A.S.P.
parcababa-erce
İstanbul
21 Haziran, 2024, Cuma
  • DOLAR
    32.30
  • EURO
    35.15
  • ALTIN
    2406.9
  • BIST
    10401.67
  • BTC
    67490.92$

YUTULAN FİTİL

09 Eylül 2020, Çarşamba 17:21
reklam yerim makale içi

 

YUTULAN FİTİL

 

II. kaptanlığımın son gemisiydi m/v Ü…. I. I986 yılının yazında İstanbul’dan gemiye katılmak için İspanya’nın Vigo Limanı’na gitmem gerekiyordu. Bir ekip oluşturulmuştu. Ben dahil beş kişiydik. Elektrik zabiti, aşçıbaşı ve iki gemici. Şirkette bir araya gelince ekibin haline bakıp şaşırdım.

 

Elektrik zabiti arkadaş 1930’lardan kalma giyim tarzı ile o yılların sinema jönleri gibiydi. Ufak tefek, gri takım elbiseli uzun favorili, incecik fare kuyruğu bıyıklı, siyah beyaz ayakkabı giyen tam bir Erol Flayn benzeri olan bu arkadaşın eksiği bir tek göğüs cebindeki karanfili ve ayakkabılarının üzerindeki getrleriydi.

 

Aşçıbaşımız çok uzun yıllar esas mesleği olan tayyare bakım astsubaylığına boş verip hobisi olan aşçılık mesleğini muhtelif ordu evlerinde ikmal edip emekli olmuş. Bilahare hem hobisini tatmin hem de medarı maişet motorunu çalıştırmak için gemilerde çalışmaya başlamıştı.

 

Yalnız olağan üstü güzel ve janti giyimi ve yakışıklılığıyla da hemen göze çarpıyordu. İri yarı, altın gözlüklü bir arkadaşımızdı.

 

İki güverte personelimiz normal giyimli Karadenizli kardeşimiz de kafileyi tamamlıyordu.

 

Ben de hiç sevmememe rağmen takım elbise giyip gravat takmıştım. Elimde de James Bond çantam vardı. Tabi klasik gemi terbiyesi iktizası, kıdem sırası otomatikman kendisini belli ediyordu. Böyle şeylere hiç önem vermediğim halde yılların alışkanlığı öne çıkıyor ve ister istemez göze batıyorduk. Ben önde, bir adım arkamda Madrid uçağına  elektrik zabiti ve aşçıbaşı, onların bir adım arkasından ise güverte personeli arkadaşlar yürüyorlardı. Her ne kadar arkadaşlar geri kalmayın. Burası gemi değil desemde ister istemez sıra otomatikman yine eski yürüyüş düzenini alıyordu. Tabi buda efkarı umumiyenin dikkatini çekmekten geri kalmıyordu.

 

Bu Âlay-vâla ile gelip Yeşilköy havaalanından bindik Türk Hava Yollarının Madrid uçağına. Madrid’de Vigo uçağına aktarma edecektik ve sadece kırk beş dakikamız vardı. Kalkışımız yirmi beş dakika rötarlı olduğu için işi oluruna bırakarak seyahatin keyfini çıkarttık. Aynı düşündüğüm gibi oldu ve Vigo uçağı kaçtı. Bizi karşılayan acenta kanalı ile aradım İstanbul’u. ‘’ Kaptan sorun yok, üzerinizde para var. Hava alanı yakınlarında bir otel bulup kalın. ‘’ İlk uçak iki gün sonra imiş. Acenta söyledi yapacak bir şey yok. Mecburen bekleyeceksiniz dediler. Tamam dedim olur. Para da sorun değildi. Üzerimde gemiye götürdüğüm on bin dolar vardı. Hava alanı yanında bir otel bulduk. Dört yıldızlı. Resepsyona gidip üç oda istedim. Hemen efendim dediler. Ben tek yatacaktım diğer arkadaşlar da çift. Odaların anahtarlarını aldık ama bir şey dikkatimi çekti. Otel personeli normalden çok daha fazla bir alaka gösteriyordu hatta bu müşteri memnuniyetini de aşıp korku mesabesine varıyordu. İşte bunu anlayamadım.

 

Etrafımızda bize benzer bir iki grup daha vardı. Bunlar hem bizi hem de birbirlerini pis pis süzüp duruyorlardı. Onlarda garip bir hiyerarşi içinde gruplaşmışlar, şef veya amir olan kişinin etrafında kümelenmişlerdi aynen bizim gibi. Otel çalışanları ise var ile yok arası acayip bir korku ve saygı karışımı ile ortalıkta dolaşıp duruyorlardı.

 

Ben bankoya yan dayanmış duruyordum. Yanımda elektrik zabiti ve aşçıbaşı onlarında arkalarında iki güverte personeli arkadaş. Zavallı gemiciler belki de hayatlarında ilk defa geldikleri böyle lüks bir otelde mütecessis bakışlarla devamlı çevreyi tarassut etmekteydiler. Çevreyi de bizi pis pis süzen insanları da bırakarak çıktık odalarımıza. Bellboyun refakatinde adamın bahşişini verirken bu anormal durumu sordum. Çocuk şaşırdı. Ne cevap vereceğini bilemedi. Bak aslanım dedim. ‘’ Biz iki gece kalıp Vigo’da gemimize gideceğiz. Uçağımızı bekliyoruz. Aşağı lobideki o guruplar neyin nesi ve neden bize pis pis bakıyorlardı? ‘’ Bu sefer şaşırma sırası çocuğa geldi. Siz dedi onlardan değil misiniz? Yok oğlum dedim o dediklerin kim ki? Sinyor dedi çat pat ingilizcesi ile. Burada Madrid’in mafya ileri gelenlerinin bir toplantısı var da sizi de onlardan sandık. Diğer guruplar da sizi tanımadıkları için huzursuz oldular dost musunuz, düşman mı bilemediler. Gülmekten karnımız yarıldı. Çocuğa teşekkür edip avucuna bir on dolar sıkıştırıp yolladım.

 

İki gün otelde yiyip içip yattık ve mafya babalığının zevkini çıkarttık. Sonra acenta bizi alıp bindirdi Vigo uçağına. Vigo’da da Vigo acentasi karşılayıp yirmi kilometre ötedeki limana götürüp gemiye bıraktı.

 

Gemiye katıldığımızın ikinci günü Afrika-Banjul’a müteveccihen hareket ettik.

 

Devrisi gün bir silicinin rahatsızlandığı haberi geldi.

 

Çağırdım revire. Adam kireç gibi beti benzi sararmış, dört - beş sefer istifra etmiş. Bir şey anlayamadım. Tansiyonu filan normal işin tuhafı kalkış öncesi doktora da yollamıştık. Oğlum doktor ne dedi sana dedim. Efendim baktı, muayene etti ancak dediklerini anlayamadım. İki ilaç verdi. Kullandım ama daha da fena oldum.

 

Getir bakalım şu ilaçları dedim. Adamcağız kusmaktan ve ishalden bitap düşmüş, yürümekle sürünmek arası gitti kamarasına ilaçları alıp döndü.

 

Baktım İspanyol ilaçları. Tabi prespektüsünden bir şey anlamadım. Birisi bir şurup. Kaşığı - ölçeği içerisinde diğeri de fitil on iki adet. Oğlum nasıl kullandın bunları doktor anlattı mı dedim. Efendim saatleri yazdı. Bu saatte bunları kullan diye yazdı. İşaretle de anlattı. Anladım dedi.    

     

Baktım adam gayet açık ve mufassal bir şekilde yazmış saatleri hem de tam bir anlaşılırlıkla. Saat dilimlerini bile yirmi dört saatlik kadrana göre yazmış. Anlaşılamamasına imkan yok. Olayı anladım. Doktorun unuttuğu bir husus var. Bizim Karadenizli aslan uşak fitilin ne olduğunu bilmiyor. Soruyor vardiyacı arkadaşına o da bakıyor kutulara ha bunu diyo bu yazılı saatlerde içecesun, ha bunu da kıçına sokacasun deyince bizimki alay ediyor diye başka kimseye de sormayıp belirtilen saatlerde hem şurubu içiyor, hemde fitili yutuyor. Tabi sonuç malum. Gülsem mi, ağlasam mı bilemedim. Oğlum dedim arkadaşın doğru söylemiş buna fitil denir deyince Efendi Kaptan sizde mi dedi. Bir daha da ne dersem diyeyim adamcağızı ikna edemedim. Kendisi ile alay ettiğimizi sanıp durdu ve 7 aylık sefer boyunca bir aspirin bile içmedi.

 

Cehalet zor şey. Sonra bir başka olay vesilesi ile fitil denen bir şeyin mevcudiyetine inandı mı acaba? Pek sanmıyorum ya.

 

Kaptan H. Tuncay Alpman

09/09/2020