General Mahmut Ebubekir El Kasım
23 Temmuz 2026, Perşembe 09:00Yıllarca sayısız limana gittim. Hiçbir limanda Arap ülkelerinde olduğu kadar problemlerle karşılaşmadım. Bu insanların genetiğinde mi bir bozukluk var veya ben mi böyle algılıyorum bugüne kadar anlayabilmiş değilim. Buyrun yıllar önce Suriye’nin Lazkiye limanında yaşadığım bir garabetlik olayın hikayesi. Ayrıca şunu da belirteyim ki bir başkası anlatsa inanmakta şüpheye düşerim ama bizatihi yaşadığım için diyecek bir şeyde bulamıyorum. Şimdi düşünüyorum da bizim evlatlarımız bu pislikler için mi şerbet-i şehadeti nuş ediyor?
General Mahmut Ebubekir El Kasım
6000 ton motorin ve 2000 mt benzin ile Suriye’nin Lazkiye limanına gelip demirlediğim zaman ‘’Kaptan, inşallah yarın sabah yanaşacaksınız.’’ dediler. Teşekkür edip beklemeye başladık.
Sabah yanaşma talimatı geldi. Charter Party’de emin ve güvenilir bir iskele yazdığı için içim rahattı. Neyse demir alıp mendirek girişine yol verdim, üçüncü kaptan pilotu karşılamaya gitti. Bir karton sigarayı az bulan pilot, motoru ile ağız dalaşını kesip pilotu getirdi köprüye. Selam kelam faslından sonra pilot yanaşacağımız rıhtımı gösterdi. Şaka yapıyor zannettim, inanmakta zorlandım. Singapur bandıralı bir cargo ile Panama bayraklı bir konteynırın arasına planlamışlar bizi. Pilota ‘’Kaptan’’ dedim, ‘’Bende tam 8000 mt petrol türevi var ki bunun 6000 tonu motorin geri kalan 2000 tonu ise benzin. Malumunuz aylardan Ağustos ve sıcağı belirtmeye gerek yok. Burada iki cargo gemisi tahliye yapıyor. Yüklerinin ne olduğunu bilmiyorum. Ama kamyonlar ve iş makineleri devamlı çalışıyor. Çok riskli ve tehlikeli bir yere yanaştırıyorsunuz.’’ dediğimde ‘’Aiva kaptan aiva, külli Müslim elhamdürillah, vallahülazim mafiş problem.’’
Olayı böyle değerlendiren adama ne söylersin? Tevekketültealallah deyip bilamecburiye yanaştık rıhtıma. Buyur buradan yak. Hepimiz müslümanız ya bütün emniyet tedbirlerini almış olduk. Müslümanlık sigorta.
Kakalak sürüsü gibi bir heyet gitti biri geldi. Her gelene sigara, helva, üzüm dağıtmaktan kendimi Rami gıda toptancıları çarşısında tüccar zannetmeye başladım. Sonunda hesap kitap, gümrük, liman işleri bitti ve çok şükür tahliye emri geldi. Akşam üzeri de tahliye yapacağımız vagonlar yani demiryolu sarnıç vagonları. Bir katar geliyordu, katarın başında bir lokomotif, vagonları gemi bordasına tam manifold’un ağzına getiriyordu. Manifold dedikleri demirden mamul bir iskele, üstünde bir Arap, gemi manifoldundan çıkan hortumun ucu açık. Vagon gelip üst kapağı hortumun altına gelecek şekilde duruyor, hortum açık kapaktan içeri sarkıtılıyor sonra gemi valfı açılıyor ve dolum başlıyordu. Vagon dolunca yükleme kesiliyor, valfler kapatılıyor, katar ileri alınıyor ve bir başka boş vagon manifolt altına getiriliyor ve tüm katar dolana kadar ameleliye devam ediyor. Katar tamamen dolunca ayrılıyor ve boşta vagon varsa yeni bir katar yüklemeye giriyordu. Eğer seri çalışılırsa Suriye’ye göre fena bir sistem değildi. Lâkin bir katar dolduğunda bazen 6/7 saat vagon beklediğimiz de oluyordu. Yalnız tahliyeden ziyade beni düşündüren bir konu hiçbir emniyet tedbirinin alınmamış olmasıydı. Ağustos ayının sonlarındaydık. Sıcak bayıltacak raddeye gelmişti ve etraf sigara içen insanlarla doluydu. Rüzgar yoktu ve bu sakin ve durgun havada ower-flopplardan çıkan benzin, buharı sarımtırak bir sis gibi çökmüştü gemi üzerine. Ne kadar filitre edilirse edilsin egzoz gazına karışabilecek bir kıvılcım bizi uçurmaya yeterliydi.
Bu hay-u huy içerisinde dördüncü gün akşamı benzin tahliyesini bitirdik. Sıra motorine geldi.Birinci gün problemsiz geçti ama ikinci gün bela gelip çattı.
Vagonların üst kapaklarından doldurulan ürün, gene vagonun altında bulunan kabine bağlanan bir hortum ile tahliye valfının açılması suretiyle gravite ile vagonun tahliyesini saglıyordu.Tabidir ki bu valfların kontrolu ve açılıp kapatılması bu işle görevli personelin işiydi. Sahilden biz sorumlu olmadığımız gibi bu gibi sistemlerde Dünya’da da geçerli olan prosedür ne olursa olsun malın tesliminde geminin mesuliyeti küpeştede biter. Ancak hatırlatmakta fayda var, karşımdakiler Araptı. Hem de Arabın en adisi Suriye Arabı.
Bir katar dolmuş, yerini yeni bir katara bırakmıştı. Katar gelip doluma başlamış ve dört-beş vagon dolmuştu ki yeni bir vagon geldi manifolt altına, olanlar da oldu. Salak Araplar tahliye hitamında tahliye valfını kapatmayı unutmuşlar ve bir daha da kontrol etmemişler. Tabi vagon manifolt altına gelince de her şey tamam diye görevli Arap, hortum valfını açınca üstten verilen motorin alttan akarak rıhtıma yayıldı ve haliyle de bir kısmı denize gitti ve takribi 200/250 litre kadar motorin taşmış bulundu. Bu durumda geminin hiçbir mesuliyeti yoktu. Bizde öyle zannediyorduk ama unuttuğumuz konu Arabın mantalitesiydi.
Derhal stp edip tahliyeyi durdurduk, Araplar birbirine girdi. Uzaktan olayı bilmeyen birisi korkunç bir olay olduğunu zannedebilirdi.
Sonra ardı ve arkası gelmez bir insan akını başladı. Ne oldu, nasıl oldu, neden taştı, nasıl taştı, niye taştı, önlem alınmadı mı ve her gelen gruba ayrı ayrı anlattık, yazıldı,çizildi, zabıtlar tutuldu. Tabi bu arada Arapların istediği sebib, mış mış, halva, sigara, fustuk vs.nin sonu gelmedi. Hepsine eyvalah dedim ama sonunda bende çektim isyan bayrağını. ‘’Tamam Kaptan’’ dediler ‘’Muamele hâlâs, şimdi imzalayınız’’ diye bir tomar kağıt uzattılar hepsi Arapça yazılı. Ulan bunlar ne, zabıt. Yahu dedim bunlar Arapça yazılı, ben Arapça bilmem ve bunları imzalamam. Gidin bunları İngilizce yazın ve getirin. O zaman okur, anlar ve imzalarım. Şimdi hadi yallah.
Kaptan dedi içlerinden biri, üniformalı ama ne üniforması bilmiyorum. ‘’Bakın’’ dedi. ‘’Hem suçlusunuz ve hem de zabıta itiraz ediyorsunuz.
- Suçum nedir dedim. Söyleyinde bilelim.
- Kaptan suçunuzu bilmiyor musunuz?
- Yo dedim bilmiyorum, buyurun söyleyin de bilelim.
- Kaptan, motorin gemiden taşmadı mı?
- Evet dedim. Gemiden taştı ama sizin adamlarınızın dikkatsizliğinden vagona doldurulurken taştı da bunda geminin suçu ne anlayabilmiş değilim.
- E kaptan, bakın gördünüz mü sizde suçunuzu itiraf ettiniz işte.
- Nasıl yani dedim.
- Sayın kaptan dedi. Bakın bu motorinin sizin geminizden taştığını kabul ediyor musunuz?
-Evet dedim. Tabi ki bizim gemiden taştı.
- E işte sizin gemiden taştığına göre sebep sizsiniz. Eğer buraya gelmeseydiniz bu motorin taşmayacak ve dolayısıyla deniz de kirlenmeyecekti.
İşte o anda gayet halim, selim insanların bir anda cinnet geçirip bir canavara dönüştüklerini, toplu kıyım yaptıklarını anlamış oldum. Kullien yallah ru kelbi kebir yallah deyip çıktım salondan. Arkamdan epey söylenip defolup gitmişler.
Durumu mufassal bir raporla şirkete bildirdim. Resim de çektim. O zamanlar şimdi ki gibi mütekâmil muhabere cihazları olmadığı için resim yollayamıyorduk ama raporumu faksla geçtim şirkete.
Tahliyeyi bitirdik ve hareket hazırlığına başladık. Acenta geldi. Kaptan dedi ‘’Liman Başkanlığı hareketinize izin vermiyor, denizi kirletmekle suçlanıyorsunuz ve gemiye 22 bin usd ceza kesilmiş. Bu para ödenene kadar mendireğe kıçtan kara olup bekleyeceksiniz.’’Tamam ulan’’ dedim. ‘’Ne bok yerseniz yiyin.’’
Pilot geldi. Bizi alıp mendireğe kıçtan kara ettiler, baştan da tek demir attım. O sıra, askeri bir botla üç tane asker geldi, askere benzemez. Mürettebat salonuna aldık. Hemen soyundular, tüfeklerini alabandaya dayadılar, ceketler filan fora, sanki gemiye tatile geldi it oğulları.
Devrisi gün inanılmaz bir olay oldu.
Askerlerden biri biraz Türkçe anlıyor ve az buçuk konuşabiliyormuş.Telsiz zabiti anlamış ve emin olunca da bana söyledi.
Gece şirketten bir telex gelmiş, telsizcide pek önemli olmadığı için sabah söylerim diye uyandırmamış beni.
Abdülaziz Mahmut Ebubekir El Kasım isminde bir halı tüccarı varmış Şam’da. Bizim patronla da araları pek samimi imiş. Patron telefon edince merak etmeyin çözeriz, ben yarın gidip bakar ve ne yapabilirim öğreneyim size telefon ederim demiş. Bana moral olması için bu mesaji geçmişler.
Sabah personelle güverte de muhabbet ediyorduk. Telsiz zabiti mesajı getirdi, personel ve askerler etrafımızdaydı. Askerler bunaltıcı sıcakta yarı soyunuk, silahları salonda sözde gemiyi bekliyorlardı. Telsiz zabitine oku bakalım msg. ne yazıyor dedim. Tabi Türkçe anladığı iddia edilen asker kulaklarını dikti hemen. Telsizci okumaya başladı mesajı. Mahmut Ebubekir El Kasım lafı geçer geçmez adamın feleği şaştı resmen. İçmekte olduğu çayı püskürttü ve heyecanla General Mahmut Ebubekir El Kasım’mı diye sordu. Jeton hemen düştü. Aiva dedim aiva, General Mahmut Ebubekir El Kasım. Bizim patronla çok iyi arkadaştırlar. Akşam bizim patron aramış, General Damaskus’ta imiş bugün öğleden sonra gemiye gelecek durumumuzu öğrenmek için. Bu mesajı da şirket, Generali iyi ağırlamamız için yollamış. Bende şimdi acentayı ve sefir-i kebiri arayıp durumu bildireceğim deyince adamcağız ateşe basmış gibi kıvranmaya başladı.Tekrar sordu. Kaptan gelecek adam El Muhaberattan General Mahmut Ebubekir El Kasım’mı, emin misiniz?
- Evet, tabi dedim. İşte mesaj, buyurun bakın.
Herif resmen çıldırdı.
-Kaptan telefon etmem lazım, lütfen.
-Yo dedim olmaz, telefona müsaade edemem.
-Kaptan lütfen.
O zamanlar cep telefonu yoktu epey yalvardı. Nihayet ‘’Tamam ama kısa olsun’’ dedim ve herifi köprüye çıkardım. Yabancı ve tutuklu bir gemide nasıl nöbetçilikse heriflere bir walkie-talkie bile vermemişlerdi.
VHF ile bir yerleri aradı. Ağzından tükürükler, köpükler saçarak bağıra bağıra bir yerlerle konuştu. Tabi bir şey anlamadım ama vallahülazim, billahülkerim kelimelerinden bir yerlere bir şeyler anlatıp ikna etmeye çalıştığını düşündüm. Konuşmaları arasında bol bol geçen General Mahmut Ebubekır El Kasım ismini sanki korkarak söylemesi dikkatimden kaçmadı.
Sonra döndü ve ‘’Kaptan şükran şükran’’ diye teşekkür etti. Telsiz zabitine dönüp göz ettim, pası aldı. Hemen şimdi dedim al bu mesajı, masanın üzerinden rastgele aldığım bir kağıdı ki eski bir hava raporu idi hemen Damaskus’ta sefir-i kebire ve acentaya bildir. Bugün öğleden sonra El muhabeerattan General Mahmut Ebubekir El Kasım’ın gemimize geleceğini bilsinler.
Arap iyice işgillendi. Sefir-i Kebir Arapça bir kelime olduğundan elçiliğe General hakkında bir şeyler yazıp yolladığımızı sandı. İstediğimiz de oydu. Telsiz zabiti telsiz dairesine girdi hemen, cihazın başına geçti. Bende Arabı adeta sürükleyerek hemen hemen zorla indirdim aşağı. Yanına gelen askerlere hararetli hararetli bir şeyler söyledi. Artık emir mi verdi ne söyledi bilemem tabi, askerler hemen toparlanıp giyindiler, kendilerine çeki düzen verdiler, tüfeklerini aldılar ve çıktılar güverteye.
Adamların bize bakışları bile değişmişti. O eski laubali halleri kaybolmuş, korku ve saygı karışımı bir ifade ile bakmaya başlamışlardı.
O sırada asker mi sivil mi olduğu anlaşılamayan bir bot yaklaştı, adamın biri bağırıp bir şeyler söyledi. Bizim salak Arap hemen seğirtti ve borda iskelesine yanaşan bota atlayıp gitti.
Askerlerden birine sordum. Kim bu general yahu?
Asker, generali tanımadığımı kınayan bir bakışla Başkan Hafız Esat’ın en yakın adamlarından ve El Muhaberat’ın başkanlarından olan General Mahmut Ebubekir El Kasım’ın Suriye’de çok tanınmış bir kişi olduğunu anlatırken şimdi anlaşıldı vehbinin kerrakesi dedim. Olanlardan personel bile bir şey anlamamıştı, yalnız telsiz zabiti bir şeyler sezmişti ama o da tam bir karara varamıyor benim yaptığım blöfün neye yarayacağını bilemiyordu ki çok haklıydı. Nedeni ben dahi bu işin sonunun nasıl neticeleneceğini bilmekten acizdim. Oltaya bir yem takmıştım. Sazanlar atlıyordu ama neticeyi beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktu. Çok fazla beklemedik.
Öğlen yemeği için salonda bulunduğumuz sırada lumbar ağzı nöbetçisi salona girdi ve aynı anda telefon çaldı. Telefona bakması için kamarota işaret ettim, vardiyacı gemici ‘’Efendim iki römörkör pilot botu ve morimbot bize doğru geliyor’’ dedi. ‘’Peki aslanım, sen geç lumbar ağzına’’ deyip vardiyacıyı gönderdim. Kamarot ‘’Sizi istiyorlar Süvari Bey’’ dedi. Aldım reseptörü, arayan köprüüstü.
- Evet dedim. Köprüüstü ben üçüncü kaptan.
Efendim, Liman Başkanlığından aradılar hemen hareket edin, cabuk hazırlayın makinenizi. Romörkörler ve pilot yolda, bütün evraklarınız da pilotta ve lütfen acele edin kaptan diye talimat verdiler dedi.
Yahu ne oluyor diye çarkçıbaşı ile birbirimize baktık, güverteye çıktık. 400 metre ileriden pilot botunun süratle gelmekte oldugunu gördük. Peşinde iki romörkör ve morimbootla. Pilot motoru anında gelip yanaştı borda iskelesine. Pilot pür telaş ‘’Kaptan, lütfen çok acele kalkıyorsunuz. Hemen demir alın. Halatlarınızı mola edin, lütfen çabuk olun.’’diye feverana başladı.
Yahu dedim, ne kalkması ne makine çalıştırması gemi tutuklu. Port clerens yok, evraklar limanda.
-Bende kaptan, bende. Bütün evraklar bende deyince göreyim dedim. Koca bir dosya çıkarttı çantasından.
- Buyurun bütün belge ve evraklar ile port clerensiniz burada dedi.
- İkinci kaptana ‘’Hemen kontrol et evrakları. Eksik var mı bak ve port clerensi bana ver’’ dedim. Bu arada herif, ‘’Kaptan, lütfen çabuk olunuz’’ diye kıvranıp duruyordu.
İkinci kaptan anında tutuşturdu elime port clerensi. Kontrol ettim orijinal.
- Tamam ağa dedim, yuttu yemi salaklar. Çabuk dedim derhal hareket ediyoruz, postalar hemen yerlerine. Çabuk çarkçıbaşım dedim, izahata vakit yok hemen makineyiı çalıştırın emergency durum. Çarkçıbaşı ‘’Süvari Bey, makinenin ısınması lazım, en az yarım saate ihtiyacımız var.
- Bakın çarkçıbaşım, 10 dakika en fazla. On dakika, makine isterse blok çatlatsın ama en geç on dakika sonra çalışacak, çalışa çalışa ısınır, bekleyecek zaman değil buyurun. deyip koştum köprüye.
Pilot sıkıntıdan çay, kahve bile istemedi. Sigara helva, mış mış aklına bile gelmedi. Habire ‘’Hadi Kaptan çalışmadı mı makine?’’ deyip duruyordu. Nihayet top gibi bir gürlemenin ve havaya salınan kapkara bir duman bulutunun ardından makinenin mutlu takırtıları gelmeye başladı. Anında kıç halatları mola ile demiri viraya başlayıp baştan ve kıçtan romörkörlere halat verip çıktık mendirekten. Bu arada pilota sordum. ‘’Sayın Kaptan ne telaş yahu, iki ayağımızı bir pabuca soktunuz. Daha makineyi bile ısıtamadık.’’
- Kaptan dedi. ‘’Liman Başkanlığına haber gelmiş, El Muhaberattan çok yetkili bir kişi olan General Mahmut Ebubekir El Kasım sizin patronunuzun çok samimi ahbabı imiş. Gece telefonla konuşmuşlar, şu anda yoldalarmış. Damaskus’tan sizin gemiyi görmek için geliyormuş liman başkanı. Onun için cezanızı iptal edip hemen kalkmanız için talimat verdi.’’dedi.
Ulan sağ olasın enayi Arap dedim içimden. Pilotu indirip yol verdim Antalya açıklarına, makineye de telefon ettim on iki mil kara sularından çıkana kadar makineneye son yolu verin, bu deyyusların ne halt ettiği belli olmaz, bakarsın dönün geri gelin filan derler, onun için bir an önce terk edelim kara sularını da sonra isterseniz stop bile edebilirsiniz dedim.
20-25 mil kadar açıldıktan sonra işletmeyi aradım, enspektör tek laf etmeme meydan vermeden ‘’Tuncay Kaptan, merek etmeyin en geç 5-6 gün içerisinde meseleyi halledip sizi oradan kurtaracağız.’’ deyince ‘’Ne meselesi?’’ dedim. ‘’Orta da mesele filan yok ki!’’
- Yahu dedi siz Lazkiye’de tutuklu değil misiniz?
- Yalnışınız var biz kalkalı dört saat oldu. Şu anda tam yol Antalya Körfezi’ne doğru ilerliyoruz.
- Peki dedi. Nasıl kurtuldunuz, nasıl kalkabildiniz?
- Bunu dedim anlatsam inanamazsınız. Çünkü ben bile inanamıyorum. Nasılsa İstanbul’a geliyoruz. Şirkete gelince anlatırım teferruatınla ama şimdi gerçekten anlatamam. Çünkü inandırıcı olmaz, siz şimdi rotasyonu belirleyin, yük bakın.
İstanbul’a gelip Kartal alargasına demirledim ve şirkete gittim. Anlattım durumu, bütün şirket çalışanları işi gücü bırakıp bizim maceramızı dinledi ve hayatlarında gülmedikleri kadar güldüler Arapların aptallıklarına yerlere yuvarlanmacasına.
Patron, yahu bende para ayarlamıştım Suriye’ye göndermek için deyince sizi 22 bin usd’den kurtardık. Rusya’ya çıkıyoruz bari bi 500 usd verin de personele seamen clup’te bir yemek yedireyim dedim.
Genç bir adamdı patron ama hacıydı tabi. Kaptan helal olsun buyurun size 500 usd ama ne olur ben alet olmayayım, içki içmeyin olur mu? dedi.
18.07.2007
Hamburg




Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.