Kurban Bayramı
parcababa-erce
İstanbul
17 Haziran, 2024, Pazartesi
  • DOLAR
    32.30
  • EURO
    35.15
  • ALTIN
    2406.9
  • BIST
    10401.67
  • BTC
    67490.92$

Çarkçıbaşımın Fötr Şapkası (2. Bölüm)

14 Kasım 2023, Salı 13:30
reklam yerim makale içi

Barometre hızla düşmeye başladı. Bu sancak baş omuzdan şiddetli rüzgar alacağımıza delalet ediyordu. Mevki kontrol ettim, flatelli kayalıklarına bayağı yaklaşmış olduğumuzu gördüm. Bu kayalıklar doğanın bir garabeti olarak bir minare gibi dümdüz ve sipsivri bir duvar misali göğe doğru yükselen bu kayalıklar ufki olarak yüz elli, iki yüz metre kadar devam ederdi. Dipleri pek derindir ve bir sandalın bile yanaşabileceği kıyısı kumsalı yoktur. Velhasıl çarpan bir geminin kurtulma ümidi hiç yok gibidir. Dibi pek derin. Denizden yükselen bir duvar işte.

Önceleri masmavi gökte tek bir bulut yoktu. Sonra NW yönünde el kadar bir bulut belirdi, hafif bir NW rüzgarı eşliğinde. Yarım saate kalmadan gök kopkoyu kümülüs bulutları ile kaplanmış, bir uçuruma yuvarlanan binlerce tomruğun çıkardığı gürültüler kaplamıştı ortalığı. Gök gürlüyordu, ortalık gece gibi simsiyah olmuş, o sakin deniz bir çorba kazanı gibi kaynayıp fokurdamaya başlamıştı. Denizin üstünü uçuşan mebranlar kaplamıştı. Deniz tertibi almıştık zaten, reisi çağırdım. ‘’Gemiyi son bir defa gez, açık kaporta filan kalmasın.’’ dedim. Onu gönderdim, bu ara Flatelli kayalıklarının hizasına gelmiştik.

Venedik’ten beri bir dikiş makinası hassasiyeti ile çalışan ana makinemiz pek sevdiğim ve güvendiğim Motoren Verke Mannheim yani MVM marka ana makinemiz aniden stp. etti. Gemiyi bir sessizlik kapladı. Ardından da makineye koşan makine personelinin ayak sesleri sardı her yanı. Çok krıtik bir yerdeydik. Pervane dönmedi mi gemiye kumanda edemezdim. Gemi rüzgara tabi olmuş, flatelli kayalıklarına doğru sürükleniyordu. Böyle giderse kayalıklara çapmamız kaçınılmazdı. Bir an önce makinenin çalışması lazımdı. Zaman geçiyor ve sürüklenme hızımız gittikçe artıyordu. Hesaplarıma göre bu sürüklenme hızı ile 98 dakika sonra tam iskele bordamızdan kayalıklara bindirmemiz kaçınılmazdı ve bunu önlemek için makine çalışmadığına göre de ne yapabileceğimi bilemiyordum. Demirleme imkanım yoktu. Demir zincirlerim umkun dörtte birine bile yetmezdi. Davlumbazı bırakamadığım için makineye devamlı pasaparola yollayıp haber alıyordum. Bütün personel, vardiyacılar haricinde aşçı, kamarot dahi makine dairesinde alesta bekliyorladı bir işe yarayabiliriz umudu ile. 4  no’lu silindirin palamar yatağı yağsız kalıp kızmış, yanmış yatağı değiştirmek için pistonu askıya almaya çalışıyorlardı.

Ben yanımda vardiyacım ile davlumbazda dört dönüyör, bu badireden nasıl kurtulacağımızı düşünüyordum. Makine çalışıp pervane dönmeden de yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Bu şartlar altında ise yedeklenmeden bu badireden kurtulamazdık. Gemi direk kayalığa doğru gidiyordu. O esnada Hacı köprüye geldi. Elinde ufak bir el raspası, küçük bir kağıt üzeri arapça yazılı dudaklarında kıpır kıpır bir dua. Sessizce bitirdi duayı, ellerini göğsüne sürdü, amin çekti.

‘’Süvari Bey’im şimdi kıçtan geliyorum, kıç gönderin dibini raspa ettim, rüzgar birazdan drise edip kıça geçer. Bakın bu Salaten Tüncina duasını da pruva lumbuzuna yapıştıralım. Rüzgar ve denizler şıp diye keser.’’ deyince aklım fikrim dumura uğradı. En yüksek perdeden Hacım diye haykırdım. Sinkaf ederim senin Salaten Tüncin da dibini raspa ettiğin gönderini de… Ulan şu andan itibaren bir saat zamanımız var yok. Sonra öyle bir bindireceğiz ki kayalara paslı bir teneke gibi dibi boylayacağız ailece ve sen geminin çarkçıbaşısı Hacı böyle b.ktan kenef işlerle uğraşıyorsun. Git makineyi çalıştır be!’’ diye bağırınca zavallı Hacı’nın gözleri döndü yuvalarında, hiç alışık değildi benim böyle avaz avaz bağırmama. Ama başını çevirip 12/13 gomina kadar yakınımızda ki kayalığı ve kayalıklarda patlayan dalgaları görünce, çizgi filimlerde roket hızı ile koşan ve koşarken pabuçlarını bırakan adamlar gibi fırladı 105 kiloluk vücudundan umulmayacak bir hızla.

Artık kayalık ile aramızda bir mil kadar bir mesafe kalmıştı. Can yeleklerini giyin, filikaları maynaya hazırlayın talimatını vereyim mi, vermeyeyim mi diye düşünüyordum. Hanefi ağabey dakika başı kerteriz alıp soran gözlerle bakıyor, Derviş yattığı yerden ağlar gibi sesler çıkartıyordu. Telsiz zabiti cihazlarını hazırlamış bir emrim ile SOS vermeye hazır bekliyordu. Tam ağzımı açıp SOS vermeye başla, cihazı otomatiğe al, sen de radyo telefondan MAYDAY mesajını ilet demeye hazırlanıyordum ki makine dairesinden bir tıslama duyuldu, ardından bacadan top patlaması gibi bir sesle birlikte pis, simsiyah, yağlı, mazot kokulu bir  duman bulutu fışkırdı, duman dağıldı rüzgarın önüne katılıp ve tıkır tıkır çalışan ana makinenin sesi kapladı gemiyi.

Makine dairesi makine telgrafına makine hazır komutunu geçti. Hemen pek ağır yol ileri komutunu verdim, ardından da yarım yol. Telefon ettim makineye. Şimdi dedim tam yol veriyorum, hiç düşünmeyin verebildiğiniz kadar yol verin makineye. Rüzgar üstüne döneceğiz. Dar bir alandayız. Dönüşü tamamladıktan sonra yol düşebilirsiniz, dayandım tam yolu. Gemi pek ağır yol alıp üzerindeki ataleti atmaya çalışırken kumanda ile vakit kaybetmedim, serdümeni kenara itip dümeni sancak alabanda da toka ettim. Hacı makineye verebildiği yolu verdi. Gemi kahredici bir tembellikle pek ağır ağır dönmeye başladı. Manevranın hızlı olması için geminin üzerinde yol olması gerekiyordu. Aksine gemi sıfırdan harekete geçiyor üstelik rüzgar ve borda denizleri ile uğraşmak zorundaydı. Buna rağmen metre metre dönen gemi nihayet kayalığı kıça iğnecik hizasına almış ve açılmaya başlamıştı açık denize doğru. Dört, beş mil kadar açıldıktan sonra gemiyi iskeleye çevirip rotasına aldım. Tabi denizleri bordadan aldığımız için yalpalar arttı ama aldıran kim. Geceyi uykusuz ve sıcak yemekten mahrum geçirdik. Bardaktan değil ama kovalardan boşalan bir yağmur yağdı gece beş, altı saat boyunca. Şafak sökerken Derviş kalktı, gerindi ve davlumbazın kapısına gelip kısık bir hav hav çekti. Açtım kapıyı, elimi yaladı ve gitti baca dibindeki karyolasına yattı. Baktım barometre yükseliyor. Dalgalar küçülmeye başladı. Bu sıra da sabah namazını eda eden Hacı davlumbaza geldi, elinde ufak bir tepsi üzerinde yeni demlenmiş üç bardak çay. Hanefi ağabeyin vardiyasıydı, ben mecburen köprüdeydim. Yeni bir gün başlıyordu. Çok büyük bir badireyi kazasız belasız atlatmıştık. Şimdi geyik başlayabilirdi.

- ‘’Hacım, senin Selatüncina duası işe yaradı bak, fırtına gelip geçti.’’

Boncuk gözlerini süze süze ‘’Süvari Bey, Selatüncina duasıda lazım tabi ama gene de tekniği unutmamak lazımdır. Benim eski fotel olmasaydı değil Selatüncina Kuranı Kerimi hatmetseydik boşunaydı.’’ dedi.

Meğer pistonu askıya almak için kaveri sökmek gerekiyormuş. Bunun için zaman olmadığını gören Hacı, yatağı zamanında değiştiremiyeceğini anladığında kitapların yazmadığı bir işle işe çözüm bulmuş. Hemen meşhur fotelini yatak eninde kesip iyice gevşettiği yatağın üzerine koyup biraz sıkıştırmış ve çakmış makineye havayı. Bu çok eski bir makinecilik hilesi imiş eski motor makinistleri yaparmış. Bilmezdim öğrendim. Ağzım açık kaldı. Hacıya duyduğum saygı bir kat daha arttı.

Limana gidince de Hacı’ya bir fötr şapka alıp hediye ettim gemi kasasından.

19.02.2012 / Libya

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.