Reklamı Geç
ÇANAKKALE ZAFERİ
yeni
İstanbul
18 Mart, 2026, Çarşamba
  • DOLAR
    43.72
  • EURO
    51.93
  • ALTIN
    7014.0
  • BIST
    14.181
  • BTC
    68377.802$

Sen İnsansın, Hey Lilişan...

16 Mart 2026, Pazartesi 12:00

Bugünün acılarına, savaşlarına ve giderek hissizleşen kalabalıklarına inat, içimizdeki "Lilişan"ı yaşatmak zorundayız.

''Yangınlar alevinden geçip de gelen dost 
Yanar olmuş yüreğin nar olmuş lilişan 
Sen insansın sen insansın sen insansın sen insan 
Sen insansın hey lilişan sen insansın sen insan 

Ağır başlı kitaplar senin adına 
En yiğit besteler seni söyler 
Dünyada şarkılar misali yaşayansın sen 
Sen insansın sen insansın iki milyar cansın 
Sen insansın hey lilişan sen insansın sen insan 
Sen insansın hey lilişan iki milyar cansın 

Yangınlar alevinden geçip de gelen dost 
Yelken gibi açılmışsın zalim rüzgara 
Hey lilişan hey lilişan 
Gülmüşem ağlamışam 
Bir tuhaflık olmuş olmuş 
Dünyanın hali

Attila İlhan''

 

Evet. Bir tuhaflık olmuş gerçekten de dünyanın hali... Öyle ki günlük yaşamın hızla dönen, metalleşen ve giderek soğuyan çarkları arasında bazen en temel gerçekliğimizi unutuyoruz: İnsan olduğumuzu. Ekranlara düşen acı haberler, istatistiklere indirgenmiş yaşamlar, savaşlar ve bitmek bilmeyen telaşlar silsilesi içinde ne kadar fark etmesek de ruhumuz yara alıyor.

Hep ateş düştüğü yeri yakıyor; düğmeye basıyorsun ve füze gidiyor; belki parmağı acıdığı kadar bile yüreği acımayan canavarlara dönüşmüş insanlar... Ama insanız, özümüz insan, inkâr etmeye çalışsak da. İşte tam da bu vahşi yabancılaşmanın ortasında, geçmişten gelen sarsıcı bir ses yankılanıyor kulaklarımızda. Şiirin büyük ustası Attilâ İlhan’ın dizeleri, Ahmet Kaya’nın o isyankâr, derin ve yaralı sesiyle birleşerek bize kim olduğumuzu haykırıyor:

"Sen insansın sen insansın sen insansın sen insan..."

Bu sadece bir şiir veya bir şarkı nakaratı değil; insanın kendi varoluşuna, onuruna ve yeryüzündeki serüvenine yazılmış görkemli bir manifestodur. Nitekim şairin kendisi de Duvar kitabının sonunda bu şiirin yazılış serüvenine değinirken, şiirin ilk adının —İsa'nın çarmıha gerilmeden önce kalabalığa sunuluşunu simgeleyen meşhur söz— "Ecce Homo" (İşte İnsan) olduğunu belirtir ve o günkü ruh halini şu samimi özeleştiriyle aktarır:

"/ lilişan / bundan önceki iki şiirin başka bir çeşitlemesi sayılabilecek olan bu şiirin ilk adı “ecce homo” idi, hatta “hey” gibi bu da, türk toplumcu dergileri arasında önemli bir yeri olan ses dergisinde, bu adla yayımlanmıştı, sonradan “ecce homo” sözcüğü bana dayanılmaz bir terslik gibi geldi, değiştirdim, o dönemdeki başlıca dayanaklarımızın hürriyet ve insan olduğu görülüyor, düşününüz ne yufka, ne romantique bir devrimcilik tutumu öğretmişler bize, başımız siyasi polisle türlü belâya giriyor ama, yazdıklarımız büyük fransız devrimi öncesinin théme’leri."

Şairin yıllar sonra "yufka ve romantik" bularak tatlı bir tebessümle eleştirdiği o "hürriyet ve insan" dayanağı, tuhaftır ki bugün metalikleşen ve acımasızlaşan dünyamızda en katı, en sarsılmaz ve en çok muhtaç olduğumuz sığınağımız haline gelmiştir.

Yangınlar Alevinden Geçip de Gelen Dost

Attilâ İlhan şiirine şöyle başlıyor:

"Yangınlar alevinden geçip de gelen dost / Yanar olmuş yüreğin nar olmuş lilişan"

Gerçekten de insanlık tarihi, Thomas Hobbes'u tam haklı çıkarır ölçüde bir yangınlar tarihidir. Bugün etrafımıza baktığımızda, dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen alevleri, çekilen acıları ve hukukun giderek ayaklar altına alındığı, güçlünün hukukunun egemen kılınmaya çalışıldığı bir paradigmanın kara bir duman gibi tüm dünyayı kaplamak üzere olduğunu görüyoruz. "İnsan insanın kurdudur"; bu saptamayı insanın kendisi her gün haklı çıkartıyor, doğruluyor.

Ancak yine de şiir bize, insanın bu yangınların içinde kül olmadığını, aksine o alevlerin içinden geçip gelen, yüreği bir "nar" gibi pişmiş ve olgunlaşmış bir varlık olduğunu hatırlatıyor; adeta "titre ve kendine dön!" diyor.

Bu direnç, aynı zamanda, antik çağlardan beri insanı tanımlayan o temel felsefeyi bize çağrıştırıyor. Aristoteles, insanı "zoon politikon" (toplumsal/siyasi hayvan) olarak tanımlarken, onun sadece biyolojik bir varlık olmadığını, ancak bir topluluk içinde, adalet ve erdem peşinde koşarak tamlığına ulaşabileceğini söylemişti. "Yangınlar alevinden geçmek", insanın bu toplumsal varoluş mücadelesinde aldığı yaraları ama aynı zamanda kazandığı olgunluğu ifade ediyor. Bizler sadece acı çeken veya tüketilen varlıklar değiliz. Biz, "Zalim rüzgara yelken gibi açılmış" o cesur iradeyiz; fırtınaya inat, limanı arayan o toplumsal vicdanız.

Ağırbaşlı Kitaplar Seni Söyler...

Modern çağ, insanı bir rakama, bir tüketiciye veya bir algoritmaya dönüştürmeye çalışırken, şiirin devamında Ahmet Kaya’nın sesinden yükselen o dize hepimizi sarsar:

"Ağır başlı kitaplar senin adına / En yiğit besteler seni söyler."

Çünkü felsefenin, bilimin, sanatın ve tarihin yegâne öznesi insandır. Yazılan onca kalın ve ağırbaşlı kitap, bestelenen o en epik ve yiğit şarkılar; bir makineyi, bir sistemi veya bir sermayeyi değil, "insanı" anlatır. İnsanın sevincini, hüznünü, direnişini ve umudunu... Yaşamakta olduğumuz bu geçici karanlıklar, insanın bu dünyadaki "şarkılar misali" yaşayışını gölgeleyemez. Çünkü insan, varoluşuyla başlı başına bir sanat eseridir. Ama ya o, insan olduğunu unutmuşsa; nasıl hatırlayacak? Bu unutuşun bir bedeli vardır; her unutuşun olduğu gibi.

Bu durum, insanı yeryüzündeki en yüce değer olarak gören Anadolu hümanizminin de temelidir. Pir Sultan Abdal o muazzam deyişinde bunu tarif eder:

"Teferrüç eyleyip gezdim dünyayı / Ona benzer bir acayip il olmaz / Muhabbet kapısın açıp girenler / Orda yalan olmaz, yanlış dil olmaz."

"Lilişan" (gül bahçesi), işte o acayip ildir; insanın muhabbetle, sevgiyle ve onurla kendi özünü bulduğu yerdir. Sanat ve edebiyat, bu gül bahçesinin solmaması için yazılır ve söylenir. Bugün yaşanan geçici karanlıklar, insanın bu dünyadaki "şarkılar misali" yaşayışını gölgeleyemesin; şairin seslenişi bu umudu yeşertmek, bu temel gerçeği hatırlatmak içindir.

İki Milyar Candan, Sekiz Milyar Cana...

Şiirin yazıldığı dönemde dünya nüfusu iki milyar civarındaydı. "Sen insansın hey lilişan, iki milyar cansın" dizesi, insanın bireysel varlığının aslında tüm insanlıkla nasıl bir bütün olduğunu vurgulamaktadır. Yani diyor ki; sen sadece "sen" değilsin, sen yeryüzündeki tüm insanların toplamısın.

Bu, vahdet-i vücud anlayışına bir gönderme yapar gibi görünür ama aslında vahdet-i insan'ı anlatır. Attilâ İlhan "iki milyar cansın" derken aslında enternasyonalist bir dayanışmayı, kolektif bir bilinci vurgular. Yani birey sadece kendisinden ibaret değildir; dünyadaki tüm ezilenlerin, acı çekenlerin ve direnenlerin toplamıdır. Bir insanın acısı iki milyarın acısı, bir insanın onuru iki milyarın onurudur.

Bugün sekiz milyar canız. Rakamlar büyüdü, şehirler devasa boyutlara ulaştı, teknoloji sınırları aştı. Peki ya insanlığımız? Aynı oranda büyüdü mü? Bir yerdeki çocuğun gözyaşı, sekiz milyarlık bu devasa bedenin bir parçasını sızlatmıyorsa, o zaman insanlığımızı yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var demektir. "İki milyar cansın" felsefesi, empatiyi ve evrensel kardeşliği unuttuğumuz gerçeğini yalın bir şekilde yüzümüze çarpmaktadır.

Bu evrensel empati, Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’nin asırları aşan çağrısında da yankılanır:

"Beri gel, beri, daha da beri, niceye bir şu yol vuruculuk? / Mâdem ki sen bensin, ben de senim, nedir bu senlik ve benlik?"

"İki milyar cansın" demek, "Sen bensin, ben de senim" demektir. Din, dil, ırk gözetmeksizin dünyadaki tüm insanların tek bir bedende, tek bir yürekte ("lilişan"da) birleşmesidir.

"Bir Tuhaflık Olmuş, Dünyanın Hali"

Şiir aslında buraya aldığımdan biraz daha uzun ve dizilişi farklıdır; ben Ahmet kaya'nın şarkısındaki versiyonuyla aldım. Şiirin tamamında Attilâ İlhan bu iki milyar canı sayarken kimseyi dışarıda bırakmaz; 'gemici ve rençber çırak ve uzman / elinde dümen yekesi süngü ve orak' der. Savaşlarda vurulan, zulümlerle götürülen ama sonra meydanlara 'meçhul asker' diye heykeli dikilen o isimsiz kahramanların, yani sıradan insanın destanıdır bu...

Şiirin sonunda "Gülmüşem ağlamışam / Bir tuhaflık olmuş olmuş / Dünyanın hali," der şair. Yaşamın o acı-tatlı, absürt ve tuhaf döngüsünü ne de güzel özetler. Dünyanın hali böyledir; bazen güldürür, çokça ağlatır. İçinde tuhaflıklar, çelişkiler ve akıl almaz zalimlikler barındırır.

Yaşamın diyalektiği bunu mu gerektirir, yoksa insan bu makus talihini değiştirebilir mi? Kim bilir, belki de insanlığını hatırladığı ölçüde bu denli zalim olmaktan vazgeçecektir. Çünkü umut asla bitmez; dünyanın bu "tuhaf" ve zaman zaman acımasız olan hali, insan olduğumuz gerçeğini değiştiremez. Aksine, karanlık ne kadar koyuysa, içimizdeki insanlık ışığına o kadar ihtiyaç vardır.

Bugünün acılarına, savaşlarına ve giderek hissizleşen kalabalıklarına inat, içimizdeki "Lilişan"ı yaşatmak zorundayız. Birbirimizin gözlerinin içine bakıp, tüm etiketlerden, sınıflardan ve kimliklerden sıyrılarak o yalın gerçeği fısıldamalıyız:

Unutma dostum; sen insansın, hey lilişan, sen insansın...


Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

google