç gibi bir şileple yapayanlızdılar... Yaşamı temsil eden  tek bir aile gibiydiler .. 
Denizaltı Tehlikesi artıyor.. 
Antalya’dan henüz kalkmışlardı ki, hareketten birkaç saat sonra gemi kâtibi büyük bir heyecan içinde Şefik Kaptan’ın kamarasına girdi. 
-Baba su ediyoruz, o kadar da yüklüyüz ki kaynarız dedi. 
Meğer hadise bütün gemide duyulmuş. Şefik Kaptan giderek gemiyi saran bir telaş ve endişe ile karşılaştı. Güvertedeki kömürlük kapağının altında ambar tarafından pek de azımsanmayacak kadar bir suyun kömürlüğe aktığını görünce kayaya çarpmış gibi oldu. 
Her nekadar “Dünyada üç ses çok güzeldir; Kadın sesi, Para sesi ve Su sesi hoştur “
derlerse de buradaki su sesi hiç de hoşuna gitmedi. Acaba bu çürük teknenin bir yeri mi delinmişti. Su nereden geliyordu. .Bunu evvela anlayamadılar. Sonra bu suyun ambardaki yükleri ıslatmış olması da mümkündü ve hatta tereddüt etmeye meydan bırakmayacak şekilde yük suyun altında kalmış olması kaçınılmazdı. Bir müşkül karşısında ne yapmak lazım geldiğini düşündüğü zamanlar bilinmez bir nedenle  “Sürmeli gözlü çapkın Ayşem” diye hoşuna giden bir türküyü mırıldanmaya başlardı. Belki de bu oynatmaya az kaldığı bir çaresizliğin tepkisi olabilirdi.
Baktı ki, gemiye şakır şakır su giriyor! Tüm Akdeniz’in suyunu  dolduracak değiller ya..Müthiş bir  tablo vardı karşısında..Eğer suyu kesemezler, hele tulumbalar suyu tahliyeye yetmezse, resmen gemi batardı. Gemicilerin gözü Şefik Kaptan’ın üstündeydi.
Birden  bir türkü mırıldanmaya başlamıştı..  “Sürmeli gözlü çapkın Ayşem” bukez “Sürmeli güzlü çapkın Eminem” olmuş, ama Şefik Kaptan türkü tutturmuş  gidiyordu. İşte bu sefer de öyle yapınca arkadaşlar süvarinin  de  hafif aklını kaçırdığını zannederek büsbütün telaşa düşmüşlerdi. Fakat Şefik Kaptan’ın bu türküsünü bilenler, sabırla neyapacağını beklediler. 
Derhal ambarı açtırarak muayene etmelerini istedi. Su iskele tarafından geliyordu. Gemiyi mümkün olduğu kadar sancağa yatırmaya çalışırken yükleri de aktararak su gelen yeri tespite uğraştılar.   Saçları birbirine rapteden perçin başlarındaki çivilerden birkaçı düşmüş olabilirdi. Bu takdirde  bu deliklerden su gelmiş olabilirdi. Marangoza bu kısmı çimento ile kapatarak üzerine bir sandık yaptırmak üzere yükleri gerektiği kadar açmakta epey zorluk çektilerse de sonunda  suyu da kesmeye muvaffak oldular. Bereket versin hava ve deniz müsait bulunmakta idi. 
İskenderun’a kadar gittiler ve  bir hafta sınra yeniden  dönüş seferine başladılar. Nihayet salimen Boğazdan girip Çanakkale askerî iskelesine yanaştıkları o gün  derin bir nefes aldılar.
Çanakkale’de hemen hemen geceli gündüzlü çalışıldığı halde ancak on iki günde tahliyeyi tamamlayabildiler ve müteakip seferler için ikmal yapmak üzere  İstanbul’a hareket ettiler. Bu sefer elli iki gün sürmüştü. Evde bekleyenler büyük bir coşkuyla onları karşıladılar. Hasret dolu sevgiler, yeniden aşka dönüştü.
Tunç şilebi elli iki günde yine hertarafından veriştirir bir hale gelmişti. Fakat işler fazla kalmalarına müsait olmadığından havuzlanarak onarılacak neresi varsa olanca hızla ikmal ettiler. Ardından Güney sahili limanları için yüklerini alıp, tekrar sefere çıktılar
Talihsiz Refah Şilebi ile 
son defa karşılaştılar

Tunç vapuruyla yaptıkları Akdeniz seferleri dokuz aydan fazla sürdü. Bu müddet zarfında uzaktan ve yakından birçok harp sahnelerine tanık oldular.    
Bir dönüş seferinde gece çökünce Manavgat açıklarında demirleyerek sabahı beklemeye başlamışlardı. Barometre, yakın bir fırtına işaret edecek kadar düşüyordu. Bunun üzerine kışın bu sahalarda çok netameli olan Güneyden esen fırtınalarının sahile yakın durumda bastırmaması için on mil açığa açılarak denizde stim üzerinde geceyi geçirmeyi uygun buldular. 
Hava bastırıyordu..Şefik Kaptan gemiyi  karaya gitmekten kurtarmak için tek çareyi olabildiğince   dalgaların kırıldığı  sahile yakın bir alanda  açık denize  seyretmek suretiyle karasuları dışına çıkmak zorunda kaldı. Her ne kadar bu önlemi alırken emirleri dinlememekten doğabilecek sıkıntıları da biliyor ve verilen talimata uygun düşmeyeceği için masa başından kendisini yargılamaya kalkışacaklara kulaklarını tıkamaya çalışıyordu.  Fakat talimata uygun olarak  tarafsız bir ülke  ticaret gemisi olduklarını  gösterebilmek adına her iki bordada  boyalı Türk bayrağını gösterebilmek için  reflektörlerini yakarak geceyi geçirmeye başladılar. Açıkcası denizin ortasında,  kopkoyu karanlık Akdeniz’de  adeta sahneye fırlamış bir revü yıldızı gibi ışıl ışıldadılar. Reflektörlerin aydınlattığı denizde kanlı bir didişme oluyordu. 
Yine Mersin’den dönüş seferlerinden birinde Bodrum Limanına doğru ilerlerken Mersin istikametine giden bir gemiye rastgeldiler. Aylardır buralarda ve bu istikamete giden şilep görmediklerinden merak  ederek gemiye  yaklaştılar. Baştarafında Refah yazıyordu. 
Refah şilebi  Barzilay  ve Banjamin Vapur Kumpanyası’na ait  üç ambarlı bir  gemiydi. Savaş yıllarının yoklukları içersinde bakımsızlıktan alabildiğine dökülen  Refah’ın sahibi olan bu firma zabitan olarak daha çok bahriyeden ticaret gemilerine geçen denizcileri istihdam eder, gemilerinde çok sıkı bir disiplin uygulanırdı. 
Birkaç gün sonra hemen  çoğu şehit düşecek askerleri almaya giden bu geminin Mersin’e böyle  bir sefer için seyrettiğini de bilmiyorlardı. Hem düdükle ve hem de çok yakın geçtikleri için şapkasını çıkararak selamladıkları Refah’ın süvarisi İzzet Kaptan ve denizci arkadaşları olan mürettebatı meğer son gördüklerini de bilmiyorlardı! 
Der ki; Maruz kaldığımız bu fırtına bana eski bir hatıramı anımsattı. Hiç unutmam, bir tarihte ufak fakat denizci bir şlilep olan Ülgen Vapuru’yla Karadeniz’de Cide postasından dönerken böyle bir fırtınaya yakalanmıştık. Bu gemicilerin korkulu rüyası Ayandon Fırtınası’ydı. Her yıl Ocak ayının sonunda başlayıp günlerce sürerdi. Bu seferki ise şimdiye kadar gördüklerimizden daha şiddetliye benziyordu. Bindiren denizler rotamıza devamlı engel olacak kadar irileşince, her zamanki tedbire başvurarak traverse çıkmıştık. İlk fırsatta rotamıza dönmek üzere denizleri kolluyorduk. Gemimizin dalgalarla muhteşem mücadelesi bir canlının yaşam savaşına benziyordu. Dalgalar olanca hışmıyla gemiye bindirirken, Ülgen de kafa vuran koçlar gibi karşı çıkıyor ve ardından bitmeyen gümleme sesleriyle gemimiz sarsılıyor ve yeniden denizlere oturuyorduk. Oysa dalgalar, bağrındaki gemimizi alıp yutmak, derinliklere gömmek istercesine saldırmaya devam ederken, baş kasarasından aşan dalgalar iki taraftan akarak yeniden denizin kucağına dönüyorken, başını denizlerden kaldıran gemimiz cins bir atın şahlanışı gibi şahane ve heyecan dolu bir manzara yaratıyordu. Saatler geçtikce azgın denizin Ülgen’i yenmeye başladığına tanık olduk. Küçük gemimizin kömürlüğündeki kömür stokları da azalmaya başlamıştı. Kazanları besleyecek ateş olmayınca stim düşecek ve sapsız bir balta gibi batıp gidecektik, ya da karaya sürüklenip parçalanacaktık. Fırtınanın şiddeti azalmaz ve biz rotamıza dönmezsek kömürsüz kalabilirdik. İşte o zaman felaket başlardı. Baştan çullanan deniz direk mesafesine kadar yükseliyor, köprüüstü bazen dalgalarla kaplanıyordu. Durum gerçekten vahimdi! Bereket yolcuların hepsini deniz tuttuğu için bu korkunç manzaray› gören de pek yoktu. Bu da paniği önlüyor ve bizi kısmen de olsa memnun ediyordu. Bir ara dümendeki serdümen pek de olağan sayamayacağım bir ses tonuyla bana dönerek : “Baba, bağa sizde hiç akıl yok gibi gelir” dedi. Yüzüne baktım. Gülsem mi, ağlasam mı derler ya... Tam bir Karadeniz uşağının saf ifadeleriydi bunlar. “Oğlum dedim, bundan benim da kuşkum var. Ama sen benim aklımın olmadığını nasıl farkettin?” 
Dudak büktü: “Kusura bakmayasın Baba! Haydi biz okuyamadık, mecbur kaldık da ha bu mesleği seçtik. Haçan okuyacak imkânların vardı da, öğrenecek başka şey bulamadın mı? Şu çektiklerimize bak.. Sen niye bizim gibi eziyet çekersin, şaşıyorum da aklından ondan şüphe ettim” demez mi. Serdümenin bir bakıma haklı tarafı yok değildi. Fakat bizim de savunacağımız bir mantığımız vardı. “Oğlum” dedim, “Sözlerinin haklı tarafı yok değil. Fakat şurasını kulağına küpe et. Her şeye rağmen asıl olan doğayla mücadele etmek, insanla uğraşmaktan daha kolaydır. Çünkü denizlerdeki mücadele bitip, sakin bir limana girdik mi, tüm çektiklerini bir anda unutursun. Ama insanların açtıkları yaralar, başkalarının yaşamlarında meydana gelen tahribat, çoğunlukla mezara kadar kapanmaz.” 
Nitekim bir müddet sonra bir kolayını bulup Karadeniz Boğazı’ndan içeri girince denizle ya da denizin bizimle olan takışması bitmiş ve Boğaziçi’nin o güzelim manzarasi içinde biz daha Sirkeci Rıhtımı’na varmadan çektiklerimizi unutuvermiştik. 
Tunç şilebiyle İskenderun’a gidiyoruz 
Karadeniz’in fırtınalara açık kömür yükleme havzalarına sefer yapan gemilerden fırtına istikametine gerektiği kadar kapanamamış limanlara sığınan gemilerin bile liman içinde meydana gelen soluganlara yenik düşerek karaya sürüklenip parçalandıkları çok görülmüştür. Buna karşın fırtınayı zamanında fark edenler limana sığınmak yerine limandan kaçarak açıkta travers yapmak suretiyle çok çürük tekneler haricinde kendilerini kurtardıkları görülmüştür. Bununla birlikte muntazaman tarifelerle sefer yapan yolcu gemilerinde bu husus programı aksatacak bir olumsuzluktur. Fakat denizde can ve mal güvenliği konu olunca “Önce Emniyet-Safety First” kaidesinin ön plana alınması esastır. Haliyle program› aksatmamak endişesi ikinci planda kalır. Çünkü siz hata edebilirsiniz. Fakat unutmayınız ki denizlerin ilahı Neptün asla affetmez. Eskiliğine rağmen Tunç şilebi mükemmel bir denizci tekne olduğunu gösteriyor ve azgın dalgalarla rahatça becelleşe biliyorduk. 
Anamur’da fırtına devam ediyor
Anamur’a gelirken yakalandığımız fırtına bütün gece devam etti. Karasularımızda barınacak ne bir koy, ne de mendireği olan bir liman bulunmadığından, zorunlu olarak, hem de yasak olduğu bize tebliğ edilmesine rağmen, gece seyri yapmaya başladık. Bu durum gösteriyordu ki, emniyet faktörü olarak öne sürülen “ Hava kararmadan güvenli bir yerde demirleyiniz. Türk karasuları dışına çıkmayacak şekilde seyrediniz” önlemleri, limansız sahillerimizde kış aylarında ya da fırtınalı denizlerde uygulaması her zaman mümkün olamayacak yarım kalmaya mahkum  önlemlerdi.
Sabahleyin güneş ışıkları yeri göğü aydınlatırken sahil nirengilerinden  yaptığımız mevki tayiniyle üstüste saatte ancak  2 deniz mili yol alabildiğimizi anladık. Geri geri gitmediğimize şükrederek, bunu dahi bir kazanç saydık! Hernekadar akşama sabah sökerken rüzgar istikameti Batı’ya doğru dirise ederek rotamıza girmemize imkan sağladıysa da Anamur sahillerini döven iri denizler dolayısıyla sahille bağlantı kurmamız mümkün olamadı. Yine çaresizlik içersinde Mersin’e doğru yolumuza devam ettik. Mersin’e uğradıktan ve gerekli malzemeleri boşalttıktan sonra İskenderun’a hareket edecektik. Böylelikle ilk seferimizin birinci ayağı sona ermiş olacaktı.
Mersin’e uğradık ve yükümüzü verdik. İstanbul’a tertipli yük varmış. Bu yükü de aldık. İşlerimiz tamamlanınca, İskenderun’a hareket ettik. Burada liman filan olmadığından uygun bir demir mahalline demirledik.  İskenderun’daki dostlar ve ahbaplar bizi adeta törenle karşıladılar. İstanbul’dan hareketimizi telgrafla öğrenmişlerdi. Geç kalınca da başımıza bir felaket geldiği korkusuna kapılmışlar, hatta geminin batırılmasında çekinmişlerdi.
Tehlikeler uzaktan daha büyük göründüğünden, böylesine yorumlar, derken o söyledi, öteki buna ne ekledi derken, öyle olmuş ki, gemimizin batırıldığına ait sözler yayılmış. Sağ salim İskenderun’a vardığımızı görünce bin yıldır biriken bir hasretle bize sarıldılar.
İlk anların sevinç dolu dakikaları ve heyecanı geçince bize trenle gönderilemeyecek kadar
ağır ve çok önemli yüklerin bulunduğu bildirildi. Bunlar İngiliz yardımından gelen cephane, silahlar, toplar gibi askeri yüklerdi.
İskenderun’a tevcihli yükleri yine mavnalarla boşalttık. Boşaltma ameliyesi tamamlanınca,  bukez karadan şatlarla  toplar, cephane sandıkları ve  İngiliz askeri yardımına ait malzeme sandıkları gelmeye başladı. Bunların arasında Çörcil  asker botları,  ondile saçlar, sahra topları,  top çekerler, ışıldaklar olduğunu hatırlıyorum.

Bütün geminin aşık olduğu kızıl saçlı kadın!
Seferlerimiz ileriki aylarda da devam etti. Ancak  ilk seferimizde bomboş denizler, altından üstünden ne gibi tehlikeler geleceğini kestiremediğimiz sular, bilmeyip sabahlarken etrafı kaplayan korkunç sessizlik ve gecenin ürperti veren karanlığı asabımızı bozuyor, hepimizi rahatsız ediyordu. Fakat birçok acıların dindirici ilacı olan alışma, nihayet bizim de imdadımıza yetişti. O kadar ki, zaman geçtikçe içinde bulunduğumuz tehlikeler hepimize çok doğal olaylar gibi gelmeye başladı. Hatta savaş bölgelerine yakın limanlardan gelen bombardıman seslerini duyduğumuz zaman, yakından seyredelim diye bulunduğumuz iskeleden kalkmakta acele eder olduk. 
Uzun zaman gemi adamlarıyla limanlardaki işçilerden başka kimseyi görmemiş olmamız hepimizi derbeder hale getirmişti.  Adeta yaşamın gerçeklerinden uzaklaşır olmuştuk. Çoğumuzda saç sakal birbirine karışmış,  giyinmemizi ihmal eder olmuştuk. Yalnız her gün traş olan Üçüncü Kaptanımız bir ayrıcalık teşkil ediyordu. Onun bu uygarlık dolu tavrını ve  itinasını kıskanıyor, fakat bir türlü kendisine ayak uyduramıyorduk. İçimizde bir ateş sönmüştü! Neden sonraları, erkeklerin kendilerine çeki düzen vermelerinde meğer  kadının ne kadar büyük bir etkisi varmış farkediverdik.. Ama nasıl!
Derbeder, bir bakıma yaşamdan kopuk, içine kapanık alışkanlıklarımız ardı arkası gelmeyen seferler esnasında sadece bir sefer o da Güllük Limanı’na gelirken  ortadan kayboluyordu. Bu limana gelirken herkes sakallarını kestiriyor, sinek kaydı traş oluyor, herkes yıkanıp paklanıyor, yamalı elbiseler çıkartılıp, yeni elbiseler giyiliyordu.
Güllük Limanı’na gelirken gemi adamlarının üst başlarına çekidüzen vermeleri, traşlı tertemiz halleri dikkatimi çekmişti. Yük alıp verme işleri bir hayli zaman alan Güllük’te çoğunlukla sabah saat 10’a kadar kalırdık. Bir sabah itinayla giyinmiş, pırıl pırıl aklanıp paklanmış gemicilerin baktıkları istikamet dikkatimi çekti. Sahilde yüzlerce metre gerideki evlerin açık camlarından birinde kırmızıya kaçan saçlarını, hiçbir şeyden haberi olmayarak tarayan güzel bir kızı gördüm. Hepsi ona bakıyordu…Bu nekadar masumane sevgi  gösterisiydi! Yaşamdan uzun zaman yemek içmekten başka nasipleri kalmamış olan bu denizcilerin en sevdikleri liman Güllük olmuştu.

Kaplan şilebi Antalya Körfezi’nde hücuma maruz kalmıştı..
Büyük tehlikelerle karşı karşıyaydık! Konvoylarla İskenderun’a getirilmiş bir ecnebi gemisine aborda olarak Çanakkale’ye gönderilecek askeri eşyayı yüklemeye henüz başlamıştık ki bizi endişeye düşüren bir haber aldık. Yurda dönmekte olan armatörlerimize ait Kaplan şilebi Antalya Körfezinde Adrasan Limanı civarında ve hem de karasularımızda uçakların taarruzuna uğramış makinalı tüfek ateşine tutulmuş, kaptan müşkülatla gemisini Adrasan limanına sokarak baştan kara edip “Terki sefine- Gemiyi terk et” emri vermeye mecbur kalmış. Gemi adamları arasında yaralananlar da varmış. 
Durum çok nazikleşmişti. Almakta olduğumuz yük tamamlanmak üzere bulunduğundan hareketimiz de yakındı. Vakit kaybetmeden İstanbul’a Müdüriyetimize tehlikenin arttığını bildirdik ve kıymetli hamulemizin deniz tariki ile sevki mahzurlu görüldüğü takdirde biz diğer eşyaları denizden naklederken bu malzemenin trenle karadan sevkini teklif ettik. İdaremizden gelen telgraf cevabında sözü geçen malzemenin tren ile sevki mümkün olamayacağından ne pahasına olursa olsun mutlaka deniz yolu ile getirilmesinin zaruret olduğu bildiriliyordu.  Ayrıca yolda hücuma maruz kaldığımız takdirde telsizimiz ile Ankara’ya haber vermemiz tenbih ediliyor, uçaklar tarafından bir taarruza maruz kalmamız halinde telgraf çekeceğimiz adres yazılarak “Hamule, gemi adamları ve geminin selameti, uhdenize emanet edilmiştir” denilerek başarılar temenni ediliyordu. 
İyi temennilerine telgrafla teşekkür ettikse de tepemizde pike yapmak suretiyle ani hücuma geçen uçağın taarruzunu Ankara’daki adrese telsiz ile bildirerek bu tehlikeden nasıl kurtulacağımıza aklımız ermediyse de “ İşi maslahat ile yürütünüz” düşüncesi, biz de maslahat filan kalmadığı için maskaralığa dönmekteydi!
Gitmeyiz dersek, bunu zaten vicdanen hiçbirimiz diyemezdik ve  onurlu bir denizci ve memleketini seven bir Türk olarak zaten yapamazdık. Ama diğertaraftan da  Akdeniz’de ölüm kol geziyordu. Velhasıl, başka ne diyecektik ki! Bir dünya savaşı yaşanıyordu ve memleket yokluk içersindeydi.   
Bunun üzerine gemi adamlarını topladım ve; “Arkadaşlar” diye seslenerek tasarladığım konuşmayı yapmağa başladım. Tam bir  destan okur gibiydim. Biraz da işi oluruna bırakmış, yaşamı alaya alır  bir tavır içersindeydim. İşte ben de böyle kurtarıcı biriymiş  olmak  havası içersinde başladım hitap etmeye: “Acımazsız bir dünya savaşı tüm hışmıyla ve alev  gibi yuvarlanarak etrafımızı sarmaktadır. Kaplan şilebi gibi bizimde hücuma maruz kalmamız çok muhtemeldir. Bu takdirde de netice vahim olabilir. Kendi hayatlarımız ve gemimiz kıymetli hamulemiz tehlikeye düşebilir. İçimizde bu tehlikeli sefere katılmayı göze alamayanlar varsa onları karayolu ile İstanbul’a göndermek için İdaremizden izin ve emir aldım.”

Ben böyle hitap edince, müthiş bir sessizlik oldu. Beni çok müteahassis eden bir vakar içinde hepsi karadan İstanbul’a dönmeyi reddetti ve “Hangimizin aklına seni yarı yolda bırakıp evine karadan dönmek gelir” diye içten gelen bir coşkunluk ile sarıldılar. 
Bu mert arkadaşlarımı hiç olmazsa uçaklardan açılacak makineli tüfek ateşinden muhafaza etmek gayesiyle iki numaralı ambar güvertesi üzerine kurşun işlemeyecek şekilde yükler istif ettirerek bu ambarı bir korunak haline getirttim. Vazifelerini bitiren gemicilerin bu ambarda güvenli  surette yatmalarını kararlaştırdık ve yüklerimizi almayı bitirerek yola çıktık. 
İçimizde yaralanan olur diye sarmak üzere yetecek kadar sargı bezi ve sıhhıye mazemesi almayı da ihmal etmedik. 
Gemide doktor veya sıhhıye memuru olmadığı için yaranın bizim sarabileceğimiz kadar basit bir yerde olması şartıyla bu tedbir sayesinde  işe yarayacaktı. Filvaki ufak tefek tedaviler hakkında biraz bilgi edinmiştik. Çünkü eskiden bazı yolcu gemilerinde de ne doktor, ve ne de sıhhıye memuru olmadığından bu iş bize düşerdi. İdaremiz başdoktoru gemilere hatırımda kaldığına göre yirmiye yakın çeşitte ilaç bulunan bir ilaç sandığı verir ve bunların nasıl kullanıldığını tarif eden ufak bir kitabı da ellerimize sıkıştırırdı. Fakat biz herhangi bir sebeple bayılmış olan yolcuyu nasıl ayıltacağız diye kitabı karıştırırken yolcu ayılır veyahut iğne yapılmasına lüzum gördüğümüz bir hastaya iğne yaparken bu sefer de yolcuyu bayıltırdık. Bununla beraber yolcuları ayılta bayılta birşeyler de öğrenmedik denemezdi. 
Gemimizdeki askeri yükü Çanakkale’ye teslim etmek üzere bir deniz subayı ile iki deniz eri de seferimize iştirak etmekte idiler. Alanya önlerine kadar seyahat normal şartlar altında ve hadisesiz geçti. Endişe verecek bir telsiz mesajı da almamıştık. Fakat denizlerde ölüm kol geziyordu.. 
Bir ara vardiyadaki  gemicilerden biri heyecanını belli etmemeye çalışarak   bana sokuldu. 
Baktım bir sıkıntısı var. Benim ise yüreğim ağzımda, gözüm denizin üstünde.. Bir torpido uçağı bize doğru alçalarak yaklaşmakta.. İçimden  şimdi torpidoyu denize salacak ve biz havaya uçacağız..  Süratle nasıl önlem almalıyım diyordum.
Gözüm yeniden belki de saliseler içinde bizim gemiciye ilişti.. Müthiş  panik olmuş ve birşeyler mırıldanıyordu..
 -Ne var, dedim.
Panik  içinde sordu:
-Kaptan Beybaba, Eşhedünün sonrası nasıldı? 
                                                                          ****
 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

google