yeni
İstanbul
20 Mart, 2026, Cuma
  • DOLAR
    43.72
  • EURO
    51.93
  • ALTIN
    7014.0
  • BIST
    14.181
  • BTC
    68377.802$

Mösyö Mordo

20 Mart 2026, Cuma 09:00

Ekinoks bugün. Yani senenin en kısa günü ve en uzun gecesi. Şimdi yavaş yavaş günler uzamaya, geceler kısalmaya başlayacak, yani yüzyıllardır süren döngü devam edip gidecek, hayat devam edecek, bir dahaki ekinoksu kimimiz görebilecek kimimizin son ekinoksu olacak bu! Neyse, elden gelen bir şey yok. Kıymet-i harbiyesi olmayan meseleleri kaale alıp üzülmemek lazım, en iyisi gününü gün etmek ama olmuyor işte! Kendi kendimize eziyet etmeyi şiar mı edinmişiz ne, hayattan zevk alma imkanımızı elimizden aldı boyu bosu devrilesiceler emekli edip bizleri. Etrafıma bakıyorum da emekli olan kişilerin pek bir umursadıkları yok; hele geçim sıkıntısı çekmeyen, maddi durumları iyi olan kişilerin tuzu kuru. Eskilerin deyimleri ile ‘’Ulan bir ben mi huzursuz ve mutsuzum şu geçmişi tenekeli kavanoz götlü salanzort Dünya’da be!’’

Evde yalnızım, Bay Tayyar’la birlikte ama malum kendileri yirmi dört saatin on sekiz saatini uykuda geçirdikleri için bana bir faydası dokunmuyor arkadaşlık babında. Sağ olsun televizyonlarda etik ve eğitici öğretici programlar var tabi “Gelinim mutfakta, Damadım yatakta, Kaynanam dedikoduda, Éniştem zamparalıkta vs.’’ ama onlarda zevk vermiyor ki. Bu vesile ile şu kolilerdeki kitapları bir elden geçireyim de kütüphanede münasip bir yer bulup yerleştireyim dedim. Bir kitap geçti elime, kabı yok, yani yazarı belli değil ve ne sebebe benim elime geçmiş ve benimle ne alakası var bilmem ama gelmiş işte bir yerlerden. Hangi psikiyatristin yazdığı belli olmayan Akliye-Asabiye adlı bir kitap. Tam da bana lazım olan deyip bir karıştırdım şöyle üstün körü, ülen bayağı sürükleyici ve enteresen bir kitap. Hadi hayırlısı, zaten normal değiliz bari okuyup iyice tırlatalım derken “Hezeyan”larla ilgili bir bölüm çıktı karşıma. Hadi hayırlısı… Kısaca şöyle, deli değil ama bazı şeyleri takıntı haline getirmiş kişiler, misalde vermiş yazar, mesela Pazar ola Hasan Bey, Çıplak Mustafa, Madam Opala…

Bazı isimler çağrı yaptı kafamda. Kitabı kapatıp biraz düşündüm, sonra bu hezeyanlara örnek olarak bir-iki kişiyi hatırladım, gençliğimden, mesela altmışlı yıllarda bir Mösyö Morda vardı. Karaköy’de. Sonra Sultanahmet’te kendi bestelediği bir şarkıyı söyleyip dolaşan biri vardı, ‘’Ah neden oldun avare, sen Sinan Subaşı” diye diye gece-gündüz sokaklaları dolaşıp dururdu gariban Sinan Subaşı. Kim bilir ne derdi vardı da böyle kafayı yemişti kim bilir?

Pazarola Hasan Bey, 1922 yılında vefat etmiş, cüce, muhakkak hidrosefal illetinden muzdarip, ufacık vücuduna oranla çok büyük olan kafasına  müsteniden halk ona bir ruhaniyet vesmetmiş. Aklına esipte girdiği dükkanlara ‘’Pazar ola’’ demesi ile meşhur olmuş ve esnafta onun girip ‘’Pazar ola’’ dediği dükkanın o gün olağanüstü satış yaptığına inandığı için bütün İstanbul’da meşhur olmuş zararsız bir deli. Tıpta hezeyan deniyormuş, tabi yine bir takım latince tanımlamalar ve tıbbı terimler varsa da ilmü irfanım onları anlayacak kadar yeterli değil.

Çıplak Mustafa, Fatih taraflarında oturur bir meczup ki sokağa anadan doğma çıkar. Madam Opala ise Galata tarafında ikamet eden, giyim kuşam olarak ne varsa üzerinde taşıyan seyyar bir gardrop. Bu iki meczup karşılaştıkları zaman saçsaça, başbaşa kavga ederler tabi her zaman çıplak Mustafa galebe çalarmış. Ahali eğlenir, Madam Opala salya sümük ağlar, zamanın padişahı II. Abdülhamit ikisinin karşı karşıya gelmemeleri için köprüyü geçme yasağı koymuş ve rivayet ederler ki Mustafa’yı sokağa çıkartmaması için ablasını maaşa bağlamış. Ben tabiki bunlara yetişemedim ama hayatlarını çeşitli kaynaklardan okuyup öğrendim. Fakat Mösyö Mordo’yu çok iyi hatırlıyorum. Zavallının gülen gözlerinin ardındaki acı ve elemi ise anlatmaya kalemim kifayet etmez. Sanırım Musevi vatandaşlarımızdan biriydi Mösyö Mordo. Üst baş pelaspare, ayaklarında yarım pabuçlar, başında yan giyilmiş bir kasket. Elinde bir direksiyon simidi, hayali bir dolmuş arabası ile Şişhane-Karaköy arasında dolmuş yapardı zavallı. Onun Karaköy’den sola kıvrılıp tramvay yolunu takip Bankalar Caddesi’ne sapmasını ve meyilli dönemecin de rampa olması hasebi ile sürati azalan hayali arabasının vitesini değiştirmesini hatırlıyorum. Direksiyondan vites değiştirirken sesleride taklit etmeten aşağı kalmaz sonra da devam ederdi Bankalar Caddesi’nden yukarı Şişhaneye doğru, bazende aksi istikametten Karaköy’e inerken görürdüm zavallıyı. Sonra kayboldu, ortalıktan çekilip gitti. Şimdi kim bilir hangi garipler mezarlığında dinleniyordur garibim. Kitap daha bir yığın izahatta bulunuyor ama dediğim gibi ne ilmü irfanım müsait ne yarım aklım anlamaya muhtevasını ama şunu anladım veya öyle sanıyorum ki bu gibi kimseler hayatlarında aşk gibi, büyük felaketler gibi veya bunlara müşabih böyle büyük bir şok neticesi bu durumlara duçar olabilirlermiş. Vallaha düşünmedim değil hani bir dümen dolabı geçirsem de elime şöyle kıyı seferlerine mi başlasam ne?

Anılardan...

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

google