TURKON HOLDING BAŞKANI NEVZAT KALKAVAN
02 Mart 2026, Pazartesi 14:41Nevzat Kalkavan demişti ki;
Arkamızdan “Çok iyi insandı” denilmesi asıl zenginlik olmalıdır.
Yazan: Osman Öndeş
.jpg)
Nevzat Kalkavan Bey telefon etmiş ve beni davet etmişti.
Torkon Holding daha Salacak’taki konakta idi.
Biraz sohbet ettik.
Benim için Şadan Kalkavan ile görüşmek istediğini ve beraber gitmemizi söyledi.
Şadan Kalkavan Bey’e gittik..
Anlattı ve benim devam etmemi istedi.
Şadan Kalkavan Bey dinledi..
Sonra geri döndük.
2016 yılında Altunizade’deki Turkon Holding binasında bukez Türk Armatörleri Tarihi için yaşamını kaydetmek için Nevzat Kalkavan Bey’i dinliyordum.
Türk Armatörleri Tarihi için yaşam öyküsünü anlatırken, ayni zaman da yaşam felsefesini örnekleriyle, bir ömür boyu tanık olduğu olaylarla resmetti..
-İnsan yaşamı çok düşündürücü bir bilinmezliklerden oluşuyor. Geride kalan yıllara baktığımızda nelerle karşılaştık, nelere tanık olduk, neleri tasarlamıştık, nasıl tecelli etti.. İnanılması zor bir serüvene benziyor.” dedi ve şöyle devam etti;
“Birara bazı atılımlar hakkında tereddütlerim oluyordu; doğru mu yaptık, yanlış mı yaptık diye. Hatta sıkıntılar duyuyordum. Bunlardan biri STFA’dan aldığımız Sedef Tersanesi’dir. Şimdi “Ey büyük Allahım; bu tersaneyi iyi ki satın almışız. Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk Deniz Kuvvetleri’nin en büyük harp gemisi inşa etmek gururunu, heyecanını bize nasip ettin.” diyorum.Bu nasıl bir duygudur.. İşte o karar yıllarında, derin derin düşünürken, bizi alıp böyle yücelere çıkartan kararın asıl makamı, hiç de bizler değiliz! Onun içindir ki Yüce Allahımıza hamd ederim.
Denizin sesi gelir eve vururdu..
Ben şanslı bir insanım; Allahın sevgili bir kulu olduğuma inanırım; zira Karadeniz’in kıyısında dünyaya geldim. Belki, mesela İç Anadolu’da bir kentin bir köyünde de dünyaya gelebilirdim.
4 Ağustos 1949 tarihinde Rize’nin en güzel deniz kenarında olan İyidere Kalkavanlar Köyü’nde doğdum. Denizin sesi gelir eve vururdu..Orada doğmak zaten Allah’ın bir lûtfu idi. Açlığın olmadığı, denizin tüm bereketini insanlara sunduğu bir yöreydi oraları. Onlarca çeşit balığın olduğu bir denizin kıyısında yaşanıyordu. Balığa çıkanlar çevalyelerinden balıklar taşarak geri gelirlerdi..İki tane odun yakıp tuttuğun balığı ızgarada kızartıp yemenin zevki, tadı nerede bulunabilir ki!
*Şimdi düşünüyorum; bu insanlara ne oldu.. Geleneklerimize ne oldu.. O insanlar nereye gittiler! Benim çocukluğumda teknesi olanlar balığa çıkar, yukarı köylerden gelenler, balık avından dönen teknelerden ihtiyaçları olan kalkan, barbun, zargana, lüfer ve nice balıkları sepetlerine doldururlar da, kimseler aksi bir söz söylemez, aksine hayrat yaptıkları için memnun olurlardı.
Balığı tutan sandalını kıyıya çeker, kendisi için lazım olan balığı alır, gerisini sandalda bırakırdı; başkaları da denizin bu nimetinden sebeplensinler duygusu hakimdi! O günkü komşuluk anlayışı, o günkü rızkı paylaşmak duygusu ne oldu! Bu, nasıl bir adaletli davranmaktı.. Artık bu duygular çoğunluğuyla kayboldu.
Deniz bizim her şeyimiz oldu
Bizim geleneklerimiz böylesine saygıya, sevgiye dayalı idi. Biz böyle bir deniz kenarından geldik. Ayrıca deniz bizim her şeyimiz oldu. Çocuktuk dalgalarla oynadık.. Büyüdük yelkenli motorlu teknelerde Karadeniz’in hırçın dalgalarında yol aldık. Deniz yedik, gün geldi Karadeniz’in sularını içtik, denizle boğuştuk, denizle geçinmeyi öğrendik. Hep bereketi denizde aradık ve bereketi denizlerde bulduk. Şimdi bakıyorum da; “Deniz burada temiz, denize girelim..” diyorlar.. Bizim zamanımız da deniz pırıl pırıldı..
Bir gün tersaneden bir gemi çıkarttım; Bu geminin adı “İyidere K.” idi. Çanakkale’ye giderken bir taşın üstünde oturdu. Ben gemiyi kurtarmak için oradan geçen bir gemiyle bizim gemiyi çektirmek için çırpınıyordum. Babam bana “Oğul bırak acele etme. O gemi kendi kendine çıkar” deyince ben “Baba sen de her şeyi biliyorsun.. Bırak biz de kendimizce bir iş yapalım” dedim.
Hiç sesini çıkartmadı ve bana tebessümle baktı. Sonra usuletle dedi ki; “Orada med cezir var.. Bekle, şu saatlere doğru sular yükselmeye başlayacak ve gemi yüzecek!”
Dediği de oldu..Sabah kaptandan telefon geldi.. Gemi kendiliğinden yüzmüş.
O zaman bir gerçeği daha idrak ediyorsun; tecrübe insan yaşamında eğitim kadar önemli bir yer tutmakta.
.jpg)
Anılarda kalan bir fotoğraf; Kâşif Kalkavan ve eşi Mukaddes Kalkavan.
Babam çok demokrat ruhlu bir insandı.
Hani sorarla ya “Eğitim mi, tecrübe mi daha önemlidir?” diye.
Babam çok demokrat ruhlu bir insandı. Asla kırıcı olmadı.. Hoşgörüye çok önem verdi ve bizlerin hayattan ders alarak tecrübe kazanmamız için sessiz sedasız yardımcı oldu. Bana bir gün de “Bunu neden böyle yapıyorsun?” diye sorduğunu görmedim.
Yaşantımda asla “Ben” kelimesini kullanmadım. Başarıları hep paylaşmaya önem verdim.
Osman Bey, senden bahsetmek isterim; Sen bizim dostumuzsun. Türk denizciliğine kaleminle çok büyük emeğin geçmiştir.
Ailemizin üçüncü kuşağı sorumluluklar üstlenmeye başladıkları dönemde kendilerini birden ekonomik bunalımın içinde buldular. O çetin dönemde öyle bir uğraş verdiler ve öylesine darbelerle karılaştılar ki direnmeyi, ayakta kalmayı ve çözümleri bulmayı öğrendiler. Belki yıllar sonrasında kazanmış olacakları deneyimleri böylesine kısa bir zamanda kazandılar.. O zaman kendime takılıyor “Allahım bu kriz galiba bize iyi geldi!” diyorum.
Bir tarihi anlatmak için, o tarih yazılı olmalıdır.
Profesyonel kadromuzla savaş verirken, bir anda üçüncü kuşak gençlerimiz profesyonel kadronun yerini aldı ve şirketimizde inanılmaz bir yeniden yapılanma başarıldı. Belki ekonomik koşullar olağan olsaydı, üçüncü kuşak önemsenmeyecekti. İşte, olayları yaşamadan, olaylara tanık olmadan hiçbir şey olmuyor! Bunların hepsi birer ders ve bunların hepsi bir tarih..İleride Turkon Holding’in tarihi anlatılırken, bu olaylar yazılı olmalıdır. Kıssa’dan Hisse almak derler ya!
“Markası terbiye!”
Bir gün bir avukat dostum bana inanılmaz ders verdi; başta ben olmak üzere ailece marka olan saatlere çok meraklıydık. Bu arkadaşımla öğleyin şirkette yemek yiyorduk. Söz nereden geldi, tam hatırlayamasam da, bana sohbet sırasında, koleksiyoner olmanın derin bir anlam taşıdığını, fakat koleksiyonerlik yerine bazı aşırı tutkuların doğru olamayacağını anlatarak, “Kollarında ille de çok pahalı saatler olsun isteyenlere şaşırdığını” deyince kolumu hafifçe masanın altına indirdim. O dakikada, asıl değerin insanın ruhundaki gelişme, olgunlaşma olduğunu bir kez daha farkettim.
O arkadaşımın sözleri beni çok etkilemişti. Sıradan iki ayrı saat aldım ve koluma aralıklarla bu iki saati taktım. Bendeki bu değişikliği gören en azından ailemizdekiler, “Bu saatin markası nedir?” diye sorduklarında cevap verdim; “Markası terbiye!”
İlk defa ailenin büyüğü olarak bir aile meclisi toplantısı istedim. Hepimiz biraraya geldik. Çok duygulu anlar yaşadık; babamın yaşam öyküsünün görüntülendiği bir flim yaptırmıştık. Bu filmi seyrettik. Kâşif Kalkavan ve Mukaddes Kalkavan ailesiyle devam eden bu aile öyküsünde çok derin bir tarih vardı.
Şöyle dedim;“Yazmaya başlarsam bu aile yazgısından birkaç roman çıkar. Birçok öykü çıkar. Ama hepsinin içinde öyle büyük bir aile tarihi var ki, asla unutmayınız. Biliniz ki bu tarihin içinde bir kuruş haram para yoktur! Öyle bir aileye mensupsunuz ki, asla dürüstlükten vazgeçmeyen, asla kul hakkı yeme yen bu dürüstlüğü eğer devam ettiremezseniz, hiçbirinize hakkımı helal etmeyeceğim. Sakın bu aile geleneğini asla unutmayacaksınız.
“Bugüne kadar aile içinde ne bir tartışma, ne bir kavga ve nezaket kurallarını aşan hiçbir tartışma yaşanmadı. Ben bu dünyadan göç edinceye kadar ben hiçbir tartışma, kırgınlık istemiyorum. Bu benim size vasiyetimdir.”
Deniz Ticaret Odası’nın kuruluş anılarıma değinmek isterim;
Türk Armatörleri Birliği’nde Ziya Kalkavan başkanlığında çalışmalar yapılıyordu. Hatırladıklarımdan bazıları; Mehmet Şekerci, Adil Göksu, Hüsnü Şişmanyazıcı, İsmail Kaptanoğlu’dur.. İstanbul Ticaret Odası’ndan ayrılacaklarını ve müstakil bir Deniz Ticaret Odası kuracaklarını söylüyorlardı..Benim için çok yeni olan bu değişimi önceleri pek değerlendiremeden seyretmiştim. Sorasında bana da görev verdiler. Deniz Ticaret Odası ismiyle orada tanıştım. Biz bu yılları yaşadık..Bunların hepsi bir tarih oldu.
Bir başka olaya değineceğim; bir zamanlar “O yaptı, ben de yaparım.” alışkanlıkları vardı. Çağdaş yönetim tekniklerini belki de bilmediklerinden, denizciliğe unutulmaz hizmetler veren koster sahiplerinin yüzde 95’i çok kötü durumla karşılaştılar. Böyle olmaması lazımdı.. Bu kadar hizmet vermiş insanların bu kadar ağır acı çekmemeleri lazımdı. Bu acıların altında yatan gerçekleri görmemiz gerekir; Yöntemleri iyi kuramadığınızda, bütçeleri doğru düzenleyemediğiniz zaman muhakkak bir yerden darbe alınıyor.
Aile Meclisi’nde “Ben 200 sene yaşamak isterim..” dedim. Çok memnun oldularsa da, şaşırdılar! Ben 200 sene lâfımı mecazi mânâda söyledim. Adam 100 sene yaşamış, ama hiçbir tecrübesi yoksa, yüz sene yaşamış olsa ne olacak.
Bazı anılarımı kaydetmeye çalışıyorum; Turgut Özal Başbakandı.. Bir gün resmen önüne atladım ve kendisinden tek istirhamım Tuzla’ya gelerek tersaneleri bizzat görmesiydi. Tersanelerde inşaatı öz kaynak yokluğundan yarıda kalmış gemiler vardı. Bunları görmesini istiyordum. Gerçekten de Tuzla’da tersaneleri gezdi ve herbiri için notlar aldırdı. Bir süre sonra gemi inşaatı için krediler çıktı. Bu mücadelenin güzelliği tamamiyle Türk denizciliğinin yücelmesi içindi. Sanayici olmak çok farklı bir olay.. Sanayici olmak, denizci olmaktan daha zor. Her şeye rağmen en güzel olanı ülkeye hizmet etmektir. Ben bunun huzurunu, gururunu yaşarım. .jpg)
Çengelköy’deki yaşam
1961 yılında Rize’den ailece İstanbul’da Çengelköy’e yerleştik. Dedemler bizden çok önce Rize’den İstanbul’a göç etmişlerdi. Ben ailemden bir sene önce İstanbul’a geldim ve dedemin evinde kaldım. Daha önce gelişimin nedeni, daha iyi bir öğrenim alabilmekti. Çengelköy’de okula başladım. Çengelköy bizim için bir cennet olmuştur, gençliğimizi doyasıya yaşamışızdır. Daha sonra annem babam Erenköy’e taşındılar. Haliyle Erenköy’lü olduk.
22 Mart 1973 günü Fatoş Hanım’la nişanımız oldu. 20 Ağustos 1973 gibi kısa zaman sonrasında evlendik. Üç erkek evladımız olmuştur; Büyük oğlum Orkun Kalkavan 13 Eylül 1974 tarihinde dünyaya geldi. 27 Mart 1978’de Alkın Kalkavan ve 14 Ağustos 1982’de dedesinin adını taşıyan üçüncü oğlumuz Kâşif Kalkavan doğdu. Eğer bir gün sonra doğsaydı, babamla doğum tarihleri gün ve ay olarak ayni olacaktır. Tip olarak da dedesine benzemektedir.
.jpg)
Vitray sanatcısı Fatoş Kalkavan
Eşim Fatoş Kalkavan Annem tarafından bir Hantal kızıdır. Eşim Fatoş Kalkavan vitray çalışmalarıyla tanınmakta.
Annem Mukaddes Kalkavan, yine Rize’den akrabalarımızdan olan Hantalzâdeler’dendir. Eşim de Hantalzâdelerin kızlarındandır. 1967 Kız Meslek Lisesi Resim Bölümü’nden mezun olmuştur. 1970 yılında evinde oluşturduğu atölyesinde sürdürdüğü çalışmalarını 1986 yılında Mahir Güven Atölyesi’ne taşıdı. Daha sonra 1998’de Prof. Ahmet Özol Atölyesi’ne geçti. 2003 yılından bu yana çe şitli karma sergilere katıldı. Resim çalışmalarına vitray ve mozaik eserleri de eklemekle kalmadı, kendisi gibi sanat aşığı Ruhsar Işıklılar ve Ayşe Pınarlı ile birlikte Art Glastum atölyesini açtı. Kendilerini “Cama gönül vermiş kadınlar” olarak tanımlarlar.
Hantal tarafının armatörlüğü çok eskiye dayanır.
Hantal’ların İmdat, Karaca ve Hüdaverdi gibi çektirme ve gulet tipi tekneleri vardı. Hüdaverdi 650 tonluk bir guletti ki, o devirde çok büyük tonajlı sayılırdı. O yıllarda benzin, gazyağı tenekelerle taşınırdı. Bu çok tehlikeli bir yük demekti. Nitekim Karaca motoru bu şekilde yanarak batmıştır.
Şirketimizin mazisi 1875 yılına kadar uzanır; Günümüzde Turkon Holding’i meydana getiren şirketlerin kökeninde babam Kâşif Kalkavan’ın dedesine kadar uzanan bir tarihimiz vardır ki 1875 yılına kadar gider. Ailemizde denizciliğe başlamış olan ilk aile büyüklerimiz onlardı. Babamın denize olan ilgisi ve bu konu ile ilgili çalışmaları bir aile geleneği gibidir. Bu tutkuyu derinden paylaşmış ve 1945 yılında gemi işletmeciliğine başlamıştır. 1964 yılında inşa ettirilen 1,500 dwt’luk “Cafer Kalkavan” gemisiyle ilk önemli adım atılmıştır diyebilirim.
Babamla hiçbir zaman baba ve oğlu olmadık. Daima iki arkadaş olduk. Babamın gösterdiği feragati ben onun gibi gösteremedim. Babam asla sorgulayıcı olmadı. Ben ise sorgulayıcıyımdır. Ama artık koşar adım babamın felsefesini kazanmaya çalışıyorum. Sorgulamayı hayatımdan çıkarttım.
Babam hastaydı.. Yatağının kenarına oturdum ve “Baba sakın ölme..Bir kere dahi beni sorgulamadın. Bunun cevabını bana vermelisin” dedim.
Hafifçe güldü; “Sen soru sorulacak adam değilsin. Yaptıkların hep doğru olmuştur. Neyi soracaktım..” dedi.
Babamın hayallerinden birini en küçük kardeşimiz Metin gerçekleştirdi. Gayet iyi hatırlıyorum; Türk Armatörleri Birliği’nde bir gün babam “Biz ne zaman okulumuzu yapacağız?” dediğinde ciddiye almadılardı. Buna biz çok üzülmüşüzdür. Kardeşim Piri Reis Üniversitesi’ni tüm zamanların ötesinde çağdaş bir öğrenim kurumu olarak gerçekleştirdi ve onun bu çalışmalarına tüm Türk denizcilik camiası severek katkıda bulundu ve devam edilmekte. Dolayısıyla sektörün her dalında dürüstçe emek vermenin mutluluğunu yaşıyoruz. Ben ağabeyi olarak kendisine teşekkür ediyorum.
Piri Reis Üniversitesi’nden önce başlatılmış olan ilk büyük atılım Tüdev- Türk Eğitim Vakfı çalışmalarıdır. Tüdev-Türk Deniz Eğitim Vakfı’nın kuruluşunda yeralmak büyük bir onur olmuştur.
Hayatımda yedi sekiz kere adeta mucizeler yaşadım.
Bunlardan birini anlatmak isterim; Mehmet Kalkavan konteyner gemisini inşa ediyorduk. Öz kaynağımız yeterli olamadı ve çok sıkıştık. Gemi düşündüğümüz çok üzerinde bir maliyetle gerçekleşmekteydi. Turgut Özal sayesinde verilen ek krediler dahi yeterli olmamıştı. Armatörler Kooperatifi’nde bulunduğum bir sırada Anadolu Bankası’ndaki müdürlerden biri olan Engin Mete bana “Bankanın müdürlerinden biri bir iş adamına kredi verdirtmiş. Fakat ipotekleri aldırmadan bu krediyi verdiğinden banka yönetimince görevinden azledilmişti. Maalesef hastalandı ve vefat etti .İki oğlu var. Aile öğrenim masraflarını karşılayacak imkana sahip değil. Acaba bu durumu yönetime getirip bir burs sağlamaya yardımcı olur musun?” dedi. Kendisine, “Buna gerek yok. Gerekli olan rakam nedir? Bana söyle ben karşılayacağım” dedim.
Şaşırdı ve bana bir rakam söyledi. Bir süre sonra iki gencin benimle tanışmak istediklerini belirtti. Kabul etmedim ve “Bu iki gencin karşımda mahcup olmalarını asla istemem.. Adımı da vermeyeceksin. Veren elle gören el birbirlerini görmemelidirler” diye tenbih ettim.
Her hatırladığımda ağlamaklı olurum; Mehmet Kalkavan gemisinin inşaatı yarıda kalmıştı. Ankara’dan ek kredi çıkartmak için adeta savaş verdim. Ekrem Pakdemirli’ye çıktık. İlk kredi dilimi bize verildi. Denizcilik Bankası’nın Genel Müdür Muavini bir gün telefon etti. Bir durumdan dolayı Teşvik Belgesi’ndeki bu krediyi veremeyeceklerini söyleyince başımdan aşağı kızgın sular dökülmüş gibi oldum. O zaman ofisimiz Maater Han’da idi. Babamla beraberdik.. Ne yapacağımızı şaşırmış bir haldeyken, bir taksiyle Balmumcu’daki Denizcilik Bankası Genel Müdürlüğü’ne gittim. İçeri girdiğimde müracaat ettiğim kısımdaki genç yöneticiler bana “Aramızda bir konuyu tartışıyoruz..” deyince, neyi tartıştıklarını sordum. Biri “Bu para bende olsa okul yaptırırdım” dedi. Bir diğeri de “İmkanlarım neler ise öğrenci okuturdum” diye cevapladı.
Ben de cevap verdim; “Biz bunların hepsini yapıyoruz. Tuzla’da babamın adını verdiğimiz bir okulumuz var. Orada 70-80 öğrenciye burs veriyoruz..”
Devam ettim; “Hatta isimlerini bilmediğim öğrencilerimiz var. Onları ben okutuyorum.” Şaşırdılar; “Bu nasıl oluyor?”diye sordular.
Engin Mete’nin vefat etmiş Anadolu Bankası müdürlerinden birinin iki oğlu için benden istediği eğitim yardımı konusunu anlattım.
Ben bunu söyleyince karşımdaki üç genç müdür ağlamaklı oldular. “Ağabey o çocukları okutan sen miydin?” dediler.
Meğer o gençlerin arkadaşlarıymış. Olumsuz raporu yırttılar ve bize verilen krediyi onayladılar. Mehmet Kalkavan konteyner gemisinin tamamlanması, hiç akla gelmeyecek bir olaydan sonra gerçekleşmiştir.
Allah nasip ettiyse deriz..
Anlattıklarımın izahatı bizim düşünce dünyamızın çok ötesinde yüce gücün takdiri olmalıdır. Başarının bir yerlerinde “Nasip” denilen bir sözcüğü hatırlatmak isterim; “Allah nasîp ettiyse” deriz. Beklediğimiz, umud ettiğimiz bir şey varsa, o Allah’ın kısmet etmesiyle mümkün olabilir. Hayatımızda alın yazımızı biçimleyen Yüce Allah’tır ve tüm gayretlerimize rağmen bakarsınız o umudlar nasipsiz kalır.
Demek istediğim şudur; Bazıları şirketin içini boşaltırken biz şirketlerimize yatırımlar yaptık, istihdamı artırdık. Allah bize haram kul hakkı nasip etmesin ve bir de Allah bize sağlığımıza iyi bakmayı nasib etsin. Artık Türk deniz ticareti dünya denizlerinde bayrak gezdirmekte. Kendini bu sektöre adayanlar var.
Osman Bey; sizinle çok zamandır tanışıyoruz. İlahî takdirdir ki, aile mezarlarımız Karacaahmet Mezarlığı’nda karşı karşıyadır. Bu sektörde inanılmaz bir hizmetiniz vardır. Denizcilik dünyamıza ait yazdığınız eserleri takdirle okuyorum, hizmetlerinizi takdirle ve teşekkürle anıyorum.
İnsanların iyi taraflarını görmek olgunluktur, tevazudur, hoşgörüdür. Mütevazi olmalıyız, bir kişinin varsa ille de kötü tarafını değil, iyi taraflarını görmeye çalışmalıyız. Bir gün bize de sıra gelecek ve bu fâni âlemden göçüp gideceğiz. Arkamızdan “Çok iyi insandı” denilmesi asıl zenginlik olmalıdır. (Kaynak: Türk Armatörleri Tarihi C.VI. Yıl-2017)
****




Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.