A.S.P.
parcababa-erce
İstanbul
21 Haziran, 2024, Cuma
  • DOLAR
    32.30
  • EURO
    35.15
  • ALTIN
    2406.9
  • BIST
    10401.67
  • BTC
    67490.92$

ZENCİ BARINDA

11 Nisan 2020, Cumartesi 14:19
reklam yerim makale içi

 

                            ZENCİ  BARINDA

 

         Gençlik gemisi ile ilk Amerika seferimdi. Çharleston Limanı’ndan Mobil limanına gelip aborda olmuştuk. Gemiden çıktığım zaman fazla uzaklaşmaktan çekiniyordum. İngilizcem yok denecek kadar azdı ve serde acemilik te oldum mu çekiniyordum işte.

 

         Gemide ki arkadaşlardan sincaplı parkı duymuştum. Sincaplar parkta serbestçe gezip dolaşıyorlarmış. İnsanların ellerinden fındık, fıstık filan alıp yiyiyorlarmış. Çok merak ettiğim bu parkı gidip görmeye karar verdim. Verdim vermesine ama nasıl gidecektim.

 

         Arkadaşların kendi özel işleri vardı. Sonra sonra öğrendim. Kimisi blucin kimisi tabanca kimisi de araba parçası alma derdindeydi. Kaçakcılık tam gaz devam ediyordu. İlk seferimdi, kimseyi tanımıyordum. Bu sebepten de hiçbir guruba katılamadım, hoş kimse de davet etmedi ya. Ayrıca böyle guruplaşmalar olduğunu ve anonim bir şekilde kaçakçılık yapıldığını da sonraları öğrendim.

 

         Gemiden çıkıyordum ki iskele başında Güngör’le karşılaştım. O da dışarı çıkıyordu. Güngör gemide yağcı olarak çalışan akranım bir arkadaştı. Pek bir samimiyetim yoktu selamlaşmaktan öte. Mizacımız tersti. Güngör akşamları salondaki oyun partilerini kaçırmaz geç vakitlere kadar oyun oynardı. Ben sigara içilip oyun oynanan salonlarda oturmaz çekilir bir kenara ders çalışırdım. O sebepten de henüz bir çevre edinememiştim kendime.

 

         İndik rıhtıma, liman kapısına yöneldik. Güngör’ün ikinci seferi olduğu için bana kıdemlilik taslıyordu. Benim de işime geliyordu doğrusu. Önce parka gidelim sonra da biraz çarşıda dolaşıp döneriz gemiye dedik.

 

         Güngör orta boylu, topluca, sarışın bir arkadaştı.  İstanbul Rami’de oturuyormuş. Üç yıldan beri de işletmede çalışıyormuş ve köken olarak Bulgaristan göçmeni bir ailenin Rami’de doğan oğluymuş. Ortaokul mezunu bir arkadaş, askerliğini bitirince D.B.Cargo’ya girmiş. Esasında aynı yaştaydık ama o askerliğini nizamiyede yaptığı için iki yıl askerlik yapıp tezkeresini almış ben de aynı tertip olduğum halde bahriye askeri olduğum için üç yılda tezkere aldım.  Bu halde Güngör kendisinin benden kıdemli olduğunu sanıyordu ama varsın olsun deyip sesimi çıkartmıyordum.     

 

         Konuşa konuşa otobüs durağına geldik. Biraz bekledik otobüs geldi. Bindik otobüse, biletleri Güngör aldı ‘ Sonra ödersin bana ‘ diyerek.

 

         Otobüste tuhaf bir durum vardı. Bize göre tuhaf gelen bu durum Amerikalılarca normal karşılanılıyordu. Sebebini bilemedim. Otobüsün ön tarafı bayağı kalabalıktı hatta ayakta kalanlar bile vardı. Orta tarafta bir boşluk bulunuyordu sonra gene sıralar, sıralar da boş yerler vardı ama oturanların hepsi zenciydi ve beyazlar zencilerin yanına oturmuyor ayakta kalmayı tercih ediyorlardı. Güngör’e sordum bu insanlar neden böyle davranıyorlar, arka taraf bomboş kimse oturmuyor diye. Güngör kıdemli ya vallaha bende bilmiyorum herhalde canları oturmak istemiyordur diye cevap verdi.

 

         Biz rahatça geçip oturduk kara adamların arasına.

 

         Otobüsün içinde bomba düşmüş gibi bir sesizlik oldu. Ardından bütün beyaz ve kara insanların gözleri bize çevrildi. Alenen bizi gösterip fısıldaşmaya başladılar. Hatta bazıları bize bakarak seslerini bayağı yükselttiler ama anlayan beri gelsin. Bu arada dikkatimi çeken tepki hep beyaz insanlardan geliyordu. Kara adamlar sessizdi. Bu vaziyette kaç durak gittik sayamadım. Yalnız orta kapıdan inen beyazların bizi nefretle süzmeleri ve kara adamların gülümseyerek baş selamı vermelerine akıl erdiremedim. Sonra meşhur sincaplı parka geldik.

 

         Hakikaten dedikleri kadar vardı. Dönümlerce yemyeşil çim alan üzerinde asırlık çam ağaçları, çiçek tarhlarında, bin türlü çiçek, bisiklet yolları, yürüyüş yolları, oturan-yatan-koşan-kitap okuyan insanlar, çocuklarını oynatan ana-babalar, istirahat eden ihtiyarlar, bisiklete binenler, patenle gezen gençler ve bunlara ilaveten kımıl kımıl bir sincap sürüsü. İnsanlarla iç içe, çocuklarla oynayan onların ellerinden yediklerini almaya çalışan sincaplar, ağaçtan ağaca uçarcasına atlayan sincaplar. Velhasıl o yıllarda İstanbul’da görmediğimiz ve görmeyi ummadığımız bir manzara.

 

         Dedikleri kadar vardı. Burası bir rüyalar şehriydi. Ne kadar kalıp sincapları seyrettik bilemiyorum. Bana kalsa hiç ayrılmazdım oradan ama Güngör ‘ Biraz da çarşıya uğrayalım da dönelim gemiye, saat 16.00 da vardiyam var. ‘ dedi.

 

         Ben saat 24.00’e kadar izinliydim. Vardiyam 04.00’tü ama tek başıma kalmaya cesaret edemedim doğrusu. Aklım parkta kalarak çıkıp ağır ağır yürümeye başladık çarşıya doğru.

 

Yüz-yüzelli metre kadar yürümüştük ki bir bar gördük. Güngör ‘ Gel şurada birer bira içelim. Bira içmezsen coca-cola içersin. ‘ dedi. Coca-cola o zamanlar Türkiye’de pek bilinen bir şey değildi. ‘ Olur ‘dedim. ‘ Girelim ‘ Girdik içeri, çift açılan yaylı kapıyı  itip. Bu tip kapılara kovboy kapı dendiğini çok sonraları öğrendim.

 

         İçerisi aynı filmlerde  gördüğümüz kovboy barları gibi tefriş edilmişti. Girişin tam karşısında duvardan duvara bir tezgah, arkasında içerisinde yüzlerce çeşit içki şişesinin bulunduğu özel bir dolap ve bir bar tezgahında olması gerekenler iki bilardo masası, lavabo, bira muslukları, bardaklar, çerez kavanozları, sağ tarafta   dört tane yuvarlak masa, masalarda içkisini yudumlayıp sohbet eden kara derili insanlar, bilardo oynayan gençler. Bir otomatik plak makinesi. O zamanlar böyle müzik çalan makineler vardı. Sanırım 50 cent atıyordunuz kumbaraya sonra istediğiniz şarkıyı seçip basıyordunuz düğmeye ve istediğiniz şarkı çalıyordu.

 

         Hiç dikkat etmedik ama etrafta bizden başka beyaz adam yoktu ama bu bizim için bir şey ifade etmiyordu ki.

 

         Bar tezgahına yaklaştık. Barmen şaşkınlık mı desem, aptallık mı desen isim veremediğim bir saflıkla bakıyordu yüzümüze. Elinde kurulamaya çalıştığı bir bardak.

 

         Birer bar taburesine iliştik. Büyü bozuldu. Sessizlik gene anlaşılamayan birtakım homurtularla bozuldu. Yanlız bu homurtuların lehimize olmadığını hissedebiliyor ama sebebini anlayamıyordum. Biz bu kara adamlara bir zarar vermemiştik ki, niyetimiz oturup parası mukabili birer bira içip serinlemekti. Bizim akran veya biraz kabaca üç-dört kara genç önce kendi aralarında bir şeyler konuştular bize bakarak sonra da ellerindeki bilardo istekaları ile dizildiler karşımıza. Tek anlayabildiğim manasını da gemide öğrendiğim kelimeyi tekrarlıyorlardı biteviye vecd içinde  ‘ Get out. ‘

 

         Sesler şiddetlenip, homurtular artmaya başladı. Gençlerden biri Güngör’ü kolundan tutup savurmak istedi. Güngör’de güçlü kuvvetli bir gençti kolunu silkerek kurtardı ve vurmak için vaziyet aldı. İki horoz gibi karşılıklı kabaran biri ak biri kara adamın kapışmasından ak adamların zararlı çıkacağı aşikardı ki tok ve otoriter bir ses duyuldu. Sesin manasını anlayamadık tabi ama emredici bir tonu olduğu belliydi. Etrafımızı saran kalabalık açıldı biraz. Vurmak için kalkan istekalar eğildi yere doğru.

 

         Dev gibi kara bir adam dikildi karşımıza. Bir şeyler soruyordu ama anlayabilen beri gelsin. Bu sefer adam enternasyonel dile başvurdu. Tarzancaya. İşaret parmağını önce kendi göğsüne değdirdi ve Amerikano dedi. Sonra diğer kara adamları işaret etti. Amerikano dedi. Sonra bizi işaret etti Arabia, Greko, İtalyano…  Jeton düştü hemen cevapladım ‘ No, no. Turko, turko seamen, turko seamen. ‘

 

         Sırıttı dev kara adam ve bir Amerikalının şivesi ile türkçe cevap verdi.  ‘ Tamam çocuklar anladım ama burada işiniz ne? ‘

 

         Kendini tanıttı. ‘ Thomas Kıbling Carpanter buranın sahibiyim. İzmir ve İncirlik’te toplam altı yıl kaldım. Nato’da lojistik baş çavuştum. Kızım İncirlik’te, dördüncü çocuğum da İzmir’de dünyaya geldi. Şimdi söyle bakalım sizler kimsiniz, buraya neye ve neyle geldiniz? ‘  ‘ Biz dedik bilirsiniz devlet işletmesi olan D.B.Cargo’nun Gençlik Gemisi ile geldik. Ben serdümenim, arkadaşımda makineci. İzinliyiz ve gezmek için çıktık gemiden. Dolaşırken de birer bira içip serinleyelim diyerek girdik buraya. Üstümüze saldırdılar sonra siz geldiniz işte. Gerisini biliyorsunuz. ‘ dedim.

 

          Bu sefer şaşırma sırası başçavuş Kibling’e gelmişti. ‘ Sahiden bilmiyor musunuz? ‘ dedi.

 

‘ Evet, çocuklar burası Amerika. Burada zenciler ve beyazlar arasında ciddi ve katı bir ayrılık vardır. Barlar, sinemalar, mahalleler ve hatta kiliseler bile ayrıdır. Otobüs, tramvay gibi vasıtalarda beyazlar önde zenciler arkada oturur. Aynı kapıları kullanamazlar. ‘ deyince otobüsteki olayı anlattım.

 

         ‘ Siz ‘ dedi ‘ Sahiden gidip zencilerin arasına mı oturdunuz? ‘ 

‘ Evet ‘ dedim. ‘ Ne var bunda?  Hatta yanımda oturan bey inerken bana gülümseyerek selam bile verdi. ‘

 

         Baş çavuş bir an düşündü ve bir sual sordu bana.

 

         ‘ Amerika’da böyle bir ayırım olduğunu bilmediğiniz belli. Zaten bilseydiniz bu bara girmezdiniz değil mi? ‘ deyince ‘ Yanılıyorsunuz kumandan. ‘ dedim.  ‘ Girerdik. ‘

 

         ‘ Girer miydiniz? ‘ ‘ Evet, girerdik. ‘ dedim. İşi politikaya döktüm. ‘ Girerdik ve de oturup içkimizi de içerdik. ‘ ‘ Siz ‘ dedim

 ‘ Hristiyansınız,   biz müslümanız. İkimiz de aynı tanrıya inanıyoruz ve ikimizin de kanları kırmızı. Onun için sizin Amerikan kurallarınız bizi bağlamaz. Bizim nazarımızda bütün insanlar eşittir, derilerinin rengi ne olursa olsun bizi alakadar etmez. Siz altı yıl Türkiye’de kalmışsınız. Hiç derinizin rengi kara diye kötü muameleye veya alaya maruz kaldınız mı? ‘

 

         ‘ Hayır, hayır. Asla. ‘ dedi. ‘ Derimizin rengi asla problem olmadı. Büyük oğlum İzmir’de okula gitti. Hiç bir ters olayla karşılaşmadı. Bütün arkadaşları beyazdı. ‘ dedi.

 

         Etrafımızda kümelenen bar müşterileri anlamadıkları bir lisan ile konuşan bu insanların konuşmalarından bir şeyler sezinlemeye çalışıyorlardı. Başçavuş müsaade istedi. Kalabalığa konuştuklarımızı anlattı. Bizi tanıttı. Sözlerini bitirdi ve bir hurra koptu Güngör’ü kolundan tutup savurmak isteyen genç herkesten önce davrandı, sarıldı içten bir duyguyla. Millet tebrik için sıraya girdi.

 

         Bir masaya oturtulduk. Masa anında donandı envai çeşit içki ve bira ile.

 

         Başçavuş ‘ İki beyaz insanın, biz kara derili insanların barına girmesi, bizimle içki içmesi büyük bir olaydır arkadaşlar. Amerika’da veya en azından Mobil’de bunu yapacak beyaz adam yoktur. ‘ deyince ‘ Komutan ‘ dedim ‘ Burası Amerika, fırsatlar ülkesi, medeniyetin beşiği. Biz barbar Türkleriz ya, kusura bakmayın. ‘

 

         Baş çavuş sadece gülümsemekle yetindi.

 

17.11.2009 M/T Kuleli

Lizbon - Portekiz

                                                                                            

H. Tuncay Alpman

11/04/2020