A.S.P.
parcababa-erce
İstanbul
21 Haziran, 2024, Cuma
  • DOLAR
    32.30
  • EURO
    35.15
  • ALTIN
    2406.9
  • BIST
    10401.67
  • BTC
    67490.92$

Sinan Subaşı

03 Kasım 2021, Çarşamba 14:11
reklam yerim makale içi

SİNAN SUBAŞI

 

Bu akşam aklım gene yıllar öncesine gitti. O bulunmaz kıymetli, asla bir daha yaşanamayacak olan 1960’lı yılların başına. Sultanahmet’te, o semti meşhur da, o semt-i şahane de yaşayan Sinan’ın hamamının oralarda, bugün dünyanın sayılı otellerinden biri olan o zamanların cezaevinin sokağında gezinen bir meczup vardı. Şimdi kim bilir mezarından bir nam-ı nişanı dahi kalmamıştır. O meczup hem gezinir, hem de kendi kendine söylenirdi. Büyük bir ihtimalle kendi bestelediği bir tekerlemeyi makamla okurdu.

 

‘’Ah neden oldun avare, sen Sinan Subaşı’’ diye. Güler geçerdAik. 17-18 yaşlarındaydık. O zamanlar gülüp geçtiğim zavallı Sinan Subaşı’yı şimdi rahmetle anıyorum. Aradan kırk yıldan fazla geçmiş. Hala aklımda oralar, o günlerde ki görünümleri ile. O sokaklar, o yaşam, o insanlar. Allah’ım ne kadar da mesuttuk. Ancak bu mutluluğumuzun farkına varabilmemiz için aradan kırk yıldan fazla bir zaman geçmesi gerekiyormuş. Onun için işte bu yaşta işin rüknüne vardık. Tabii iş işten geçtikten sonra. Yani dizde derman, gözde fer, ağızda diş kalmadıktan  ve altmış küsur yaşında bir kaptan eskisi olduktan sonra anlayabildim o geri gelmez günlerin kıymetini ama tabir-i caiz ile atı alan Üsküdar’ı geçti çoktan. Zavallı Sinan Subaşı’nın dertlerini bilmediğim, hüzünle söylediği sözleri büyük bir ihtimalle, ihtimalle değil muhakkak kendi yazdığı şarkısını terennüm ede ede gezerken gülüp geçtiğimiz garip Sinan  Subaşı’nın hayatını zindan eden, kendini meczup edip sokaklara düşüren sırrına agah olmadan geçen yıllara bakıyorum da yarın, öbür gün diyorum biz de bu dünya ya yuf borusunu çalıp imamın kayığı ile sefere çıkacağız. Bizden sonra bu satırları okuyan kişi veya kişiler ne düşünecek acaba bu satırların yazarı ihtiyar rate hakkında?

 

 ‘’ŞayetYok ise nameni takdır edecek guş

Israf-ı nefes eyleme,tebdili mekan et.’’

 

 Yahu bundan güzel, bundan manalı, bundan anlamlı, bundan daha açık ifade tarzı olurmu?

 

‘’Senin dediklerini anlayacak kulak yok ise boşuna nefes harcama, mekanı terk et, değiştir.’’ diyor şair.

 

Esat Efendi geldi aklıma. Altın gözlüklü avukat efendinin oğlu Esat Efendi. Fakir, yoksul, kimsesiz, aç ama mağrur, onurlu, gururlu, asaleti kendinden menkul Esat Efendi. Çocukların Kablumbağa Esat diye alay ettikleri, arkasından taş attıkları, bir zamanlar dadısına ait olan ahşap, virane eve sığınmış Esat Efendi. Onurlu Esat Efendi. Kim bilir, belki de günlerce aç gezen Esat Efendi. Yokluk içinde, çaresizlik içinde, susuz, ışıksız, kimsesiz, kuru döşeme üstünde kimsesiz can veren, kedilerin cesedini kemirdiği Esat Efendi. Cesedi günlerce sonra bulunan ortada kalan, rahmetli Deli Refia Hanım’ın Erol Taş’ın kahvesine gidip , kahveyi dolduran boş gezenlere ‘’Sizler erkek değil misiniz, siz insan değil misiniz, utanın be utanın adamlığınızdan, utanın.’’ diyerek milleti galeyana getirmesi sonucu defnettirebildiği,garipler mezarlığına belki de kefensiz gömülen Esat Efendi. Allah hepsine rahmet etsin.

 

Bakkal dükkanları kapanınca ortadan kaybolan Süleyman Ağa ve Yusuf Efendi. Sırtına baltasını vurup mahalle mahalle gezip odun kıran ama kızını okutup doktor yapan Yusuf Efendi.

 

Sonra Adapazarı’na gitti aklım. Ta ellili yıllara. Bekçi Hasan Efendi’ye. Babacığım bakardı bekçilerin nöbet saatlerine. Gene kurmamışsın saatini Hasan Efendi derdi. İhtiyar ve hastaydı Hasan Efendi. Babam kollardı onu, acırdı haline. Saatler vardı o zaman, omuza çapraz asılan, yuvarlak. Belli yerlerde, belli saatlerde, belli anahtarlarla kurulan ve içindeki özel kağıda delikler açan. Sabahları yetkili kişi saatleri açıp kontrol eder ve bekçilerin devriye görevlerini bihakkın yapıp yapmadıklarını kontrol ederdi.

 

Demir Ali Yoncacı’yı hatırladım sonra. Ufak tefek çöpçü. Lojmanların çöplerini toplar, ufak bir el arabası ile yolları süpürürdü. Biz çocukları pek severdi, çöpleri topladığı arabası ile gezdirecek kadar. Şimdi şimdi anlıyabiliyorum kendisi de bir çocuktu zaten ruhen.

 

İbrahim Bey parkının duvarı dibinde oturup dilenen nur yüzlü dilenci dedeyi, beşinci sınıfı bitirince tatlı alıp götürmüştüm ona. Bu pakette tatlı mı var demişti. Gözleri ışıldamıştı. Bin sene öncesinden hala görüyorum gözlerini ve sesini duyuyorum.

 

Okul kapısında seyyar satıcı bir bacağı dizden kesik koltuk değneği ile gezen Edo. Gene okulun karşısındaki Bakkal Niyazi Onbaşı’nın izbe dükkanı.

 

Etlerimiz Kelvinatör buzdolabında soğutulmaktadır diye reklam yapan Kasap  İsmet. O yıllara göre çok değişik bir reklam olan florosan lambalı kanat çırpan leylek. Yapı Kredi Bankası reklamı.

Geçen şeker bayramında kabir ziyareti için gittiğimde gördüm her yer hâk ile yeksan olmuş, ne kasap kalmış, ne fabrika.

 

Hatırada kalan şey değişmez zamanla. ‘’Ne şirin komşumuzdun sen Fahriye abla’’   diyen şair, sanırım Ahmet Muhip Dranas’tı ne güzel söylemiş.

 

Doğru. Hatıralarda kalan şey değişmiyor zamanla ama insanlar değişiyor dostum, insanlar.

 

Hani gümbürdiyen sülaleden kalanlar, neredeler? Yeğenler, kuzenler birbirlerini tanımıyor be. Herkes düşmüş medar-ı maişet derdine. Bizlerde, bizim jenarasyonumuz da bu dünyadan gidince  çocuklarımız birbirlerini tanıyamayacak be.

 

Hatıralar. Beynimi yiyen, bana dünyayı dar zindan eden hatıralar. Ne olur beni terk edin. Unutayım. Hatırlamayayım. Geçmişi düşünmeyeyim. Yarını hatırlamayayım. Sadece bu anı yaşayayım be. Ulan bir gün be, bir gün şu fani alemde mutlu olayım, benim hakkım değilmi bu?

 

Bu yazıyı benmi yazdım kendime

Ben kötüysem kader kötü değilmi.

 

15.06.2004 M/T Rez

West Varna

 

Yazı: H. Tuncay Alpman© Copyright (İZİNSİZ KOPYA EDİLEMEZ)

03/11/2021